Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Anormal ya da kabul edilemezlerle karşılaşınca ‘Ne garip dünyada yaşıyoruz’ diye tepki verirsiniz. Aslında dünya mı garip, insanlar mı bu da tartışılır. Yıllardır bir arada yaşayan iki spor adamının tartışmalarına tanık olduk. İki dost; Osman Tanburacı ve Fatih Terim birbirlerine girmişler. Tanburacı eleştirince Terim de ona ağır konuşmuş. Tanburacı’nın anlattıklarına bakılırsa tespitimdeki ‘Terim ağır konuşmuş’ tabirim hafif kalıyor.
Öyleyse ‘Fatih Hoca işin içine tükürmüş!’ dersek yanlış olmaz. Sanırım şu an kendisi de yüzde yüz pişmandır.
ASIL TARTIŞMA YAPILAN KULİSLER
Peki böyle mi olmalıydı? Elbette hayır. Şık olmadığı kesin. Ancak emin olunuz ki, olaydan sonraki gelişmeler de en az yaşanan hadise kadar şık değildir.
Tartışma, telefonlaşma ve Terim’in söyledikleri ne denli eleştiri götürürse ardından yapılan Fatih hocaya yönelik kulisler de o denli eleştiriye açıktır.
Başka? Toplumumuzun ciddiyeti, vefası ve fotoğrafı ile de direkt ilgilidir. Daha başka? Yazının başındaki ‘insanın garipliğine’ en önemli örnektir.
TERİM NE ÇOK SEVİLİYORMUŞ!
‘Ne olmuş?’ demeyiniz. TanburacıTerim olayından vazife çıkaranlar ya da fırsatı ganimet bilenler başlamışlar fısıltıya. “Futbol Federasyon bundan daha iyi bir fırsat yakalayamaz… Terim’den kurtulmanın yolu açıldı… Bu adam kendini ne sanıyor… Federasyon bu fırsatı değerlendirip, Fatih hocanın biletini kesmeli.”
Vay vay vay. Fatih hoca ne çok seviliyormuşsun da haberimiz yokmuş! Umarım sen de böyle olduğunu tahmin edememişsindir ya da bundan böyle moda bu. Gelişen Türkiye‘de yeni çağın yeni insan manzaraları bu. Takdir sizin.

F.Bahçe’nin bugün yaşadığı saha içi sıkıntıları kesinlikle sürpriz değil. Ben yönetimi sezon öncesi uyararak; koşan, savaşan, futbolu bilen, kaliteli iki orta saha transferine mutlaka ihtiyaç olduğunu belirttim. Çünkü takımın dinamosu ve istikrar tablosu Mehmet Aurelio gibi bir oyuncu elden kaçırılmıştı. Üstüne üstlük Deivid ve Vederson gibi oyun kurgusunun işlemesinde önemli rolleri olan iki isim uzun süreli sakatlıklarla karşı karşıya kalmışlardı.
Orta sahanın ortası ağır oyunculara kaldı. Kenarlarda ise sağda Kazım veya Burak, solda Uğur Boral takım oyunuyla uzaktan yakından ilgileri olmayan bireysel futbolcular. Bilhassa Uğur Boral gibi iyi bir sol ayağa sahip, kolay adam eksilten, etkili bir sprinterin basit futbola bir türlü yönelemeyişi gerçekten insanı üzüyor. Her zaman vurguluyorum; Uğur Boral ve Kazım’la kanatlarda hem defansif hem ofansif sıkıntı kaçınılmaz oluyor.
ÇAĞ DIŞI BİR TABLO VARDI
Geriye yardımda yetersiz kaldıkları gibi, çabuk düşünemediklerinden ve bireysel oynadıklarından arkalarındaki beklerin de kanat bindirmelerine işlerlik kazandırmaları mümkün olmuyor. Gaziantep yenilgisinden sonra Fenerbahçe, Hacettepe gibi amaçsız ruhla oynayan deneyimsiz bir takıma, öne geçmesine rağmen yeniliyorsa ne kadar ciddi sıkıntılarla karşı karşıya olduğu ortaya çıkıyor. Ankara’da iki ön libero belli bir metrekarenin dışına çıkamadılar. Takım yenik duruma düşünce Maldonado ve Josico’nun karşı 18′e değil girmek, yaklaşamamaları çağ dışı bir tabloydu.
TEMEL DİREK AURELİO’YDU
Ben geçen sezon takımın temel direğinin Mehmet Aurelio olduğunu söyledim. Ama büyük çoğunluk Alex diyordu. Hatta Alex’siz puan kaybedilen bir maçtan sonra gene yorumlar “Alex olmayınca olmuyor” şeklindeydi. Bu sene Aurelio ve Deivid yok. Alex fizik açıdan geçen seneden çok daha güçlü. Hem istekli hem sorumluluğu fazla alıyor ama 3 maçta iki yenilgi alındı. Çünkü bu orta sahayla Alex’in yapacağı fazla bir şey yok.
Fenerbahçe yönetimi toplam 2.5 milyon dolar vermediği için Aurelio ve kaleci Serdar’ı kaçırdı. Artık Aurelio’nun yerinin dolması mümkün değil. Yalnız lig değil Şampiyonlar Ligi’nde de büyük hedef peşinde olan Fenerbahçe’de kaleci Volkan çeşitli nedenlerle oynayamazsa genç ve deneyimsiz Volkan Babacan’la Avrupa kulvarına çıkılacak. Avrupa’daki güçlü takımların kalecilerine bir göz atalım. Fenerbahçe’nin durumu olacak iş mi?
Aragones de garip işler yapıyor. Önder deneyimli bir defans adamı. Üstelik gerçek yeri de stoper. Hem Edu hem Lugano yok, Önder kulübede. Aragones İspanya Milli Takımı’nı çift santrfor oynatıyordu. Elinde Villa’ya benzer yapıda Semih varken, Güiza’nın da verimi artacakken Fenerbahçe’yi tek santrfor oynatıyor. Üstelik işler kötü giderken de çift santrfora dönmüyor. Gaziantep’te ikinci devre Semih’i sahaya sürdü ama orta sahada oynattı. Ankara’da iki ağır ön liberodan birini çıkartıp İlhan’ı Güiza’nın yanına sürmeyi düşünmedi.
ARAGONES ZİCO’LAŞTI
Semih çok önemli bir santrfor olduğunu artık kanıtladı. Üstelik fizik açıdan kadrodaki hemen hemen en iyi oyunculardan bir tanesi. Gazeteler bugünlerde yazıyor: “Semih, Porto maçına yetişemiyor” diye. Kimse üzülmesin, Semih hazır olsa da Porto’da yedek çıkacak. Semih ilk 11′de ancak Güiza sakat veya cezalıysa oynayacak. Fenerbahçe’nin başına gelen bütün teknik adamlar her ne hikmetse anlaşılmaz bir kimliğe bürünüyorlar. Aragones de kısa sürede Zico gibi oluverdi. Yarın gece Şampiyonlar Ligi start alıyor. Porto bazı önemli oyuncularını kaybetti ancak iki hafta önceki zorlu Benfica deplasmanlarını dikkatle takip ettim. Son derece tempolu, organize ve saldırgan oynuyorlar. Fenerbahçe’nin genel durumu hiç iç açıcı değil. Aragones’te Zico’nun büyük şansının dörtte birinin dahi olmadığı düşünüyorum. Bu yüzden de çok endişeliyim. İnşallah yanılırım.

Sağlam ve Yanal’a sorum şudur: Devre arasında futbolcularınıza ne söylediniz? Yanal için futbolcularına söylenecek çok söz yok. “Çocuklar biraz dikkatli olalım, kontrollü oynarsak Beşiktaşlı yeneriz” diyebilir.
Sağlam’ın ne söyleyebileceğine gelince… Takımı bir kenara, takımın yıldızlarını da öbür kenara ayırırım. Kaptan Delgado, Tello, Özkan ve İnceman’a çok şey söylerim. Bir de Bobo’ya…
Sağlam’ın yerinde olsam ağzımdan alevler çıkarak şunları söylerim:
1-Delgado; takımın yıldızı sorumluluk almadan, saklanarak oynamaz. Biraz ileri çık, Bobo ile çift santrfora dön.
2-İnceman; savunmanın önünde, ‘nöbetçi eczane’ gibi çakılı oynarsan bu takım nasıl hücuma çıkar. Topu alıyorsun yan pas yapıyorsun. Çık, uzun top at, oyunun liderliğini al.
3-Tello; Karabulut’un hücuma çıktığı anlarda sen de bindirme at ki, hücumda çoğalalım. İleri çıkmayarak takıma katkın sıfır. Ayrıca arkana atılan her top Trabzon’a pozisyon oldu.
4-Özkan; her yediğin tekmede kendini yere atıyorsun. Oysa tekme yemeden topu da fazla taşımadan hücuma katılsan daha iyi olur.
5-Bobo; tek santrforsun ama asla yalnız değilsin. Sağına soluna bak; herkes yanında. Toplara gitmiyorsun. Song’un da hücuma çıkmasına izin veriyorsun.
DEĞİŞEN FELSEFELER
Devre başlayınca gördük ki; değişen şey Sağlam ve Yanal’ın futbol felsefeleri. Bunun adı hücum futbolu! Sağlam; ikinci yarıda sistem üzerinde operasyon yaptı…
A-Özkan’ın geniş alanlarda oynaması ile Beşiktaş’ın hücumuna kalite geldi. Ayrıca Delgado’nun yükü biraz azaldı.
B-İnceman’ın hücuma çıkması ile Beşiktaş ileride topa basmaya başladı (ikinci yarıda tek ön liberolu oynandı).
C-Ekrem Dağ’ın oyuna girmesi doğru bir yorumdu. BoboNobre değişikliği ise yapılmaması gereken değişiklikti. BoboNobre yan yana oynasaydı, Beşiktaş cesur futbola dönerdi. Ama Sağlam maç kazanacak en büyük silahını yok etti.
Hakem Halis Özkahya kusursuz maç yönetti. Bu skorun adı; “Futbolun adaleti” oldu. Kaybedenin olmadığı bu büyük maçta aslında kazan Beşiktaş oldu.
MESAJ: Bütün karşılaşma boyunca gözüm savunmanın göbeğindeki Sivok ile Zapotocny’nin üzerindeydi. İlk maçta çok iyi uyum sağladılar.

F.Bahçe ortaya koyduğu oyunla Ankara’da haklı bir mağlubiyet aldı. Aslında maça iyi başlayan taraf sarı-lacivertlilerdi. Hacettepe tüm hatlarıyla çekilmiş, beraberliğe yatan bir görüntü çizerken kontrataklarla da golü aramak istiyordu. F.Bahçe, Alex’le 1-0 öne geçmesine rağmen gene golü kovalayan taraftı. Başta Güiza’nın olmak üzere kaçırılan pozisyonlar var. Ama ilk devre biterken Can ayağına gelen topu ters vuruşla İbrahim’in önüne indirip golün yenmesine neden olunca 1-1′le soyunma odasının yolu tutuldu. Bu golde Volkan’ın neden erkenden yere kapaklandığını anlayamadım. Edu ve Lugano’nun yokluğunda savunmanın sallanan göbeğinde bir değişikliğe gitmek şarttı. Aragones değişiklik yaptı ama yanlış adamları çıkardı. Önder’in zaten 11′de Yasin’le yan yana başlaması gerekiyordu. Isınmaya başladığı zaman moralsiz Can’la yer değiştireceğini zannediyorduk. Ama dışarı alınan Gökhan oldu. Gene iyi oynayan ve topu rakip kaleye taşıyan Kazım çıktı, Burak girdi. Can’ın kendi kalesine attığı golden sonra ipler tamamen başkent takımının eline geçti. İstedikleri gibi gelmeye başladılar. Karşılarında kendilerini rahatsız eden bir rakip yoktu. Aragones bir değişiklik hakkını da Uğur’u çıkartıp Gürhan’ı sokmakla yaptı. Çok iyi olmasa da gene topu ileriye taşıyan Uğur çıkmamalıydı. En azından şu yoklukta Alex’e attırdığı golde yaptırdığı mükemmel ortanın hatırı olmalıydı. Onun yerine belki de bugüne kadar hem ofansta hem savunmada en kötü oyununu oynayan Roberto Carlos çıkmalıydı. Hakem ne yapmak istedi! Gözümüz yeni transfer Josico’nun üstündeydi. Maalesef hiçbir şey göremedik. Sahada ayakta kalmaya çalışan bir kaptan Alex vardı, biraz da Maldonado. Hepsi o kadar. Hepsi o kadar olunca da alacağın sonuç böyle oluyor. Son dakikada bir penaltı pozisyonu var. Gene Can’ın ofsaytı bozduğu pozisyonda kaçırdığı rakibine Volkan’ın bir girişi var. Penaltı mı değil mi elbette tartışılacak. Ama atıştan sonra Volkan’ın “Yukarıda Allah var” sözüne sarı karttan kırmızı gösteren Abitoğlu ne yapmak istedi! Küfür yok, hakeme hareket yok. Sadece yukarı kalkıp Allah’ı işaret eden bir parmak var. Dünyanın hiçbir yerinde buna kart çıkmadığı için bizim hakemlerimiz de dünyanın hiçbir yerinde maç yönetemiyorlar. Edu, Lugano, Selçuk, Semih, Vederson, Emre, Deivid, Tümer, Ali Bilgin sakat oldukları için yoklar. Bu kadar yokluk sizler için bir bahane midir bilemem ama benim için bir bahane değil. Gene de Josico’yla, Güiza’yla, Carlos’la, Alex’le Ankara’dan 3 puanla çıkmak gerekirdi diye düşünüyorum.

Galatasaray tribünleri şöyle bağırıyordu: “Taçsız Kral Metin Oktay… Tek aşkıydı Galatasaray… Senin gibi Cimbomlu’yu unutur mu bu taraftar…”
Metin Oktay sadece Türk futbolunun taçsız kralı değildi, bir insanlık abidesiydi. Metin ağabeyle İzmir Yeni Asır’da birlikte çalıştım; birçok deplasmana birlikte gittim. Son derece mütevazı ve alçakgönüllüydü. Sevgi doluydu. Şöhret sarhoşu değildi. Galatasaray sevgisinin çığ gibi büyümesinde büyük katkısı oldu. Nur içinde yat Metin ağabey.
Galatasaray’ın sahaya çıkan onbirine bakıyorum Hasan, Ümit Karan ve Volkan dışındakilerin hepsi kendi milli takımlarında oynuyor. Kulübeye göz atıyorum; Lincoln, Baros, Topal gibi yıldızlar yedek oturuyor. Sakat olan milli oyuncular Linderoth, Barış, Sabri ile Balta’yı da sayarsak kadro olarak kalite zengini Galatasaray varlık içinde yokluk çekiyor. Yani şeker var, un var, yağ var ama lezzetli bir helva nasıl yaratılacak merak ediyorum. Skibbe de arayışlarını hâlâ sürdürüyor.
İKİNCİ YARI TEK KALE MAÇ
Antalya önünde Skibbe’nin en önemli hamlesi çift santrfora geçmesiydi. Arda forvet arkasında oyunun patronluğuna soyundu. Kewell sol, genç Aydın sağ kanatta, Hasan Şaş da sağbekteydi. Galatasaray ArdaHasanAydın işbirliğiyle sağ kanat bindirmelerinde etkili oluyordu. İlk 25 dakikada tempolu, agresif, hücuma çabuk çıkan bir Galatasaray izledik. Antalya NgewenyaDijehoua ikilisiyle önde pres yaparak Meira ve Servet’in topla hücuma çıkmalarına izin vermiyordu. Galatasaray çok adamla hücum ediyor ama geriye dönüşlerde ağır kaldığından ön libero görevini tek başına yapan Ayhan sıkıntı yaşıyordu.
Nonda’nın attığı gol Arda-Hasan-Aydın üçlüsünün mükemmel organizasyonu sonucu geldi. Ngewenya’nın golü Milli Takım‘ın Belçika’dan yediği golün kopyasıydı. Servet-Meira ikilisi adam paylaşımında hatalıydı. İkinci yarı tek kale maç oldu. Antalya savunmaya gömülürken, Galatasaray adeta gol kaçırma yarışı yapıyordu. Nonda, Baros, Topal, Aydın, Arda vuruyor kaleci Ömer inanılmaz inanılmaz toplar çıkarıyordu. Galatasaray ikinci yarı çok iyi oynadı, ataktı, bol pozisyon buldu ama Ömer’i geçemedi.

İLK 10 dakikada en iştahlı oyuncusunu, yani ruhunu kaybetti Milli Takım… Rakibin sertliği de etkendi ama Tuncay’ın iki depar sonrası ‘teslim’ olması ilginçti. Belçika’nın agresif oyunla bizi bozmasına isyan edecek ilk adamdı Tuncay oysa…BU eksiliş iyi olmadı. Hele de Servet’in baskı altındayken her topu saçmaladığı bir maçta. Düşünün, ilk yarıda 6 uzun topun 2’sini taça, 3′ünü rakibe attı. Birini Arda’ya.. Ve 3 asistinin sonuncusunda Belçika, devre bitirken az kalsın ikinci golü atıyordu. Ders 1: Terim, bu oyuncularına, hele de defansına baskı altında oynatmayı öğretmeli.***SAHADA işler neden yürümüyordu? Başrol Marco’suz orta sahamızdı tabii ki.. Emre aşırı zorladı kendini ama hırsına yenik düştü ilk yarıda. 3 frikiği heba etti mesela… Gereksiz oyunu ağırlaştırma, yanlış pas tercihleri. Doğruyu, yani Kazım ve Arda’yı arkaya kaçırma paslarındaki denemeleri sonuçsuzdu. SERVET arkada, Emre ortada top kaybedip, Mehmet de ortada topal kalınca oyunu Belçika yönetti haliyle. Bizimse sonuç getirmeyen bir taktiğimiz vardı. İlk şutu 38′de atabildik.. Ve ilk isabetli ortamızla. O ana dek 12 orta boşunaydı. Daha kötüsü 45′lik bölümü 25 artada 3 isabetle bitirdik. Semih, Arda, Servet’in kafa vuruşları sonuçsuzdu.. Şans da yoktu yanımıda. Ders 2: Terim, kanat takımıyız derken ortaya adam sokmayı düşünmeli. Orta yapmakla olmuyor! Tabii komik olan Belçika’nın 2-3 cılız ortanın ardından bir serbest vuruşta golü bulması.. Topal, Servet, Zan gibi kulelerle 1.80′lik Sonck’tan gol yiyorsunuz üstelik. 4 gün önce iki gol atmış adamın boş kalmasına kargalar güler. Ders 4: Terim, bizim defansın kan bağlarını sağlamalı.İKİNCİ yarıda Topuz hamlesi, Terim için ‘denize düşen yılana sarılır’ misaliydi. Ancak Topuz milli formayı kurturacak oyun ortaya koyamadı. Arda ‘arada bir parladı’ o kadar. Kompany’nin sahadan sildiği Semih’in tek pozisyonda ‘aşırı’ hırsına mağlup olup topa kötü vurması beklenen golü getirmedi.BİR şans gerekiyordu. O da Witsel’in Belçika adına çok ucuz, bizim adımıza da yaptığı lokum penaltıydı. Emre, yarattığı elektriği sakin vuruşla aldı. Gol sonrası, ‘kol’ göstermeyip, ’secde’ etmesi ondaki karakterin sağlamlığına delil olsa gerek! FAKAT Emre ile 2 puan kaybettik mi, 1 puan kazandık mı, o tartışılır. Grup ikinciliğinde çekiştiğimiz rakibe karşı 2 puan kaybetmek iyi olmadı. Başbakan Ermenistan öncesi, ‘karizmayı çizdirmeyin’ demişti. Belçika Avrupa yarı finalisti karizmamızdan yel aldı… Terim, Belçika’nın sertlik tuzağına düştü.

Mümtaz Türk spor medyası yine yapacağını yaptı. Gerçekleri tartışmak yerine, saçmasapan tartışmaların içine girdi. Bakınız efendim! O oynanan futbolu beğenmediğiniz Ermenistan maçı var ya, Türk futbol tarihinin en önemli maçıydı. Bu maç, 100 yıllık bir tarihi sorunu çözmek için atılmış dev bir adımdı. Peki Türk spor medyası ne yaptı? “O oynar mı, bu oynar mı?” diyerek ucuz futbol eleştirisi. Başka ne yaptı? “Rüzgar ve bozuk zemin mazeret değildir” dedi. “Bu futbolla 2010 Dünya Kupası hayal” dedi. Benim o aslan yürekli futbolcularım bu maçı kazanmak uğruna çok şey yaptı. Golleri attılar ama sevinmediler. Yani “İşte Türkiye bu” dedirttiler. Dahası da şudur; o futbolcular sahadayken o oyuncuların cumhurbaşkanı, kurşun geçirmez cam kafesten maçı izliyordu. İşte o maçın düğüm noktası budur. Bu noktayı Türk medyası ıskaladı ama dünya medyası ıskalamadı. O çocuklara tarihi maçın keyfini üç gün bile yaşatamadık. Sanki hakkı varmış gibi şimdi mümtaz Türk spor medyası hesap soruyor: “Türkiye Belçika’yı neden yenemedi?”

Mutlak galibiyet parolasıyla çıktığımız maça o kadar kötü başladık ki bırakın galibiyeti neredeyse beraberliğe razı olacak duruma geldik. Tuncay’ın erken sakatlanması bütün planlarımızı alt üst etti. Çıktığı dakikaya kadar ileriye topu taşıyan tek futbolcumuz Tuncay’dı. Halil’in girmesiyle tipik çift forvet sistemine döndük. Tuncay, Semih’in yanında ikinci forvet olarak gözükse de ileri geri oynayıp sürekli yer değiştiren adamımızdı. Ama Halil’de o özellikler olmadığı için orta sahada bir kişi eksilmek zorunda kaldık. Emre’nin pas hataları, Mehmet Topal’ın orta sahayı hiç geçmemesi, Çağlar’ın bir şutu dışında sol kanadı hiç kullanmaması doğru dürüst atak yapmamızı engelledi. Koskoca 45 dakika sadece bir pozisyon (o da Arda’nın kafası) bulabildiysek ilk devre için nasıl bir yorum yapabiliriz ki!.. Yediğimiz gol ise içler acısı. Yıllardır şu adam paylaşımını bir türlü öğrenemedik gitti. Estonya maçında iki gol birden atan rakibimizin en tehlikeli adamı Sonck, ilk tutulması gereken isim değil mi? Ama adam bomboş geldi, kafayı vurdu, golünü attı, gitti. Bu kadar basit goller yememeliyiz. Solda Uğur oynamalıydı Hakan Balta’nın yokluğunda herkes Mehmet Topal ile Uğur Boral’ın oynayacağını zannediyordu. Mehmet tamam ama Fatih Terim büyük bir sürprizle Çağlar’ı sahaya sürdü. Teknik direktörün takdiridir, bir şey demem. Ama Uğur’u tercih etmesi daha mantıklıydı. Çünkü Şükrü Saracoğlu, Uğur’un aşina olduğu bir saha. Gole ihtiyacınız olan bir maçta Uğur gibi ofans gücü yüksek bir futbolcu sahaya sürülmeliydi. Arda 4-5 kişinin içinde çaresizleri oynarken, Çağlar kendisine ofansif anlamda hiç yardım etmedi. Kanatları iyi kullanamadığımız, orta sahada iyi organize olamadığımız için keyifli bir atak geliştiremeden devreyi 1-0 yenik kapattık. İkinci devre Kazım’ın çıkıp Mehmet Topuz’un girmesi pek bir şey değiştirmedi. Biraz daha baskın gibi göründük ama gene pozisyon fakiriydik. Mevlüt’ün girip 3 forvete dönmemiz de fayda getirmedi. Emre’nin penaltı golüyle hiç olmazsa bir puanı kurtardık. Terim’in sol kanattaki boşluğu neden görmediğini merak ediyorum. Çağlar 90 dakika iki kere akına katıldı. Resmen 3 stoperle oynamış gibiydik. Sol kanadı çalışmayan bir takım, bir kanadı olmayan uçakla eşdeğerdir. Üstüne gelmeyi düşünmeyen rakip karşısında Uğur gibi rakibin üstüne gitmesini seven futbolcuyu düşünmemek, bizi 3 puandan eden baş etkendi. Aurelio oynamadığı zaman nasıl yokluk içinde olduğumuzu herhalde herkes görmüştür. Bu çocuk milli forma için sakatlandı. Belki İspanya’da da uzun süre oynayamayacak. Artık lütfen değerlerimizin kıymetini bilelim.

İspanya dışında İstanbul’da bütün rakipleri yenmek mecburiyetimiz vardı. Ama başaramadık. Nihat’ın, Hamit’in, Marco’nun ve maçın hemen başında sakatlanan Tuncay’ın yokluğu mazeret gösterilse de, üzerimize gelmeyen bir rakibe iki puan kaptırdık. Önce yediğimiz gole bakın. Bir yan top, Belçikalı Sonck en ufak markaj altında olmaksızın kafa vuruyor. Üstelik vurduğu kafa çok etkili de değil. Ama Volkan yiyor. Avrupa üçüncüsü takım böyle goller yediğinde tüm Avrupa ona güler.Belçika gibi kapanan bir takımı açabilmenin en önemli yolu kanatlardan oynamak, sıfıra inmektir. Ama dün gece kanatlar yoktu. Gökhan Gönül sezon başından beri formsuz. Sol kanattaki Çağlar’ın ise ilk maçı. Tedirgin ve ofansif etkisi hemen hiç yok. Sağda Kazım aksadı, çıktı. Tüm maç Arda iyi niyetiyle bir şeyler yapmak istiyor. Ama tek başına! Durum böyle olunca da, göbekten yapacağımız duvar paslarıyla pozisyon bulmaya çalıştık, aslında birkaç tane de bulduk. Ancak şut atamadık. EKSİKLER MAZERET DEĞİL Mehmet Topal iyi çocuk hoş çocuk ama oynadığı mevkiinin sadece defansif yönünü yerine getiriyor. Özellikle üst düzey maçlarda ofansif organizasyonun içinde hiç yok. Belçika öyle büyütüldüğü kadar önemli bir takım değil. Maçta yarım pozisyon buldular, ama istedikleri puanı alıp evlerine döndüler. Penaltı olmasaydı, gol bulacağımız da yoktu ya. Eğer dün gece kaybetseydik grupta işimiz çok zora girecekti. Sonuçta rakibi artık evlerinde yenmek zorundayız. Ama Avrupa Şampiyonası dahil iyi oynamıyoruz. Avrupa üçüncüsü takım ne kadar eksiği olursa olsun farklı şeyler yapabilmeli. İKİ KRİTİK KARAR DOĞRU Hakem gereksiz avantajlar kesti. Çok deneyimli ve kabiliyetli de değil. Maçta iki kritik pozisyon var. Hakem ikisinde de haklı. Penaltıda bariz bir elle oynama var. Karar doğru. Ayrıca Halil Altıntop’un attığı iptal edilen gol öncesinde ofsayt bayrağı yerinde.

Maç; oyuncuların değil, sistemin ön plana çıktığı bir karşılaşma oldu. Böylece; TerimVandereycken’in yönettiği bu mücadelede, ‘futbol felsefeleri’ maçın kaderini belirledi.
Peki; hangi teknik adamın doğrusu daha fazlaydı?
Söyleyelim;
A-Vandereycken, Türkiye‘yi iyi analiz etmiş. Savunmayı güçlü tuttu. Orta sahada çok adamla, güçlü savunma yaptı. Takım olarak hücuma çıkmadı. Türkiye‘nin tuzağına düşmedi.
B-Terim; maçı duygusal yaşadı. Uğur Boral gibi biri varken Çağlar Birinci’yi sahaya sürdü. Tuncay Şanlı’nın sakatlanmasından sonra Halil Altıntop tercihi ile tüm sistemi değiştirdi. Bu hataydı. En önemli hatası ise Emre Belözoğlu‘nu oynatmasaydı. Keşke diyorum; Belözoğlu yedek kulübesinde otursaydı. O sahaya öfkeli çıktı. Bu öfke pozitif enerjiye dönmedi.
Golü çok erken yedik. Futbolcular bana yine kızacaklar ama ben yine, “Aptalca gol yedik” diye yazacağım. Bakanız efendim; Bu bir ölü top. Üstelik yan top. Ayrıca kaleye uzaklığı 30 metreden fazla. Top havada 10 saniye kalıyor. Sonck kafaya çıktığı an bizim iki uzun Servet ÇetinGökhan Zan pozisyona seyirci. Zaten Mehmet Topal da iş yapıyor görünsün diye oradaydı. Her neyse Sonck göstere göstere golünü attı. İşte soru burada düğümlendi. Terim öfkelenmek yerine o an radikal kararlar alsa ne olurdu?
YANLIŞLARDAN GEÇ DÖNDÜ
Şöyle diyelim;
1-Arda Turan gibi yaratıcı bir oyuncuyu çizgi yerine orta sahada oynatsa ne olurdu?
2-Semih Şentürk’ün yanına ikinci bir santrfor (kafacı) koysa, sistem daha iyi işler miydi?
Terim’in tüm yanlışlıklarından dönmesi çok geç oldu. (Terim doğru kadro, doğru sistemi yakaladığı an 20 dakika vardı.) Öyle bir baskı kurduk ki, Belçika ceza alanında oynar olduk. Penaltı bu baskının sonucu oldu. Mehmet Topuz ve Mevlüt Erdinç’in oyuna agresif katkıları ile pozisyon bulduk. İşte bu anlarda en büyük hayal kırıklığı yaşadık. Şentürk gol atamadı. Hayret! Bu maçın tek gerçek sonucu şu; İspanya ile bizim yarışımıza Belçika’yı (Türk medyasının özel desteğine özel teşekkür etsinler!) biz ortak ettik. Hata!
MESAJ: Fatih Terim’in çok riskli kararına özel sorum var. Soru çok basit ama cevabı o kadar basit değil; Penaltıyı Emre Belözoğlu kaçırsaydı ne olurdu? Ben Emre’yi değil o an annesini düşündüm.