Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Fenerbahçe, şampiyonluğu kaybetse bile kulüp yapısı itibarıyla Türkiye’de rakipsiz görünüyor Adnan Polat, Fenerbahçe’nin yolunda ilerlerse Galatasaray’ı ileride daha iyi yerlere getirebilir
Adnan Polat’ın dün gazetemiz Fotomaç’taki demeçleri, 1-2 kısmı hariç hoşuma gitti. Bardağın dolu tarafına bakanlar için olumlu düşüncelerdi. Belki taraftarını sevindirecek açıklamalardı ama konunun özüne inince karşınıza çıkan gerçekler başka oluyor. Sporda rekabetin önemini anlatmaya gerek yok. Şampiyonluğu kaybetse bile F.Bahçe kulüp yapısı olarak ülkemizde rakipsiz görünüyor. Her zaman söylüyorum. Önemli olan yukardakileri aşağıya çekmek değil, o noktalara varabilmek için mücadele etmektir. Böyle yaparsan hem kendin, hem de Türk sporu kazanır. Adnan Polat, diğer başkanların yapmadığını yaptı. F.Bahçe gerçeğini kabul etti. Önüne örnek olarak F.Bahçe’yi aldı. Hedefini de F.Bahçe’yi geçmek olarak koydu. Dünya yıldızlarını alacağını söylüyor, alabilir. ‘Seyrantepe Saracoğlu’ndan daha iyi olacak’ diyor, o da olabilir. Ama asla Kadıköy’de F.Bahçe’nin yaşadığı keyfi yaşayamaz. O başka iş. Çünkü Saracoğlu tamamen F.Bahçe başkanı, yönetimi, camiası ve taraftarıyla yapılmış stattır. Orayı herkes kendi evi gibi bilir. Seyrantepe ise ‘devletin hediyesi’dir. Yani o burukluk her zaman yaşanacak. ‘Avrupa Şampiyonu olacağım’ diyor. İlerisi için bir şey diyemem ama şu an için imkansız. Adnan Polat, şampiyonluğu F.Bahçe’nin hediye ettiği gerçeğini kabul etmeli ve takımının Avrupa arenasında hafif kalacağını da bilmelidir. Tüm takımı değiştiremeyeceğine göre yapacağı transferlerle Helsinborg’dan 3, Leverkusen’den 5 gol yiyen G.Saray için Avrupa’da şampiyonluk hedefini koyup, taraftarına ümit vermemelidir. Fener iyi yolda ‘F.Bahçe geriye gidecek, Avrupa G.Saray’ı konuşacak’ katılmadığım tek cümlesiydi. F.Bahçe’nin geriye gitmesi artık olanaksızdır. Dev bir eser meydana geldi ve her gün yeni bir taş konuluyor. Borsada her iki büyük kulübümüzün toplamının iki katı değerindeki F.Bahçe’yi geçmesi mümkün görünmüyor. Plan ve programını yaptıktan sonra o yolda tüm olumsuzluklara rağmen ilerlerlerse, kulübünü ileride iyi yerlere getirebilir. Yani F.Bahçe’nin yaptığını yapmalı. Avrupa’da bu seneki gibi F.Bahçe’yi konuşmaya devam edecek. Kadıköy’de herkes şimdiden ‘Şampiyonlar Ligi’nde nerede kalmıştık’ sorusunu soruyor. Dünya tarihi, 9 branşta yarışıp da 8′inde hem bayan ve hem erkeklerde şampiyonluk kazanan, birinde de (voleybol) ikinci ve üçüncü olan bir kulübü yazmadı. Futbolda, erkek ve bayan basketbolda Avrupa’nın ilk sekizine giren F.Bahçe’yi yakalamak, hele ki geçmek o kadar kolay değil. F.Bahçe, bu sene de büyük dersler çıkarmalıdır. Önümüzdeki sezon işi baştan ciddiye almalıdır. ‘Yapmayın, etmeyin’ diye ikaz etmemize ve neredeyse yalvarmamıza rağmen futbolla şaka olmayacağına, rakibin asla küçük görülmeyeceğini asla anlatamadık. Diğerlerini bırakın, sadece Büyükşehir Belediye ve Bursaspor’a 10 puan veren takım, hâlâ final maçına çıkıyorsa Adnan Polat’ın F.Bahçe’yi başka yönden değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Her şeye rağmen Volkan’ın kendi kalesine attığı golde (Nonda’yı geçin, top zaten kaledeydi) olmasa F.Bahçe, gene de şampiyonluğa ulaşacaktı. Şu ana kadar 3 büyükle yaptığı 5 maçı kazanan takım, şampiyon olamıyorsa şapkaları önüne koyup düşünme zamanıdır. F.Bahçe, belki şampiyonluğu kaybetti ama geleceğini asla. Gelecek emin ellerdedir. Kimse merak etmesin.

Hayatımın en “büyük” ve en “güzel” hatasını yapmışım geçen hafta!
Derbi öncesi “Kutlu Doğum”a atıfta bulunan Hakan Şükür’ü “tarikatçı” sanmışım.
Atatürkçü ve laik olduğunu açıkladı; zerre kadar utanmadım.
Sevindim.
Kutlarım.
Yalnız “Takımımızın kritik dönemecinde, camiamızın yıpratılmaması adına susmayı tercih ettim” cümlesini anlamadım.
“Atatürkçü ve laik” olduğunu açıklarsa mı yıpratılacaktı camia?
Yoksa başka söyleyecekleri var da vaz mı geçti?
Camia yıllardır yıpranacağı kadar yıprandı zaten.
Son dönem… Hakan Şükür’ün derbi açıklamasıyla bir daha…
Türkiye çalkalanırken kulağının üzerine yatıp “mesajın yerli yerine ulaşmasını” beklerken, bir hafta daha.
Galatasaray Yönetim kurulu “dinciler ve laikler” diye olmasa da “futbolikler-laikler” şeklinde ikiye ayrıldı.
Gündem alt üst oldu.
Medya birbirine girdi.
Galatasaray Derneği, Anıtkabir’e çıktı. Koskoca adamlar, çoğu İstanbul’dan kalktı Ata’nın huzuruna gitti.
Neden?..
“Bizim takımın kaptanı ile aynı fikirde değiliz” demek için.
Onlar da uyanamamış Hakan’ın “Atatürkçü Laik”liğine!
Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği Başkanı sanatçı Candan Erçetin, Anıtkabir özel defterine “Her ahval ve şerait içinde vazifemizin bilincinde olarak bize çizdiğin laik ve çağdaş yoldan asla ayrılmayacağımız gibi, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunma cüretini gösterenler karşısında ilke ve devrimlerinin her daim bekçisi olarak bizi bulacaklardır” diye yazdı.
Kime?.. Bana mı?
Tabi reaksiyonun reaksiyonu da vardı.
Kimleri Hakan Şükür’ü korumak için kalem oynattı, dilinin yettiği aklının erdiği kadar demagoji yaptı, dostuna destek çıktı. Bana kadar uzanan tehditlere kalktı kimileri.
Kim başlattı bu provokasyonu?
Bakın bir vaka anlatayım, kimlerin ekmeğine yağ sürüldüğünü anlayın:
Derbi haftası Norveç ve Danimarkalı üç gazeteci benden randevu almaya çalıştılar?
Sordum kendilerine, “Niye” diye…
“Derbiyi konuşacağız” dediler.
Derbi Pazar… “İstanbul’a Pazartesi döneceğim” dedim denemek için.
“Bekleriz” dediler.
“Yahu derbi bitmiş oluyor o zaman”!
“Zaten Hakan Şükür ve Gülen Cemaati ilişkileri için konuşmak istiyorduk” diye itiraf ettiler.
Ketenpereye getirecekler akılları sıra.
“Koçum biz jurnalci değil, jurnalist oluyoruz çok şükür” demedik; kibarca ektik tabi.
Hem ne alakası var.
Baksanıza, Hakan Şükür sapına kadar Atatürkçü… İmanına kadar laik.
Bunların hepsi geyik.
Madem ki geyik başladı;
Konuyu Hakan açmasaydı, yaraları kaşımamak için esprisini bile yapmayacaktım ama sırası geldi:
Sivas maçında beşinci golü attıktan sonra Hakan’ın “şükrünü” görmüşsünüzdür tabi. Gökyüzünü işaret etti, duasını mırıldandı, yüzünü sıvazladı.
Ne kadar içten, samimi, doğal ve yerli yerindeydi.
Ve bir o kadar da “futbol ile inançların ayrı yerlerde yaşanması gerektiğinin” belgesiydi.
Neden?
Çünkü gol ofsayt.
Artık “haksız kazanç” mı dersiniz, “tüyü bitmemiş yetim hakkı”ndan mı girersiniz bilemem.
Soruyorum Diyanete; “Ofsayttan atılan golden sonra Allah’a şükretmek caiz midir”?
“Bu hesaba göre yanlış penaltıyla galip gelenler kurban mı kestirmelidir”?
Rakip takımda da Allah’ın sevgili kulları olduğuna göre…
Uzar gider bu mesele.
Anlaşılan, futbol ile bizi baş başa bırakmış Yüce Yaradan.
“Oyun”larımıza o kutsallığı sokmayalım ki, günaha girmeyelim.
Anladın mı sevgili Hakan?
Neyse…
Ben “şiştim” geçen hafta.
Lakin utanmak yerine mutluluk duyuyorum.
Atatürkçü ve laik Hakan’ı yanaklarından öpüyorum.

Pazar akşamı çok güzel, çok temiz bir futbol şöleni yaşadık gerçekten… Avrupa’nın genç ve umut vaat eden hocalarından Bülent Uygun’la zirve yarışı yapan genç Sivasspor’un Galatasaray sınavını genç Halis Özkahya yönetti, genç Onur Şahin’in anlattığı maçın yıldızı da genç Arda oldu gecenin enerjisine uygun bir şekilde…
Mâlumunuz, Sivas-Galatasaray maçını başarıyla yöneten Halis Özkahya 1980 doğumlu ve yeni FIFA listesinin en ciddi adaylarından… Gecenin diğer kritik maçının hakemi M.Kamil Abitoğlu da yüz aklarımızdan, ama Süper Lig’e çıkışı biraz geç olduğu için onun yeteneklerinden 7 yıl daha belki de sadece Türkiye’de faydalanılacaktır… Bu yılın genelinde Fırat Aydınus ve Bünyamin Gezer’in güvenilir performansları da dikkate alınırsa, Türkiye’nin hakemlik açısından iyi bir sene geçirdiğini, yeni sezonun ilk haftasında bir derbi olsa, yetenek ve birikim açısından çok sayıda alternatifimiz olduğunu gururla söyleyebiliriz herhalde…
***
Türkiye’de hakemlik yapmanın ne kadar zor olduğunu tekrar etmeye lüzum yok, mesela 6 yıllık bir hakemimizin, 6 sezonda 6 ayrı MHK Başkanı ile çalıştığını bilmek bile işlerinin ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor zaten (Sarvan, Ok, Çulcu, Özerten, Çelik ve Yavuz). Üstelik de söz konusu arenada çok ağır ve dayanılmaz bir siyaset de dönüyor (Cemal Ersen yazdı, bir MHK üyesi daha geçen ay içinde dernekleri zorla istifa ettiriyor, ardından 3 FIFA hakemini işe karıştırıp divan üyesi yapıyor, Allahtan delegeler sağduyulu davranıyor ve zorlamaya boyun eğmiyor. Ama tabii yeni MHK, kendi üyesi eliyle bolca yıpranıyor bu arada…)
Yeni MHK’nın dernekler dışında uğraşması gereken esas işleri var haliyle. Süper Lig, 1.Lig, 2. Lig, bütün hakem kategorileri feci biçimde şişmiş durumda… Bu ülkeyle aynı sayıda takımın aynı sayıda maç yaptığı Almanya Ligi ve de 20 takımlı İngiltere Ligi 17-18’er hakemle yürütülürken, Türkiye’de bu sayı 38 olduğu için, koca bir sezonu Süper Lig’de hiç müsabaka yönetemeden tamamlayan hakemlerimiz var maalesef… Maç yönetemeyen hakem gelişemiyor, gelişemeyen hakem de önemli müsabakalarda görevlendirilemiyor paradoksal bir şekilde… Yani sistem kendi eliyle iyi hakem üretimini kısıtlıyor esasında…
***
Muhtemelen hakem sayısını yarıya, hatta belki üçte bire düşürecek yeni MHK… Sayı düşünce umarız hakemlere hak ettikleri paraları da ödeyecekler… Milyon dolarlık kulüplerin milyon dolarlık futbolcuları ve milyon dolarlık yatırımlarına uygun (komik olmayan) meblağlar yatacak hakemlerin hesaplarına…
Yine, hakem sayısının azaltılmasıyla birlikte yardımcı hakem kalitesi de yükselebilecek… Belki de yardımcı hakemlere, üçüncü ligde orta hakemlik yapma şansı verilecek. Hem yardımcı hakemlerin bazıları ilerleyen yıllarda orta hakem olabilecek (Koray Gençerler ve Mete Kalkavan gibi), hem de yardımcı sıfatıyla devam edenler orta hakem görüşünü/anlayışını kazanacak, deyim yerindeyse “futbolu bilecek”…
Bildiğimiz kadarıyla, Şampiyonlar Ligi tarihinde en çok görev yapan hakem unvanına sahip Kim Milton Nielsen de çizgide başlamış bu işe… Belki yardımcıların her biri Milton Nielsen olamayacak, ama en azından bir ömrü iki çizgide geçirmeyecek, oyunu okuma becerilerini artıracaklar…
Yeni MHK mutlaka düşünüyordur bu konular üstünde… Umutla bekliyoruz…
Özür ve düzeltme:
“Global bir vaka: Sivasspor” olması gereken dünkü yazının başlığı, teknik bir hata neticesinde “Glokal bir vaka: Sivasspor” olarak çıkmış. Düzeltir, özür dilerim.
Bafraspor hadisesi
Elim Bafraspor hadisesini tekrar gündeme taşıyıp hem acıları hatırlatmak, hem de saldırganlara prim yaptırmak istemiyorum, o yüzden sadece iki noktaya temas edeceğim, iki okur dostumuzun, Alper Palabıyık ve Cem Tulga Okay’ın uyarılarıyla…
Birincisi, Sedat ve İsmail Hoca’nın saldırıya futbol sahasının içinde uğramadığı gerekçesiyle ailelerinin ve yetim kalan evlatlarının sigortadan yararlanamaması ayıbı… Futbol Federasyonu’nun bu konuda ivedilikle girişimde bulunması mecburidir.
İkincisi de, Bafraspor’un kalan maçlarında rakiplerine 3’er puan verilmesi kararı… İkinci devre yaptığı tüm maçlardan puan çıkaran Bafraspor’la bugüne kadar oynayan takımlar aleyhine bir haksızlığa sebep olmuş bu karar… Şampiyonluk ve kümede kalma yarışını da doğrudan etkilemiş ister istemez… Bu kararın ideali nedir bilemiyorum, ama sayın Okay’ın önerisi mantıklı gözüküyor: “Bafraspor’un ikinci devrede aldığı puanların geçersiz sayılması ve tüm rakiplerine 3’er puan verilmesi”…

Süper Lig’in yeni şampiyonu, bence Galatasaray oldu. Fenerbahçe, son iki haftaya girerken liderlik kostümünü kendi kendine çıkartıp atınca, üstüne üstlük Galatasaray derbisini de kaybedince şampiyonluğu ezeli rakibine hediye etti. Fenerbahçe, bir kaç hafta öncesindeki Ankaraspor maçında, Kezman’ın beceriksizce kaçırdığı penaltı ve kaleci Serdar’ın maçın bitme noktasındaki saniyelerde topu oyuna sokmasıyla şampiyonluk şansını ilk önce Ankara’da tehlikeye attı, sonra da Galatasaray yenilgisiyle, bence kaybetti. Eğer büyük bir sürpriz olmazsa -ki futbolda var bunlar… Fener, Trabzon’u Trabzon’da yenecek, Galatasaray da Ali Sami Yen’de OFTAŞ’a kaybedecek. Olur mu sizce bu sürpriz? Bence olmaz. Hayaller gerçek olsaydı, zaten Fenerbahçe bu pozisyona düşmezdi. Fenerbahçe, ligi şampiyon olarak bitirmemiş olsa bile Şampiyonlar Ligi’ne katılma garantisini elinde tuttuğu için, bu sezon en az Galatasaray kadar başarılıdır. Bu yazının içeriğini fazla eşeleyip deşelemek istemiyorum. Fenerbahçe kulüp ve takım olgusu içinde hiçbir sıkıntısı olmadan sezonu bitirip, Şampiyonlar Ligi’nde Avrupa’nın ilk 8’ine girmesinin başarı olduğunu herkese kabul ettirdi. Galatasaray ise lige 6 maç seyircisiz başlamasına, zaman zaman teknik kadro ve futbolcular arasındaki çekişmelere, son 6 hafta kala teknik patron Kalli’nin takımı terkedip gitmesine rağmen ligimizin şampiyonu oluyorsa, taraflı tarafsız herkesin şapka çıkartıp, alkış tutması gerekir. Son haftanın arefesinde bulunduğumuz şu sıralarda, düşen takımlar belirlendi. Bence şampiyon da belli; Galatasaray. Fenerbahçe’nin, Avrupa serüvenine önümüzdeki sene de Şampiyonlar Ligi’nde devam edecek olması, UEFA’da Sivas ve Beşiktaş’ın son hafta alacağı sonuçlarla kaderlerini çizecek olmaları, ayrıca Kayseri ve Gençlerbirliği’nin Fortis Türkiye Kupası finali oynamasıyla da ligi önümüzdeki hafta bitireceğiz.

Çalım hastalığından vazgeçen bir ‘10 numara’ izliyoruz. Cilalı değil gerçek bir lider gibi. Sivas’ta attığı 3 gol onun Alex pozisyonunda oynaması gerektiğini belgeliyor. Bu Terim’e mesaj olmalı.ERSUN Yanal’ın seveni sevmeyeninden çoktur. Fakat Yanal, Türk futbolunun dört yoncası arasındadır. Fatih Terim, Mustafa Denizli, Şenol Güneş üçgeninin arasına koymak kesinlikle haksızlık olmaz.Denizli, A.Gücü, G.Birliği, V.Manisa ile liderlik görmesi iyi birer apolettir. 2006′ya gidemeyişimizdeki rolü de azımsanamaz. Yapamadıkları bir yana, yaptığı ince bir detay önemli bu günlerde. O da ‘Arda Turan’ı Arda Turan yapan adam’ olması…G.Saray için cılız gözüken bir çocuğu alıp Manisa’nın sağbeki yapması önemli cesaretti. O şansı verip iyi bir kanat oyuncusu yaratmıştı. Malzemeyi öyle hazırlamıştı ki, Gerets, Hasan Şaş’ın formundan dolayı onu sol açığa kaydırmıştı… Belki de Marsilya’da devrim yapan ‘şarapçı’ Belçikalı’nın daha o günlerde Arda’nın rakip kaleden uzak olmasına gönlü razı değildi…***BOLESLAV maçlarındaki patlaması, Boredaux’da Jurietti’ye attığı kafayla Zidane’laştığı tartışılsa da geçen yıl kayıp dönemdi Arda için. İtalya’da oynadığı şahane milli maç Lippi’nin gözünü kamaştırdı ama asıl sıkıntıyı sezon başında Feldkamp ile yaşadı.’Çalım yasak’diyordu ‘gestapo!’ Kalli… Ve bir açıklamasında Arda, ‘Top ayağıma geldiğimde korkuyorum, hocam bağıracak’ diye fısıldamıştı işin gerçeğini. Bu psikolojiyle sezona iyi başlamadı Arda… Ancak Kalli’nin Arda’yı adam etme projesinde çok kredi buldu. Hatta bir korner yüzünden Servet’le kavga edip oyundan alındığında Fedkamp’a ‘Beni seyircinin önünde attın, oldu mu şimdi hoca’isyanını izledik… O gün otorite düşkünleri ‘Atın bu adamı’ diyordu.. Oysa Kalli’nin yanıtı basitti:Ne yapıyım, takımın yıldızını kadro dışı mı bırakayım? Geçen ocak ayında Antalya’daki TSYD seminerin ağır toplarından Zico’nun satırarası manşetinden birisi Arda’ydı.. Onun için şöyle diyordu efsane 10 numara ‘Beyaz Pele’:Arda Turan bir yıldız adayı. ***BU ince bir mesajdı.. Yıldız değil adaydı Arda. Şu günlerde Zico’nun şampiyonluğu elinden alan isim Arda. Sezon başı çalım ve kendini yere atma hastalıklarından vazgeçti. Daha sevimli futbol oynuyor. Soyağacını tekmeliklerine yazacak kadar vefakar. Takımdaki ağabeylerinin ‘kenarda sıkışma, içeri gir’taktiklerini uygulacak kadar ’saygılı’…Söz dinliyor, daha önemlisi hırsla topa koşuyor… Tek pas yapıyor, içeri dalıyor. Özellikle Lincoln yokken takımın lideri. Öyle oynuyor ki, şifre kırıcılar bile onu durduramıyor. Arda’nın Sivas’ta 3 gol atması tesadüf değil aslında. 2008′de başka bir Arda izliyoruz. Fiziğini güçlendirmiş, kırılganlığını atmış, takım oyuncusu olmuş bir yıldız. Tam da ‘G.Sarayzede’ Feldkamp’ın sezon başında istediği gibi.Bugün onun ekarte edici ‘değerli çalım’larına dayanan bir rakip yok. 18′e gönderdiği yumuşak ama adresi teslim topları kesen de. Açısını bulduğunda öyle güzel direkt şut atıyor ki, gol olmaması mucize. Yani Arda, günü birlik parlayan, sonra sönen hormonlu yıldızlara pek benzemiyor. ***PİŞMİŞ, üstüne koyan bir yıldız o. Fakat… Şöyle bir Arda gerçeği izliyoruz. Böylesine yetenekli bir futbolcu rakip kale önüne yakın oynamalı. Tıpkı Sivas’ta olduğu gibi. Artık Arda’ya Alex pozisyonu verilmeli. Ki Alex’ten daha iyi kanatları da kullandığı kesin. Bu model Fatih Terim için de çalışma konusu olabilir. Hele de kan uyumu sağlayamadığı Yıldıray’a alternatif olarak.. Yani Nihat-Arda forveti, solda Tuncay… İki bücürden forvet olur mu demeyin. Villarreal’de Nihat’ın partneri İtalyan pır-pır Rossi’nin boyu 1.75… Arda’nın yükseliş hikayesi budur…! *** Kontratak takımı şampiyon olamaz BEŞİKTAŞ’IN Anadolu’da puan yitirdiği 2 maç var. Birisi Ankara (0-0), diğeri Kayseri (0-2) deplasmanları. İlkinde verilmeyen Nobre golü, 2.’de Tello’nun abuk atılışı. 10 kez tek farklı kazanmış Kartal. Son maçta iki farkı görüyoruz. Yedi maçı gol yiyerek galip bitirmek başarı. Beşiktaş klasik bir kontratak takımı. Dışarda saldırıyor rakipler. İnönü’de de kapanıyor. İçerde oyun kuramıyorlar, deplasmanda açılan takımları ‘ham’ yapıyorlar. Şifre budur… *** Ayhan Akman ve Claude Maldo… F.BAHÇE şampiyonluğu neden kaybetti? İşte benim Top-4′üm…1Sevilla’yı eleyince medyanın dolmuşuna geldiler. Hazır olunmayan başarı, konsantrasyon sorunu yaşattı.2 G.Saray’da Feldkamp’ın ‘Beni onun sakatlığı yaktı’ dediği Ayhan Akman harika bir dönüş yaparken, F.Bahçe’de sakat Deniz’in yerine Maldo’yu oynattı… Ayhan, Topal’ın yükünü alırken, Marco da düşüşe geçti. MEDYA, ‘AYARLARI’ BOZDU!3 Kezman-Semih olayını abartan basın Zico’yu etkiledi. F.Bahçe’nin ayarlarını bozan yine medyaydı. Daha önemlisi Zico’nun adını koymadı yönetim.. Eğer Sevilla maçının akşamı sözleşme yenilense F.Bahçe bu hale gelmezdi. 4Chelsea ile Kasımpaşa arasındaki motivasyon farkı. Üstüne Zico’nun kadro oynamaları… Fener’in kaybediş masalının özü böyle. *** Bizim eldivenler ‘çizgi’ kalecisiFUTBOLUN sihirli tarafı her maçın ders olması. G.Saray kalecisi Aykut da son örnek… Geçen hafta ‘Topa çıkmasını bileceksin’ diyordu, Sivas’ta çıkmadı… ‘Türk kalecileri başarılı’ dedi bir de. Oysa durum öyle değil. Siz hiç Scuhumacher, Cordoba gibi oyun kuran, asist yapan Türk gördünüz mü? Hepsi çizgi kalecisi vesselam… *** Sponsor ve futbol VESTEL Manisa modeli önemliydi… Bakın Rusya’da, İngiltere’de petrolcüler, doğal gazcılar futbola hakim. Yani futbolu sponsorlar yönetiyor. Buna ‘kirli para’ diyenler olabilir. Ama Türkiye temiz sponsorları çekmeli… Vestel bunun iyi bir örneğiydi. Ama kaçtılar. Ya da ’siyah futbol’la kaçırdılar! Ve Manisa düştü… Belediye sponsorlu K.Paşa ve ‘Çaykur’ Rize gibi.. Bizim lige sağlam sponsor şart. *** İhale size kalmaz korkmayın beylerOĞUZ Sarvan MHK’si bir yol tutturdu gidiyor. Dışladıkları hakemler sırayla istifa ediyor. 6-7 hakemle ligi götürüyorlar. Bunlar K.Abitoğlu, S.Dereli, H.Özkahya, H.Göçek, B.Gezer, F.Aydınus, Y.Yıldırım gibi isimler. Ancak ortak bir tavır sorunu var. Hepsi anti-futbol taraftarı. Avantaj nedir bilen yok. ‘Aman ihale kalmasın’ korkusundan vazgeçin artık. *** Uygun’un itiraf edemediği gerçek ÜÇ büyük takıma karşı 18 puanın 15′ini rakiplerine kaptırmış Sivas. Bunun nedeni Bülent Uygun’a sorulduğunda, ‘Benim takımım 10 trilyon’diyor. Tabii ki, kalite farkı ortada. Ama farkı azaltan mücadele gücüdür. Yoksa her yıl R.Madrid şampiyon olur. Gerçek ise Sivas’ın %45 topa sahip olmasında, yani oyun anlayışında. G.Saray, F.Bahçe, Beşiktaş’ı bu kadar topla oynatırsanız olmaz. Olmuyor da!

Bu bir yazı değil. Şahsi bir değerlendirme. Benim aklımda kalanlar sadece. Unuttuklarım kusura bakmasın. Ancak yöntem de bu zaten. Aşağıdaki, hemen akla gelenlerin listesi. Yöntemimiz bu. Tamamen sübjektif. Madem geniş çaplı bir oylama ve araştırmayla yapılmıyor bu iş. Her gazete ayrı ayrı ayrı yapıyor. E! O zaman her yazar da ayrı yapabilir dedim ben de. Keyfinize bakın!
Yılın takımı: Sivasspor
Yılın hocası: Bülent Uygun
Futbolcusu: Mehmet Yıldız
Ligin en çok gelişim göstereni: Servet Çetin, Mehmet Topal
En çok gelişim gösteren olgunu: Mohammed Ali
En iyi yeni geleni: Gökhan Gönül, Giray (Oftaş)
En iyi yeni gideni: Gökdeniz Karadeniz
Yazık olanı: Yattara
Ligin en istikrarlısı: Mehmet Yıldız
Kendini beğendiremeyeni: Umut Bulut, Semih
Hayal kırıklığı: Lincoln, Kezman
En iyi ara transferi: Emre Güngör, Holosko, Beto (Gaziantep)
En kötü ara transferi: Maldonado
Anlaşılamayan ara transeri: Barrusso
Kafa karıştıranı: Arthur Zico
Ligin dönüşeni: Ümit Karan
Ligin dönüşen yabancısı: Deivid
Takımı için en önemlisi: Yusuf Şimşek ve Mehmet Yıldız
Ligin kalecisi: Petkoviç
Savunmacısı: Servet Çetin, Lugano
Orta sahası: Marco Aurelio, Mehmet Topal, Arda Turan, Mehmet Topuz
Forveti: Mehmet Yıldız, Semih Şentürk, Ümit Karan
En iyi yabancı: Alex
En iyi yabancı transferi: Tello, Nonda
En deneysel kadro: Güvenç Kurtar, Zico, Kalli
Yedeği: Semih
Tribünü: Bursaspor
Ligin en saygını: Kasımpaşa
Ligin ümit vaad edeni: Oftaş
Ligin sistemlisi: Oftaş
Hakikaten şimdi nerde o?’su: Ceyhun, Yılmaz Vural
Yoldan çıkanı: Gençlerbirliği
Yolunda gideni: Kayseri
Yola gireni: Ankaragücü
Sıçrayamayanı: Rizespor
En kötü açılış: Ankaraspor
En iyi kapanış: Galatasaray (çok mu erken?)
Tembeli: Manisaspor
Tanıştığımız çok memnun kaldığımız: Osman Özdemir
Seneye en fazla teklif alması muhtemeli: Uğur Tütüneker, Bülent Uygun
Ne gariptir ki yağmalanacak olanı: Manisa
Şimdilik bu kadar.
Devamı: Belki haftaya
Beşiktaş’ın iç saha performansı
Şansal Büyüka - Erman Toroğlu ikilisini mutlaka seyredenlerdenim. Stadyum çıkışı, Telelig sonrası geceyi Maraton’la bitiriyorum birçok futbolsever gibi. Hem rakibi izlemek, hem de zihin açmak açısından.
Şansal Büyüka sadece bir yayıncı olarak önemli değildir. Bu mesleğin sigortalarından biridir de. Genç meslektaşlarım için çok önemlidir. Diyeceğim, eleştiririm ama saygım büyüktür. Erman Toroğlu’ylaysa hayat görüşümüz tamamen farklı. Hemen her konuda ters düşüyorum. Ancak TV dünyasının en iyilerinden olduğunu da kabul ediyorum. Bazen ters düşmesinin de ötesinde ayrılıyorum Toroğlu’yla.
En yakın örneği Beşiktaş’ın iç saha başarısızlığı üzerine ortaya koyduğu teşhis. Taraftarın bunun sebebi olduğunu tartışılmaz bir gerçekmiş gibi ortaya koyması büyük bir haksızlık.
Beşiktaş’ın efsanesi Milne zamanında da tribün aynıydı. Zaman değişti diyorsanız, bu seneki Avrupa performansına bakın. Yine aynı seyirci, yine aynı şov. Sebep bu olamaz.
Böyle bir tribün performansı az ülkenin az stadında var. Sahaya müdahale ve küfür nedeniyle alınan cezaların can yakması bir yana, bu tribün tavrı tabii ki abartıyorum - UNESCO’nun kültür mirasına önerilecek kadar özgündür. Korunmalıdır. Büyük liglerin tamamında kaybolmuş ama hemen herkesin hayranlıkla seyrettiği bir tribün var İnönü’de. “İngiliz öyle yapıyor, biz de yapalım” zamanında benim de peşine düştüğüm bir tarzdı ama yanıldığımı kabul etmeliyim. İngiliz balığın yanında patates cipsi yiyor. İngiliz arabayı sağdan kullanıyor. İngiliz oturdu mu 30 tane bira içiyor. Benden çok farklı… Ben başkayım.
Ben böyleyim ve benim özeliklerimin de çağdaş yorumları ortaya konulabilir. Modern olmak, onun gibi olmak değil.
Peki neden Beşiktaş iç saha performansıyla ligin beşincisi? Sakın bu ekip bir kontratak takımı olarak dizayn edildiğinden olmasın. Kapanan takımları açmak için yüklendiğinde, hem bu kilidi açacak soğukkanlı orta saha oyuncuları yok (sıcakkanlı olanlar da az ya) hem de açık alan savunmasını becerecek bir kadro değil. Avrupa Kupaları’nda üstüne gelenleriyse kim olursa olsun zorluyor.
‘Bu iç saha performansından seyirci sorumlu, dış sahadan hoca, Avrupa’da futbolcular.’ Fikri bizi nereye getiriyor peki? Ne iyi bir yönetimi varmış Beşiktaş’ın mı?
Marco’nun geleceği
Cemal Ersen’in cumartesi yazdığı yazıda dile getirdiği endişeye mahal yok kanımca. Marco Fenerbahçe’den ayrılması durumunda dahi Euro 2008’e gider. Bildiğimiz kadarıyla gayet aklı başında ve bu oyunu seven bir oyuncu bahsi geçen. Sonrasında da her çağrıldığında kadroya katılır.
Yılın en büyük futbol fuarını ıskalaması çok mümkün değil. Bütün dünyanın gözlerini çevireceği yılın en önemli uluslararası organizasyona katılır. Kariyerinin son virajında bu imkânı hiçbir oyuncu kaçırmaz. Zaten muhtemel bir başarıda hak edilecek primler bile yeterince cezbedicidir. Bu yoldaki muhtemel reklam gelirlerini de düşünün. Üstüne Marco’nun 22 yaşından sonra vatandaşlığa geçtiği için askerlikten muaf olduğunu da ekleyin. Yani endişeye mahal yok. Marco çağırıldığı sürece Milli formayı giyer.
Yapma kaptan!
Ligde takımı için en önemli oyuncuların başında geliyor Yusuf Şimşek. Değişik oyun stiliyle sade memlekete değil, dünyaya, hâlâ bu tip oyunculara bu oyunda yer bulunduğunu da gösteriyor. Övünün ya da memleketin futbol hali üzerine dövünün. Seçim sizin! Ancak kabul edersiziniz ki Yusuf ligin parlak renklerinden biridir,.
Kanımı donduran Oftaş maçı sonrası röportajıysa ülkenin bu renkleri üzerine de düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Biliyorsunuz parasızlığa isyan sonrası kadro dışı bırakma ve para cezalarıyla karşı karşıya kaldı Denizlili oyuncular. Ve başkan bir hedef gösterdi son 2 maçta. ‘İki maçı da kazanın para cezalarını kaldırayım’. Bu yüzden kazanmak istiyoruz dedi kaptan röportajda. Büyüklerimiz döver de sever de. ‘Kulüpler olmadıktan sonra bizler de yokuz?’ diye de ekledi.
Sürekli sorup duruyoruz ‘yerli oyuncuların tam bir köle düzeniyle yaşamlarını sürdürmelerinin sorumlusu kim?’ diye.
Sorumlu tam da bu zihniyet olmasın?

Galatasaray’ın bazen tek yabancılı, bazen yabancısız kadrosunun, sahada sergilediği tempo, yardımlaşma ve rakibi oynatmayan pres sayesinde bugünkü konuma gelmesi ders niteliğindedir.
Günümüzde, ne kadar yetenekli olursa olsun koşmayan, pres yapmayan ve devamlılığı olmayan oyuncular kabul görmüyorlar. Kaliteli, kariyerli yabancılar eğer koşmuyorlar, savaşmıyorlarsa; medyanın, yöneticilerin ve taraftarların bunlara ilgi göstermemeleri lazım. Çünkü hak etmiyorlar.
Geçen hafta Chelsea-Liverpool maçını Londra’da izledim. İki takımın oyunu yönlendiren isimleri Lampard ve Gerrard. Sezon sonu olmasına ve ağır maç trafiğinde o kadar yorulmalarına rağmen, 120 dakika sahanın her yerinde pres yaptılar. Adam eksiltmeye ve oyunu yönlendirmeye çalıştılar.
LİNCOLN NE KATKI YAPTI?
Şimdi G.Saray’dan Lincoln’ü örnek vermek istiyorum. Kalitesi, yetenekleri tartışılmaz ama takımına ne katkıda bulundu? Bütün sezon ya sakattı ya yürüyerek oynadı. Bütün bunlara rağmen final niteliğindeki Fenerbahçe ve Sivas maçlarında Galatasaray cephesi Lincoln’ü en önemli silah olarak gördü. Ama Lincolnsüz, tamamına yakını Türk futbolculardan kurulu Galatasaray, bu iki maçtaki performansı ve aldığı neticelerle futbolun bir takım oyunu olduğunu kanıtladı.
Bu konudaki görüşlerim için bir diğer örnek de 2000 senesindeki UEFA şampiyonluğu… O yıl Galatasaray, birbirinden güçlü takımları eledi, finalde de dünya devlerinden Arsenal karşısında kupayı kazandı. Biri kaleci 3 yabancıyla… Hagi uzatmada kırmızı kart gördükten sonra da iki yabancılı 10 kişiyle.
ZİCO’DAN İNTİHAR 11′İ
Şimdi gelelim Zico’ya… Gençlerbirliği maçı çok önemliydi. Alınacak 3 puanla Sivas’ın galibiyeti halinde şampiyonluk ibresi Fenerbahçe’ye dönecekti. Bunu bir tarafa bırakalım, Gençlerbirliği karşısında kaybedilecek puanlar ise Trabzon deplasmanında galibiyet haricinde bir netice sonrası Fenerbahçe’yi UEFA kupasının bile dışında bırakacaktı.
Böyle kritik bir maçta, Zico yine Maldonado’yu oynattı. Sol kulvarda birbirleriyle belki de hiç oynamamış Uğur BoralAli Bilgin ikilisini görevlendirdi. Gol kralı da kulübedeydi. Yine tam bir intihar 11′iydi. Ama bu sefer korktu ve değişiklik için 60. dakikayı bekleyemedi. Maldonado ve Ali Bilgin’i dışarı aldı. Maldonado’yu ıslıklattı, Ali Bilgin’i ise tam bitirdi.
SEMİH’E DİYECEK YOK
Semih oyuna girdikten sonra kontrol Fenerbahçe’ye geçti. Bir gol ve bir asistle takımının Şampiyonlar Ligi’ne katılmasını sağladı. Kendisini takdir etmekten başka söylenecek bir şey yok. Zico, büyük teknik adam yanlışlarının yanı sıra bu sezon dünyada benzeri olmayan bir uygulamaya imza attı. Hem sistemi işleten hem gol kralı bir santrforu müzmin yedek yaptı. Zico’da birazcık vefa duygusu olsa hak etmediği halde sınırsız kredi tanıdığı Kezman ile Semih’i Gençlerbirliği maçında ilk 11′de çift santrfor oynatırdı.
Son bir paragraf da yönetim için açmak istiyorum. Yabancı sayısı sınırsız olsa da transferde günümüz futbol ilkelerine uygun oyuncular alınmalı.
TAKIM RUHU ŞART
Büyük yeteneklerine rağmen koşmayan Alex, Avrupa’daki güçlü rakiplerden birine gitse bu durumuyla 18 kişilik kadroya dahi giremez. Ama ülkemizde bu tip oyunculara hayranlık duyuluyor. Alex’in kupa dahil son 3 Galatasaray ve iki Chelsea maçında yaptığı tek olumlu icraat yok. Kezman’ın hali ortada. Maldonado gibi 5 metrekare içinde oynayan bir oyuncu transfer edildi. Hem de kadroda 4 tane ön libero varken.
İşte bunlar ileriye dönük ders alınması gereken örnekler. Ayrıca büyük hedefler için takım ruhu şart. Buna bir örnekle yazımı noktalıyorum. Galatasaray’la final derbisi var. Kariyeriyle, ağırlığıyla arkadaşlarına yakın destek vermesi gereken Roberto Carlos İstanbul’da olmak yerine Brezilya’da hayatını yaşıyor. Ameliyat masasından kalkan Hasan Şaş hastaneden kaçıp Sivas’ta arkadaşlarının yanında!

Bazı çocuklar “ipek donla” doğarlar ya; bazı federasyonlar da “kuruluştan” şanslıdır!
Tıpkı Hasan Doğan markalı Futbol Federasyonu gibi.
Futbol tarihimizde “doğru kararlar” verebilmesi ve çekinmeden uygulayabilmesi için ne gerekiyorsa hepsine sahip olan nadir yönetimlerden biridir kendileri.
Öyle bir donanım ki, eksiksiz…
Hatta fazlası var!
Kötü veya iyi… Bir kere arkasında “müthiş” bir güç ile var oldular.
Taksim’de işçileri sıra dayağından geçiren güçten kim korkmaz?
Bir kararı, insanı sayılı “Türk Zenginleri” listesine sokan güçten kim bir şeyler ummaz?
O yüzden “şıp” diye kesilmiştir futbolda kaos yaratan demeçler, hakemlere sataşmalar, dedikodular, şaibeler.
* * *
Ödül ve cezanın kralı, Hasan Doğan Federasyonu’nun doğuştan sahip olduğu ayrıcalıklar.
Elbette “Federasyonu sıkıştıran, karşısında Hükümet’i bulur” demiyorum.
Ama Federasyon’dan Ankara’ya telefon ihtimali orada öylece durduğu sürece, kolay mı sadece “spor olsun” diye Federasyon’la itişmek?..
İki kere düşünmeden TFF rozetli birini lanetlemek?
Taraftarın elinden kurtulmak için hakemi yem etmek?
Zor… Federasyon göz yummadığı sürece çok zor.
Türkiye’de, futbolda, karar koltuğunda oturan kişiler için bundan daha büyük şans yoktur.
* * *
Lakin ipek zıbın, kısmetli çocuğun sağlıklı ve faydalı bir erişkin olması için yeterli değildir. Kendi çabası da gerekir.
Başarılı olup olmamak sadece Hasan Doğan Federasyonu’nun inisiyatifine kalmıştır bu durumda.
Futbolu “kurallarla” oynanılan yüksek bütçeli bir oyun haline mi getirirler, yoksa kurallara vals yaptırarak bir daha düzelmeyecek hale mi getirirler; kendileri bilirler.
Şu kadarını söylemek lazım; yanlış yolu seçerlerse arkalarındaki “güç” nedeniyle yaptıkları “hata” olmaktan çıkar, boyunduruk olur, işkence haline gelir…
Yapanlar ise “müstebit”.
Bugün yol ayrımındalar.
* * *
Raporlar, Galatasaray’ın şampiyonluk maçını seyirciye kapatma gerektiriyor ki, futbola kıyısından köşesinden bulaşmış herkesin ortak görüşü “yazık olacak” şeklindedir.
Evet… Muhtemel zaferin sessiz sedasız noktalanması talihsizliktir.
Lakin, adalet kızılca kıyamet sevmez …Soğuk kanlıdır.
Ceza, birilerinin yüreğine su serpsin diye değil, örnek olsun diye verilir.
İnfaz, intikam değil hukuk gereğidir.
Niye yazdım bunları?
Birden bire Adnan Polat - Hasan Doğan muhabbeti arttığı için.
Yüz yüzden çekinir… Ahbaplık kuralları eğip bükebilir. Hele geniş kitleler cezaya karşıysa, yazık olacağını düşünüyorsa, “suçlu” aynı zamanda takdir ediliyorsa, kurallara bir kılıf bulunabilir.
Veya tersi.
Kara kaplı kitap ne diyorsa o!
İşte Hasan Doğan Federasyonu’nun “yeni” şansı budur.
Kimseye faydası olmayacak, kimsenin istemediği bir cezayı kesmek.
Federasyon’u fena halde adil gösterecek.

Zordur böylesi maçlar… Bir tarafta Süper Lig’e tutunabilmek için en azından bir puan beklentisinde olan Gençlerbirliği, bir tarafta da şampiyonluğa hala umut besleyen Fenerbahçe… Öylesine kötü bir futbol başlangıcının ardından; bir de Kahe’nin golünden sonra tüm seyredenler ve sahadaki Fenerbahçeli futbolcular, yıkıntıya girdiler. Kahe bu golü çaprazdan çok güzel bir vuruşla kaydetti ama Fenerbahçe’nin bir yanlış taç atışını kullanması da bu gole davetiye çıkardı. Ben Fenerbahçe’yi bu maçta, ‘Semih’ten önce… Semih’ten sonra…’ diye nitelemek istiyorum… Semih oyunda yok, Fenerbahçe de yok!.. Ne zamanki Semih oyuna girdi; topu tutan, pas alışverişi içinde bulunan, Fenerbahçe’yi öne geçiren golü atan; Deivid’e de üçüncü golde asist yapan adamdı. Ben bu sene Kezman’ın saha içi verilerinden söz etmekten sıkıldım ve yoruldum. Bu futbolcu yalan oynuyor. Seyredenleri kandırıyor! Ama yine de alkışlanıyor! O zaman Semih’in saha içi verilerine baktığımız zaman neden Kezman kadar alkışlanmaz? Neden ona Kezman kadar hoşgörülü bakılmaz, şaşırıp kalıyorum! Galatasaray derbisini kaybeden olduktan sonra Fener’in zaten ligin bitmesini iple çeker gibi bir hali vardı sahada. Gençlerbirliği’nin biraz gol şansı olsa farklı olurdu. Kaleci Serdar, çok önemli iki topu kurtarmasıyla Başkent ekibinin gol yollarını da tıkamış oldu. Fenerbahçe, Sivasspor’un; Galatasaray karşısında alacağı skoru beklerken, dünkü Gençlerbirliği karşısındaki savunma anlayışı, orta sahayı kontrol edemeyişi, bu Gençlerbirliği maçını kazanmış olsa bile deplasmanda oynayacağı Trabzonspor maçı için endişeli beklentilerin içine bıraktı. Fenerbahçe seyircisi her zamanki gibi takımına destek veren oldu. Ama bu Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde onları zevki sefaya sürüklerken; Süper Lig’de de şimdilik üzen oldu! Bu maçlarda elbette iyi futbol beklenmez. Bunlar tabela maçıdır. İşte Fener de öyle veya böyle Gençlerbirliği’ni kendi sahasında devirdi, seneye Allah kerim…

Fenerbahçe kazanması gereken maçı kazandı. Ama Sivas’tan istediği haber gelmedi. Şampiyonluk belki kazanılmadı ama dünkü sonuçlardan sonra Şampiyonlar Ligi’ne katılmak garanti oldu. Hiç yoktan iyidir. Alkışladık, eleştirdik. Zico ve talebelerine bu sene verdiklerinden dolayı teşekkür etmek gerekir. Taraftar da bunun bilincindeydi. Takımı en iyi şekilde destekledi, maç bittikten sonra da bağrına bastı. Artık önümüzdeki senenin planları yapılmaya başlanacak. Sağ ve sol kanatlarda oynayan Gökhan ve Uğur’u iyi kullanacak bir sistem geliştirilmeli. Bu çocuklar gerçekten hem çok gençler, hem de çok iyi işler yapıyorlar. Dün akşam da böyleydi. Dün Deivid de olumlu ve sürekli kaleyi düşünen oyunuyla göz dolduran başka bir isimdi. Tabii bir gol atıp bir de asist yapan Semih’i geçmek olmaz. Onların dışında Yasin için iyi bir şeyler söylemek istiyordum ama yenilen iki golde de büyük hatası vardı. İlk golde bütün savunma çıkmış, Yasin 3-4 metre arkada bekliyor. Araya atılan topta ofsaytı bozmakla kalmıyor, bir de ileri çıkış yaparak Kahe ile Serdar’ı baş başa bırakıyor. İkinci golde de topa yaptığı müdahele boşa gidince Serdar’ı kontrpiyede bırakan adam oluyor. Fenerbahçe mutlaka kazanması gereken maça hiç de iyi başlamadı. Düşünün ki böylesine önemli bir günde rakip kaleye atılan ilk şut 16. dakikada Aurelio’nun ayağından oluyor. G.Birliği geldiği pozisyonlarda tehlike yaratıyor. Zaten bunlardan bir tanesi de golle neticelendi. Kezman sürekli rakibin arkasında dolaşıyor. Alex markaj altında bir şey yapamıyor. Bu şartlar altında golü bulmak da imkansız oluyor. İşte o anda Zico faktörü devreye girdi. Belki de ilk defa bu kadar erken oyuncu değişikliklerine gitti. Semih ile Kazım’ı anda oyuna alırken sahada hiçbir şey yapmayan Ali Bilgin ile Maldonado’yu yanına çekti, doğru bir hamleydi. Tartışmanın önemi yok Gene de takımı ateşleyen en önemli olay, Sivas’tan gelen gol haberiydi. Bu haberden sonra çılgına dönen tribünlerin tezahüratı, sahadaki futbolcuların mücadalesine de yansıdı. Son saniyede atılan gol takımın soyunma odasına 1-1 gitmesine neden oldu. Arkadan gelen gollerle de skor sağlandı. Edu’nun attığı golde “el var mı yok mu” tartışması yapılacak. Ama artık bu saatten sonra bu tartışmanın da pek bir önemi olmayacak.