Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Haftalık köşemde Galatasaray için yaptığım en son analizde, teknik direktör Michael Skibbe’ye zaman tanınması gerektiğini vurgulamıştım. Alman teknik adamın bu kadar erkenden bu denli ağır eleştirilere uğramasının iki temel nedeni var.
1-Galatasaray’daki senelerdir alışılmış dar alan presine dayalı dikine oyun modelinin değişime uğramasıyla, zamana ihtiyaç olduğunu göz ardı etmek.
2-Skibbe’nin bu değişim sürerken kadroda taşları yerine koyarken yaptığı yanlışlar.
KONTROLLÜ FUTBOL
Skibbe takıma kontrollü ofansif futbolu monte etmek istiyor. Bence doğru da yapıyor. Çünkü son senelerde Galatasaray’ın Fenerbahçe karşısında arka arka yenilgiler alması ve Avrupa kulvarındaki başarısızlığı, günümüz futbolunda belli zamanlarda mutlak şart olan kontrol futbolunu uygulayamamaktan kaynaklandı.
Bugüne kadarki en ciddi sorun genelde çift santrforlu anlayışta tek ön libero hariç defansif yönleri zayıf orta saha teşkilinin takım savunmasını arızaya uğratması.
Bunun yanında Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Steaua Bükreş karşısında Emre Güngör’ü, Kayseri karşısında Linderoth’u sağ bek oynatması… Bellizona karşısında senelerdir dörtlü defans oynayan takımı gereksiz yere üçlü defansa döndürmek… Mehmet Topal gibi iki kişilik bir presçiyi tutmamak… Bunlar, benim de üzerinde durduğum önemli Skibbe yanlışlarından birkaç örnek.
3′LÜ DEFANSI UNUTMALI
Galatasaray geçen sene bir ara sadece Türk oyuncularla mücadele etti. İleri uçta Hakan Şükür’ün varlığı ve baskısı, orta alanda Sabri, Ayhan, Mehmet Topal, Serkan ve Barış gibi çabuk, devamlılığı olan, basan oyuncuların etkili dar alan presi gelen başarıda etkiliydi. Ama bilhassa Arda olmayınca veya kötü oynadığında ciddi organizasyon sıkıntısı çekildi.
Skibbe’nin, Kocaelispor karşısında çift santrforlu düzeninde dörtlü orta sahada Ayhan hariç, Lincoln, Aydın ve Kewell’la karşı alanda pres etkinliği sağlaması ve riskli anlayışta kontratak yememesi mümkün değildi. Ancak Galatasaray, Kocaeli’de yüzde 70′lik topa sahip olma oranıyla 4 gol attı. Attığı kadar da net pozisyon kaçırdı.
Denizlispor maçında ve İsviçre’de de aynı görüntüler vardı. Aslında Antalyaspor maçında da net pozisyonlar buldu ama atamadı. Bunlara karşılık her maçta da zaman zaman tehlikeli anlar yaşadı.
Bence Skibbe’nin yapması gerekenler şöyle: Üçlü defans macerasını artık hiç aklına getirmemek.
Oyuncuların görev yerlerinde doğru tercihler yapmak, en önemlisi de oyun modelinde de meydana gelen takım savunmasındaki arızaları en aza indirecek formülleri üretmek.
Bunun için de, her bölgeye yardım götürme özelliğine sahip, rakip kontratakları 2-3 kişilik presiyle etkisiz hale getiren Mehmet Topal’ın bu konuda önemli bir silah olduğunu kabul etmek.
GEREKEN DERSLERİ ÇIKARMALI
Her zaman söylediğim gibi Galatasaray’ın birbirlerinin özelliklerini tamamlayan oyunculardan kurulu kaliteli ve bol alternatifli bir kadrosu var. Eğer Skibbe uyum sürecinde gerekli dersleri çıkartıp bundan sonra bazı yanlışlara düşmezse, ilerleyen haftalarda her yönüyle güçlü bir takımın meydana geleceğini tahmin ediyorum.

Futbolda farklı yetenekli ve kaliteli oyunculara sahip olmak çok önemlidir. Bu oyuncularla zafer kazanmak için bir lidere ihtiyaç vardır. Yetenek farklılığı olan doğru oyuncular kendi kendilerine bir araya gelemez. Kazanmak adına gerekli motivasyonu, yetkilendimeyi ve yönlendirmeyi sağlayacak bir lider gereklidir.
Notre Dame’ın futbol antrenörü Lou Holtz şöyle der: “Siz kazanmak için büyük oyunculara sahip olmalısınız. Ben antrenörün kim olduğuna önem vermem. Siz iyi oyuncular olmadan kazanamazsınız fakat onları da kaybedebilirsiniz. İşte antrenörün fark yaratacağı nokta buradadır.”
Kocaeli maçından sonra çok kaliteli oyunculara sahip olduklarını vurgulayan Skibbe, “Sakatlar döndükten sonra takımda rekabet artacak. Bu rekabet Galatasaray’a yarayacak” şeklinde yorum yaptı.
Evet; Galatasaray’da tarihinin en geniş kadrosu var. En kaliteli ayakları var. Yabancılarının çoğu milli takımlarda oynuyor, kaptanlık yapıyor. Yerli futbolcuların çoğu da Türk Milli Takımı’na hizmet veriyor.
Lou Holtz’un, “Antrenörün yaratacağı fark buradadır” dediği gibi Skibbe’nin farklılığını ortaya koyacağı ortam, Galatasaray tam takım halinde Florya’da çalışırken oluşacak.
Ümit Karan hariç Sabri, Barış, Linderoth, Hakan Balta, Mehmet Topal, Arda ve Emre Güngör milli formayı giyen sakatlar. Hasan Şaş, Lincoln ve Volkan hariç, İzmit’te sahaya ilk 11′de çıkan De Sanctis, Servet, Meira, Ayhan, Aydın, Nonda, Baros, Kewell; milli takımlarının formalarını giyiyorlar. Galatasaray’ın kadrosunda, Skibbe’nin elinde (Emre Aşık, Alparslan dahil) 18 tane milli takım formasını aktif olarak giyen oyuncu var. Kadro darlığında sahaya çıkacak takımı bir teknik adam olarak kurmak kolaydır. Ancak, kalitesi yüksek ve yarısı milli olan futbolcular arasından doğru onbiri sahaya çıkarmak hoca becerisi ister. Eğer Skibbe başarının hedefi olarak gösterdiği rekabeti yönetebilirse (!) elindeki kaliteli oyuncularla büyük zaferlere imza atar. Ancak, rekabeti eline yüzüne bulaştırır ve rekabetin altında ezilirse Galatasaray zaten dibe vurur. Geniş kadro sadece Skibbe için değil yönetim için de ateşten gömlek. Bu nedenle; Ekim’de ve Kasım’da Türkiye ve Avrupa’da Galatasaray’ın yaşayacağı sınavlar hem Skibbe’nin hem de kendisini göreve getirenlerin kalite vizesi olacak.

Görünen o ki, Aragones futbolcularını yeni yeni tanımaya başlıyor. Ama henüz yarı yolda. Dört-beş aylık süre istemişti, aslında önerilerimize kulak verse bu süre bir haftaya kadar inecek. “Önder, Edu’nun yokluğunda oynaması gereken ilk adam” diye defalarca yazdık, konuştuk ama dinlemedi, Porto maçı gitti. Hadi onu geçelim, Edu ile Lugano’nun yokluğunda bile onu düşünmedi. Böylece 50 kere oynasan kazanacağın Hacettepe maçı da gitti. Takım “Rakip kaleyi hiç düşünmeyen adamlardan oluşan çift ön liberoyla pozisyon fukarası olur” diye diye dilimizde tüy bitti. Ama anlatamadık. Sonuçlar ortada. Neyse ki son hafta Emre Belözoğlu o bölgeye çekildi de bir şeyler olmaya başladı. “Göbekte dört stoper görüntüsü veren bir takım ofansta ne yapabilir”in yanıtını Aragones kendi kendine çoktan vermeliydi. Ama görüyorum ki kafası hep orada. Öyle olmasa skor 2-0′ken 10 kişi kalmış rakibi karşısında neden iyi oynayan Uğur Boral’ı çıkartıp da Selçuk’u Maldonado’nun yanına alsın ki. ***Güiza ne kadar faydalı transfer olduğunu sürekli gösteriyor. Bakıyorum da “Ona bu kadar para verilir mi. Çok hatalı transfer” diyenler iki gün önce yazdıklarını unutmuşlar, şimdi methiyeler düzüyorlar. Balık hafızalı olmak buna denir herhalde. Hatırlayın, Alex’e de daha gelir gelmez, “Yarım adam, takımı on kişi oynatıyor” damgasını vuranlar da değiştiler. Geldiği günden beri büyük maçların büyük adamına bu satırlarda güvenimi belirtmiş ve “Ülkemize gelmiş en iyi yabancı futbolcu Alex’tir” iddiasında bulunmuştum (İstatistikler ortada, isteyen Hagi ile kıyaslayabilir). Ama Alex yalnız. Yanında adam yok. Geçen sene hani “futbolcu değil” diyenlerin şu aralar mumla aradıkları Deivid ve Aurelio ile iyi işler yapıyordu. Bu sene ise ne top verecek ne de alacak kimse yok. İş başa düşüyor; oyunu kuruyor, pasını veriyor, gidiyor gelen ortaya kafa atıyor, şut atıyor, gol yapıyor. ***Şimdi bir tartışma konusu açalım; “Onsuz asla olmaz, dünyanın en iyi futbolcularındandır” dediğim ve asla toz kondurmadığım Alex acaba takıma zarar mı veriyor? F.Bahçe’de ofansta kalabalıklaşma prensibi tamamen geçersiz. Oynayan futbolcularla ve sistemle bu olanaksız. Çünkü yıllardır Alex var diye transferlerde sürekli defansif orta saha futbolcuları alınıyor, daha doğrusu resmen yığılıyor. Haliyle adamlar kaleye yaklaşmıyorlar. Bu sene tamam da önümüzdeki sene için konu masaya yatırılmalı, yeni bir transfer politikası saptanmalı. Eğer giderse, en çok üzülenin ben olacağını bilmeme rağmen futbolun gereği yapılmalı. Şu an için tek paragrafla bir açılış yaptım ama mantık bu. İleride daha da açarız. Aslında tartışalım, benim için sizlerin fikirleri önemli. Bana bu konu hakkında ne düşündüğünüzü yazarsanız sevinirim.

4 haftada üç maç. M. Kamil Abitoğlu, Merkez Hakem Kurulunun adeta gözbebeği. Birinci haftada Galatasaray-Denizliyi yönetti. Öyle pek parlak yönetimi yoktu. İkinci hafta dinlendi. Üçüncü haftada Hacettepe-Fenerbahçe maçında görev yaptı. Maçtan sonra ortalık toz-dumandı. Beğenen de vardı, beğenmeyen de. Merkez Hakem Kurulu, beğenenler arasında ki, 4. haftada da BJK-Gaziantep maçını verdi. Abitoğlunun İnönüdeki performansı diğer iki maçtan çok çok iyiydi. Maça hakimdi. Pozisyonlara da oldukça yakındı. Yardımcılarıyla çok iyi anlaştı. Avantaj uygulamaları da mükemmeldi. Disiplin uygulamasında ise acımasızdı.Gaziantepli Eduardoya hakemi aldatmadan dolayı iki tane sarı kart gösterdi. Bu kartları görücüye çıkarırsanız; pek kimseyi tatmin edemezsiniz. Dedim ya Abitoğlu, acımasızdır.Kural, şayet bir oyuncu hakemi aldatıyorsa bu oyun alanının neresinde olursa olsun, karşılığı sarı karttır der. Ama bir şartı var. Bu aldatmada temas olmamalıdır.Temas varsa aldatma olmaz.Eduardonun birinci kartında yüzde yüz temas vardı. Yani darbeyle kendini yerde buldu. Düşerken biraz abartılıydı. Abitoğlu da buna kandı ve kartını çıkardı. Maçın geri kalan bölümlerinde skor avantajı Beşiktaş lehine olunca; al gülüm ver gülüm çokça yaşandı. Hakeme de fazla bir iş düşmedi.Nondanın hareketi çok açık faulKocaeli İsmet Paşa Stadında fauller ve ofsaytlar Kocaelisporun kaderi oldu. Bazıları; Kocaeli mağlubiyetine hakem kılıfı aramasın diyebilir.Hatta bazıları da Galatasarayın bu maçta hakeme ihtiyacı yoktu diyebilir. Ama gerçek olan bir şey var. Galatasarayın attığı beraberlik golünde yüzde yüz faul var. Hem de öyle aman aman bir faul değil. Çok açık. Hem de yardımcı hakemin kabak gibi önünde. Selçuk Dereli de pozisyona çok yakın. Nonda, kaleci Serdar Kulbilgenin ellerini kaldırıp tutacağı topa hiç de oynamaya niyeti olmadan vücuduyla yükleniyor. Herkes hakem düdüğünü çalacak, faul verecek diye beklerken, top Sarı-Kırmızılıların yeni golcüsü Barosun ayağından Kocaelinin ağlarına gidiyor. Böyle bir faul nasıl verilmez, niçin verilmez! Anlamış değilim. Hele hele Dereli gibi üst düzey bir hakem bunu nasıl atlar! Anlamak mümkün değil.Sadece bunu mu atladı. Galatasarayın babayiğit oyuncusu Servet Çetin, Bülent Bölükbaşıya bir defa değil, iki defa değil tam üç defa aynı pozisyonda faul yapıyor.Dereli bunu da atlıyor. Yardımcı hakemler, öyle ofsayt pozisyonlarına bayrak kaldırdılar ki, bunlar da maçın tuzu biberi oldu. Yağan yağmur hakem ve yardımcıları belli ki çok etkilemişti. Bundan da nasibini alan ev sahibi takım oldu.

Kadronun sakatlıklar yüzünden daralması Skibbe’nin doğru onbiri bulmasını sağladı. Arda, Hakan Balta, Sabri, Linderoth, Ümit Karan ve Mehmet Topal’ın katılmalarıyla kadro hem güçlenecek hem takım içinde ciddi bir rekabet yaşanacak.
Özellikle Sabri, Arda ve Mehmet Topal gibi çok koşan, çalışan, mücadele gücü yüksek oyuncular Galatasaray’ın daha tempolu oynamasını sağlayacak. Alparslan, Aydın, Barış gibi genç oyuncuların formayı kapmak için yapacakları mücadele Galatasaray’da rekabeti tırmandıracak.
Asıl sıkıntı Galatasaray geniş kadroya ulaştığında yaşanacak. Eğer Skibbe takım içi rekabeti yönetme becerisini gösterebilirse Galatasaray hem Avrupa’da hem de ligde başarılı olur. Galatasaray’ın kaliteli oyuncularıyla Kocaeli’de farklı kazanması doğal bir sonuç. Çünkü Kocaeli’nin kadrosunun Galatasaray’a kafa tutacak gücü yoktu. Kocaeli ilk dakikadan itibaren savunmaya gömülüp, “Bir gol atarsam üstüne yatarım” düşüncesi içindeydi. Ve bu golü Taner’le buldu. Taner’in attığı golde vuruş becerisi vardı ama Servet’in rakibin önüne kendini yatarak siper etmemesi hataydı. Örneğin, Volkan 56′da Taner’in önüne atlayıp golü önledi.
BAROS-NONDA İYİ BİR İKİLİ
Kazanırken doğruları da yanlışları da görmek gerekir. Ayhan tek ön libero oynadığında ve yardım almadığında rakip göbekten kolay geliyor. Kocaeli bu fırsatları buldu ama oyuncu kalitesi hızlı hücum yapmaya yetmedi. Baros-Nonda ikilisi birbirlerini tamamlıyor, çok geziniyor, akıllı yerlere koşu yapıyor ve gol bölgelerinde sık pozisyon buluyor. Ama bu ikiliye topları kim atıyor; tabii ki Lincoln… Lincoln oynadıkça form tutan bir oyuncu. Bellinzona maçındaki çıkışını Kocaeli önünde sürdürdü. Efsane eski başkan Faruk Süren, Lincoln için “Ya kazanılmalı ya da gönderilmeli” diyor. Çok doğru bir yaklaşım… Ben kazanılmasından yanayım. Lincoln ağır zeminde koştu, çalıştı. Nonda ve Kewell’a verdiği gol pasları akıl ve kalite kokuyordu.
Servet’in savunmadan fazla çıkmaması doğruydu. Volkan’ın yerine giren gurbetçi Alparslan’ı çok beğendim. Çok çabuk, ayaklarına hakim, çok kuvvetli. Dengeli ve hücuma dikine süratli çıkıyor. Mükemmel sol ayağı olan Alparslan’da ısrar edilirse hem Galatasaray hem de Milli Takım çok kaliteli bir oyuncu kazanır.

Fenerbahçe’yi Gençlerbirliği ile ilk önce 11′e 11 oynadıkları bölümle, sonra da 10 kişi kaldıkları bölümle değerlendirmemiz gerekir. İkinci bölüm çok iyi, söyleyecek bir şey yok. Ama ya önceki bölüm, ona ne diyeceğiz? Fenerbahçe bu sene maçlara öyle etkisiz başlıyor ki zannedersiniz karşısındaki takımlar Barcelona, Chelsea!… Oyuna ağırlık bir türlü konulamıyor.Biz özellikle Kadıköy’de rakibi kendi sahasına hapseden, basan, pozisyon üstüne pozisyon bulan Fenerbahçe’ye alışmışız. Öteki türlü görüntülerden haliyle rahatsız oluyoruz.Gole kadar iki pozisyon var. Biri taçtan gelen topa Burak’ın vuruşu, biri Carlos’un pasına Lugano’nun koyduğu ayak içi. Hepsi bu…Başka ne gollük bir şut, ne orta hiçbir şey yok.Aragones bari içerideki maçlarda sistem değişikliğini düşünmeli. İlhan Parlak bu kadar eksik varken oynamazsa ne zaman oynayacak? Güiza’ya yazık değil mi? Adam yapayalnız, gene de her yere koşuyor. Aragones ona acımıyor ama taraftar her şeyin farkında.En çok alkışı Güiza’ya gönderiyor. Rakip 10 kişi kalmış, skor 2-0, 80. dakika Güzia çıkıyor, İlhan Parlak giriyor. Yahu bir ikisini yan yana oynat da görelim bakalım ne olacak? Babacan güven verdi Gol gene son haftaların klasiği olan Uğur’un ortası, Alex’in şutu şeklinde gelişti.Güiza ile beraber en çok koşan, bu sene atılan gollerin hepsinde asist yapan Uğur’un kıymetini galiba Aragones bilmiyor. Gene ilk çıkarttığı adam o oldu. Şu takımda rakip hiç rahatsız edilmezken, ileriye oynayan üç tane futbolcu var; Güiza, Alex ve Uğur Boral. Bunları da çıkartırsan ne olacak! Aragones’i gün geçtikçe daha iyi çözebiliyorum.Güiza’yı çıkartmadan önce Uğur Boral’ı çıkartıyor. Yerine aldığı adam Selçuk. Yani ofansif yönü kuvvetli olan bir futbolcu çıkıyor, defansif yönü kuvvetli olan bir başka futbolcu giriyor. Skor 2-0 ve rakip 10 kişi. Fenerbahçe’nin moral kazanması gereken maçta Aragones buna yol vermiyor.Alex ayrı bir futbolcu. Attığı goldeki vuruş mükemmel. El Saka’nın kırmızısında rol oynayan tek futbolcu. Kazım’ın golünde yaptığı asist muhteşem. Asist demişken Carlos’un Güiza’ya attırdığı golü de es geçmeyelim.Aragones herhalde Önder ile başlamanın ne olduğunu görmüştür ve Ankara’daki, Porto’daki yenilgilere şimdi kendi de yanıyordur.Volkan Babacan bana güven verdi. Hep böyle devam et Volkan. Çünkü Fenerbahçe’nin çok ihtiyacı var.

Alex, iki taraf adına da pozisyonsuz giden oyunu nefis bir golle takımına getirdi. Kaptan, orta saha gibi oynarken, aslında atağa dönük yarım forvet gibi kalmaya çalışırken, forvet olmayı tercih etti tüm maç boyunca. Bir değil üç adamdı. Bir yerin değil, her yerin adamıydı. Bir şey değil, birçok şey olarak, gerçek lider olarak sahada kaldı. Kaptan olana kadar çok tartışıldı. Ama bandı koluna taktığı (ve kontratını bayağı iyi bir şekilde yenilediği) geçen seneden itibaren, kozasından çıkan kelebek oldu. Başka, bambaşka oynuyor. Ve dünkü ‘kriz’ maçında, takımının ‘çığ’ altında kalmasına izin vermedi. Üst üste iki yenilgiden sonra bir hayat öpücüğü gerekiyordu F.Bahçe’ye. İyi oyun değildi lazım olan. Eleştirilen teknik adama da, başkana da nefes alma şansını sağlayıp, toparlanma zamanı verecek tek soluk galibiyetti. GEREKENİ YAPTILAR Birinci kaleci bir hafta önce kendini oyundan attırdığı için 20 yaşındaki Volkan Babacan ile sahadaydılar. Dört gün içinde iki şok yaşamışlardı. Hücumun en önemli oyuncusu Semih ile defansın denge futbolcusu Edu sakattı. Taraftarlar arasında sızlanmalar başlamış, takım ‘anlayış’ kredilerini bitirmişti. Alex, bu noktada her doğruyu sahaya taşıdı. Golü attı, rakibi bozdu. El Saka’nın kırmızısının nedeni oldu ve maçı bitirdi.Hepimizin gözü aslında Volkan Babacan’ın üstündeydi. Zamanlaması ve soğukkanlı duruşu ile hatasız oynadı. Tüm takımın iyi mücadele etmesi, G.Birliği takımının maçı pozisyonsuz bitirmesi, bu zor maçta şansıydı.Maçın teknik eleştirisini yapmanın çok doğru olmayacağı inancındayım. F.Bahçe gereğini yapması gereken bir 90 dakika oynadığının farkındaydı ve bunu da istediği gibi tamamladı. G.Birliği bu maçtaki tek atak planını, rakibin genç kalecisinin hata yapması üzerine yapıp, futbolcularına “Kaleyi gördüğünüzde vurun” talimatı üretmişti. Geriye düştükten sonra da kaderlerine razı oldular. Son sözler Güiza’nın hakkı. İlk yarıyı neredeyse ayağına top değmeden bitirdi. Ama kendisini hep maçın içinde tuttu. Her topa pres yaparak enerjisini sakınmadı ve Carlos’un enfes pasında da hak ettiği golü buldu. Taraftar takımının desteğe ihtiyacı olduğu anda tribünlere koşarak geldi. Kötü oynasa bile forması için mücadele edene övgüsünü sakınmadı. F.Bahçeli futbolcular bu ince ayrıntıyı iyi değerlendirsinler. Bu tutkuyu yabana atmasınlar, yanlarında tutsunlar, karşılarına(!) almasınlar.

Maç öncesi Porto’da arkadaşlarla tartışıyoruz. Edu’nun yokluğunda Önder’in sahada olması konusunda hemfikiriz. Ne yazık ki haklı çıktık. Ankara ve Portekiz’deki maçlarda futbol ne kadar kötü olursa olsun, göbek sağlama alınsaydı böyle üzüntüler yaşanmazdı. Önder’in gerçek yeri stoper. Yahu bu çocuk için 1.5 yıl önce Türkiye ve Belçika federasyonları bizde oynayacak diye birbirine girmemiş miydi? Bunlar Aragones’e anlatılmalı. ***Aragones ön liberoda iki futbolcu oynatma konusunu iyi düşünmeli. Maldonado, Deniz, Josico, Selçuk oyuna katkıda bulunmayan futbolcular. Orta saha yuvarlağından dışarı çıkmıyorlar, pasları sürekli yana ve geriye kullanıyorlar. Ofansa yardımları sıfır. Ne asist, ne şut, ne driplin, ne adam eksiltme… Hiçbir şey yok. İleriyi düşünen bir tek Alex. O da olmasa kaleye gidilemeyecek. Sonra da rakip kaleyi hiç düşünmeyen orta sahayla bütün bunlar nasıl olacak diye kafa yormuyoruz. Sadece “Güiza yalnızları oynuyor, hücumda kalabalık olma prensibi unutuluyor” diye eleştiriyoruz. Aragones artık cesaretli olmalı. Çalıştırdığı takımın adı F.Bahçe ve F.Bahçeliler korkak futbolu sevmezler. Semih’in yokluğunda hiç olmazsa İlhan Parlak, Güiza’nın yanında düşünülmeli. 4 stoper görüntüsü veren çift ön liberonun birisinden vazgeçilmeli. Zaten ne ofansta ne defansta faydaları yok. Bu ısrar niye? ***Ülkemiz medyası genelde skorla ilgilenir. Yenildiğin zaman yerin dibindesin ama aynı futbolla kazanırsan mükemmelsin. Beşiktaş’ın maçını seyrettim. Rakibin iki topu direkten döndü, fark atılacak diye çıkılan maç çok açık ofsayttan golle 1-0 bitiyor, zafer manşetleri atılıyor. F.Bahçe’nin de Porto’da Güiza’nın gollük atağı haksız bayrakla kesiliyor. Beraberlik güme gidiyor. Son dakikada Lugano’ya yapılan yüzde 100′lük penaltı çalınsa 2-2 olacak. Bir düşünün bakalım. Porto’da 2-0′dan 2-2′ye gelecek maç için nasıl destanlar yazılacaktı? Ama futbol gene aynı futbol. İşte anlatmak istediğim bu… Antep’te verilmeyen penaltı ve kırmızı kart, Ankara’da Güiza’ya kalkan yanlış bayrakla 2-0′ın önlenmesi, çalınan haksız penaltı… Sonuca etki eden hakem kararları doğru verilse F.Bahçe şu anda ligde lider, Porto’dan da zaferle dönmüş olacaktı. Övgüler düzelecek, futbol tartışılmayacaktı. Ama biz gene tartışıp Aragones’in yaptığı hatalardan geri dönmesini isteyecektik. Çekirge 3 kere zıplamaz diyecektik. Neticede; dost acı ama gerçek söyler.

PORTO maçı öncesinde açıkçası pek umudum yoktu. Çünkü çok önemli eksikler vardı. Bunların başında gelen ilk isim Semih ve Edu. Bu iki oyuncu olsa F.Bahçe, maçın başındaki baskıyı yemezdi. RAKİP maça çok tempolu başladı. Eğer Semih olsa ileride top tutabilirdi. F.Bahçe’de bu sezonki en önemli sıkıntılardan birisi bu. Güiza iyi bir golcü ama bu konuda Kezman’dan çok farklı değil. Edu ise ne olursa olsun defansı toparlayan bir oyuncu. Yasin-Lugano ikilisi pimi çekilmiş bomba gibi.NİTEKİM bunu ilk 13 dakikada gördük. Bireysel hatalar yüzünden F.Bahçe, Şampiyonlar Ligi’nde 2 dakikada 2 gol yedi. Tabii iki oyuncu eleştirmek haksızlık olur. Çünkü hatalara ortak olan Carlos’u da geçemeyiz. Bunca yıllık tecrübesine rağmen hiç kademeye giremedi. İlk 2 golde ortalıkta yoktu.F.BAHÇE orta sahası da Porto’nun top çevirmesine izin verdi. Hiç mücadele etmediler. Çok durağan kaldılar. Oysa Porto, çabuk ve hızlı oynuyordu, makina gibi de pas yaptı. O düzeneği bozmak gerekiyordu. Ancak bu mücadeleyi F.Bahçe hiç gösteremedi. Geçen yıl Deivid hem mücadele, hem takımı ateşleme, hem de top tutma konusunda çok fayda sağlıyordu. Porto, 2-0 öne geçince çok rahat oynadı. Biraz rehavete kapıldılar. F.Bahçe böylece ilk hücumunda golü buldu. Uğur’un ortası çok güzeldi. Alex, beklediğim kafa vuruşunu yaptı. Kaleci topu çeldi ama Güiza olması gereken yerdeydi.FATURA ARAGONES’İNİLK yarı çok top kaybeden F.Bahçe, temposuz oynadığı için 2-1 geriye düşmüştü. İkinci yarı F.Bahçe hız kazandı. Pozisyonlar da üretti. Ancak bir türlü golü bulamadı. Geçen sene Şampiyonlar Ligi’nde oynayan F.Bahçe takımı, Porto’yu Porto’da yenerdi diyorum. Yazık oldu kaybedilen puana. F.Bahçe, ligden sonra Avrupa’ya da kötü başlamış oldu. ŞİMDİ kendi kendime şu soruyu sormak istiyorum bu takıma ne oldu da geçen sene Şampiyonlar Ligi’ndeki futboluyla, bu seneki futbolu arasında bu kadar büyük bir fark oluştu. Bu sorunun cevabını F.Bahçe’nin teknik direktörü Aragones’in mutlaka düşünmesi lazım. Çünkü bir takımda yenilik yapmak teknik direktörün görevidir. Şayet bu değişimi yapamazsan tüm fatura sana çıkar.

TÜRK takımları için Avrupa maçı kansere yakalanmak gibi birşey! Bu tür oyunlarda içine güvensizlik duygusu giriyor ve çıkartamıyorsun. Yoksa yenen saçma golleri izah edemiyoruz… Sivas, Kayseri, Kocaeli gibi ‘3′ dişe dokunur takıma karşı 270 dakika gol yememiş (Ayrıca ligin tek gol yemeyeni) Kayseri’nin 5. dakika PSG’ye bir kornerde teslim olması acemilikten öte birşey değil…TAKIM eksik.. 4 tane oyuncu (Eren, Abdullah, Durmuş, Umut) 22 yaş altında ve ilk Avrupa maçını oynuyor. ‘Mazeretim var, asabiyim’ halleri bu… PSG de, 6 asını dinlendiriyor. Buna ne diyeceğiz peki? Asıl sorgulanması gereken fizikli oyuncumuzun olmayışı. Misal, Traore gibi bir uzunu tutacak bir adamın olsa o golü yemezsin. Hadi onu atladın, arka direkte bu ülkede ‘itilmiş-kakılmış’ Kezman’ı niye ihmal ediyorsun. Onun diziyle attığı gol ise manidar…MAÇA 1-0 yenik başlamak, hele de PSG gibi çalkantılarını atlatmak üzere olan Fransa ligi üçüncüsü karşısında, mutsuz sonun başlangıcıydı. Bu moral bozukluğuna isyan edecek bir tecrübe yoktu. Topuz’un şutları, Aghahowa’nın araya sızmaları PSG’yi ürkütebilirdi. Ama ikisi de kayboldu…TEMPOYU yükseltme isteği kurnaz PSG’lilerin taktik faul ve yere yatışlarına takıldı. Yine de Kayseri agresif ataklarıyla Paul Le Guen’e Makelele’yi oyuna aldırdı! Bu bile PSG’ye hissettirilen bir korku sayılmalı.. Ama sorun şu ki, Kayseri 5 kez üst üste attığı şutla golü bulurken, bir uzun topta 2. golü yedi! İşte tecrübe farkı.TABİİ burada öğrenmemiz gereken şeyler var. Örneğin Porto ve PSG’nin dersi! O da gerektiğinde ‘iyi savunma’ yapıp kapanacaksın. Çift maçlı zaferler bunu gerektirir. Oysa bizim takımlarımız kalesini savunmayı bilmiyor. Dünkü bozuk defansla Kayseri nasıl maç kazanabilirdi ki! Ve de kısa kalan tek santrforla…GECEDEN çıkan mesaj çok… Kayseri’nin gücü bu kadar demek kolaycılık olur! PSG’nin ismine yenildiler sanki… Oysa Anorthosis bugün Şampiyonlar Ligi’nde oynayabiliyor. Şu da kesin ki, Makelele’ye karşı oynamak Abdullahlar, Umutlar, Erenler için bir tecrübe oldu…!