Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Friday
May 30,2008

Mehmet Demirkol
Yorulup oyunun boyunu 70 - 80 metreye çıkardığımız son 30 - 35 dakika dışında oyun organizasyonunun Uruguay maçından çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.
Marco’nun varlığı hem savunmasını hem de Emre’yi rahatlatmıştı. Böylece Emre ve Hamit hücum hattına yakın durabildi, gözleri arkada kalmadı. Fatih Terim’in planı Mevlüt’ü ileride iyice sağ çizgiye çekip, Sabri ve Hamit’in yardımıyla hücumda genişlik sağlayıp, rakip savunmanın boşluk bırakmasına yol açarak akınlar oluşturmaktı. Yani sağ tarafta genişlik yarattık, topu o tarafa attık. Oradan gelen orta ve paslarla soldan kale önüne getirdiğimiz sürpriz oyuncularla gol aradık.Nitekim iki gol de böyle geldi. Uruguay maçındaki ilk sayımız da aynı şekildeydi.
Nihat’ı iyi kullanamıyoruz
Bu şık ve etkili bir plan olmakla birlikte elinde Nihat gibi bir star bulunan bir kadroda yeterli durmuyor. Kabul edelim ki, Nihat’ı bu oyunda iyi kullanamıyoruz. O’nu kullanmak için yine pivot özellikli bir futbolcu arıyor gibiyiz… Belki Emre fizik ve mental olarak daha hazır olsa Nihat’tan da yararlanma olanaklarımız artabilir.
Genel olarak Uruguay maçından iyi olmakla birlikte Finlandiya’nın özellikle ilk yarıda savunmada bize hiç baskı yapmaması bu sıkıntımızda ne durumda olduğumuz konusunda bilgilenmemizi engelledi. Keşke İsviçre ve Portekiz’in deneyeceği gibi rakibimizin de böyle bir çabası olsaydı.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Uruguay maçından daha iyiydik ancak yorgunluk sebebiyle ne kadar iyi olduğumuzu tam göremedik.

Friday
May 30,2008

Gökmen Özdemir
Oyunun adı belli oldu: Hız oyunu… Sağ kanat ağırlıklı, süratli, forvetlerin dönerek yer değiştirdiği, Marco ve Hamit’in kurdukları bir oyun… Finlandiya maçında kostümlü provasını yaptığımız bu yeni sistemle Portekiz, İsviçre ve Çek Cumhuriyeti’ne karşı şansımızı deneyeceğiz…Mevlut Erdinç’in yıldız olabileceği, Nihat ve Tuncay’ın her an gol bulabileceği, Hamit’in rakip kaleyi sık sık şutlarıyla tehdit edeceği riskli bir şablon… Genelde yüksek lop toplarla rakip arkasına sarkılan, Marco’nun sigortası olduğu, defansın orta alana yaklaşarak rakibi sıkıştırabileceği, ilk bakışta kumar gibi gözüken ama bu kadronun oynayabileceği bir sistem…PİŞMESİ GEREKİYOROyunun pişmesi için ihtiyacımız olan şey zaman… Çok var mı? Kesinlikle hayır! Ama yine de denemeye değer. Çünkü savunarak bir yere varamayacağımızı biliyoruz. Mümkün olduğu kadar topu bizim yarı alandan uzakta tutmakta fayda var. Emre’nin rolünü merak ediyorsunuzdur… Anlatayım… Hamit ve Marco oyunu pişiriyorlar. O da yumuşak sol ayağıyla topu rakibin arkasına sarkıtıyor. Ve bunu büyük bir yüzdeyle yapıyor. Mücadele ve defans anlamında Emre fazla yorulmadığı, sakatlık riski taşımadığı sürece 30 metrekare bir alanda oynayarak turnuvanın yıldızlarından, asist krallarından biri olabilir.Biraz Mevlut Erdinç’ten bahsetmek gerekiyor. Çok hızlı. Ve güçlü. Ama gücünü ve hızını kontrolsüz değil, akıllı kullanıyor. Bu Türkiye’de pek alışmadığımız bir durum. Onun için çok değerli. Her iki ayağıyla topa vurabilen, adam geçebilen, patlama gücü yüksek, ilk iki adımda yanındakine 2 metre farka atıp vuruş yaratabilen bir yapısı var. ACİL ÖNLEM ALINMALITeknik direktör Fatih Terim’in kısa sürede yapması gereken riskleri en aza indirebilecek önlemler paketini uygulamaya koymak. Çünkü bu hız oyununda top kaybı sayısı yüksek oluyor. Ki bu da çok doğal. Kaybın yüksek olması rakibin üzerimize daha çok gelmesi de demek aynı zamanda… Bu oyunu pişirmeliyiz… Duran topları ‘hız oyunu’nu daha etkili oynayabilmek için efektif kullanmalıyız. Atacağımız her gol bu oyunun gücünü ve etkisini arttıracaktır. Bu oyun 7 Haziran’a kadar yetişmese bile, Türk futboluna yeni bir renk getirebilir. Yine de biz 7 Haziran’a kadar yeteri kadar pişmesi için dua edelim…

Bir takımı

Thursday
May 29,2008

Ercan Güven
Bugün size yaşanmış bir futbol öyküsü anlatacağım. Futbolun “marazlı”, “asabi” yönünden bıkanlar için…
Milli Takım-vatandaş ilişkilerinden şüphe duyanlar için.
Ve “kardeşliğe dair hâlâ umudu olanlar” için.
Her aşamasını yakından izlediğim, hatta mesleğin kurallarını hiçe sayıp müdahil olduğum taze bir öykü:
Mayk Hammer romanı gibi olmasın ama bu da telefon sesiyle başlıyor.
Hattın ucu Şırnak’a bağlı.
“Ercan bey, hakem sahaya çıkmamızı yasakladı”!
“Neden”?
“Sakatlık olursa sorumluluk alırım” diyor!
Haydaaa… Konuya hep böyle apar topar girer Hüseyin Ebuzzeydoğlu. Kendisi Bestler-Dereler bölgesindeki dağlarının arasına sıkışmış bir beldede futbol kulübü başkanı. Bu işler, bildiğiniz yöneticiliğe benzemez. Mesela, takım antrenman yaparken, Ebuzzeydoğlu Kaleşnikof’u elinden düşürmez; nöbet bekler.
Anlattı:
Kramponları yokmuş. Daha doğrusu olanlar da parçalanmış, giyilmez hale gelmiş. “Alalım” deseler, hepsinden bir kramponluk para çıkmazmış.  Amatör küme falan ama lastik terliklerle futbol oynanmıyor. Yer toprak olsa da kayıyor. Hakem haklı.
“Eee ne yapmamı istiyorsun başkan”?
“Yahu orası koca İstanbul. Koca koca kulüpler var. Birileri bize eski kramponlarını yollayamaz mı”?
Yüreğimdeki “cızz” sesi yankılandı mı acaba Şırnak’la Uludere’yi bağlayan yollarda bilemiyorum. Ama ben duydum. Çok fena oldum.
Hayatımda bir çayını içmemişim kulüplerin. Kullanılmış olsa bile nasıl krampon isteyeyim?
Düşündüm taşındım, oradaki insanların tam çeyrek asırdır elde silah vatan savunmalarından yola çıktım; açtım telefonu Oğuz Çetin’e… Utana sıkıla durumu özetledim.
O, Milli Takım hocası. Şırnak’taki çocuklar da milli davanın bir parçası. 
“Yollarsanız sevaba girersiniz birkaç çift kullanım dışı krampon” dedim.
“Sen hiç merak etme” yanıtını aldım. Hatta daha nazik, daha ilgili, daha duyarlı bir yanıt ama özeti bu.
48 saat dolmadan Şırnak’tan yeni bir telefon:
“Ercan bey, biz bu Oğuz Hocamız için. Milli Takım için ne yapalım”?
Yirmi çift gıcır gıcır krampon yollamış Çetin… Yirmi tane de top… Manzarayı görmedim ama tahmin edebiliyorum kırsalda pırıldayan futbol teknolojisini…
Lakin, malzemenin güzelliğini bırakmışlar “adres”e odaklanmışlar çocuklar.
Çünkü gönderen, Milli Takım.
Buradan bakınca tam anlaşılmaz… Kendinizi onların yerine koyun. Şırnak’a 50 kilometre mesafede kale gibi bir yerleşimde yaşıyorsunuz. Etraf, testere ağzı dağ… Ya baskın yiyorsunuz, ya terörist kovalıyorsunuz. Zaman kalırsa futbol. Dört direk, biraz kireçten saha. Bırakın Milli Takım hocasıyla muhatap olmayı; ikinci ligden bir futbolcuyu rüyada görseniz hayra yormuyorsunuz. İşte oraya Milli Takım’dan armağan gidiyor.
Olay bir “mesaj” içeriyor.
Kardeşlik mi, dayanışma mı, sevgi mi, saygı mı, istediğinizi yazın altına.
“Valla teşekkür edin yeter” dedim, “Avrupa Şampiyonası’na katılacaklar; onların da hoşuna gider”… Beylerbeyi’ndeki adresi verdim.
Ve teşekkür geldi Güneydoğu’dan.
Ama ne teşekkür.
Bütün Şenoba Belediyespor takımı tek tek duygularını yazmış Oğuz Hoca’ya, Milli Takım’a.
Bu memlekette ümit var hâlâ.
Yüreğiniz dayanırsa okuyun; yarın o mektupları yazacağım.  

Thursday
May 29,2008

Mustafa Denizli
Hazırlık döneminin maç bölümü bitti. Şimdiye kadar yaptığımız çalışmalar, hazırlık maçları Portekiz karşısına çıkaracağımız 11’i de belirledi.
Portekiz karşısına muhtemelen bu kadroyla çıkacağız. Oyun içi alışkanlıklarımız da aynı olacak. Ataklarımızı yine sağ taraftan geliştireceğiz. Bu görüntüyle soldan atak yapma şansımız yok. Hep düşünmüşümdür, hazırlık maçlarında neyi gösterebiliriz, neyi göstermeyiz diye. Kazanmak mı önemli, yoksa yapmak istediklerimiz mi? Bu çerçeveden bakınca hazırlık maçlarının bize çok önemli veriler sağlayacağını söyleyemiyoruz.
Genel olarak takımımızın çalışkanlığı, oynama isteği, hepsi güzel. Çok gol pozisyonu üretemiyoruz, ama aşağı yukarı şablon goller atıyoruz. Sanki tek kanatlı kuş gibiyiz. Oyunu iki taraftan forse edemiyoruz. Tabii bu sol tarafımızı hiç kullanmayacağız demek değildir. Sadece sahaya sürdüğümüz kadronun yapısı, alışkanlığı bu. Hücum alternatifi fazla olmayan takımların durdurulma ihtimali daha fazladır. Bu bir handikap olarak önümüzde duruyor.
Hücumu güçlü olmayan takımlar karşısında defansımızın testini sağlıklı yapamıyoruz. Ama neticede her şey bir tarafa hazırlık ile resmi maç görüntüleri bambaşkadır.
Oyuna baktığımız zaman Volkan - Rüştü tercihi dışında çok fazla bir alternatifimiz bulunmuyor. Ancak bu oyunlarda Yıldıray yapısında bir oyuncumuz yok. Böyle bir oyuncu profiline ilerleyen maçlarda ihtiyacımız olabilir mi? Bunu gidişat gösterecek.
Fatih hocanın söylediği gibi 4-3-3 sisteminin çok farklı versiyonlarını oyunda deneyeceğiz. Bu futbolcu tercihleri onu gösteriyor. Yine de hücum ve defansın takım olarak yapılmasındaki sıkıntılarımız devam ediyor. Özellikle çabuk ve takım olarak pas yapamadığımız için hücumda etkin ayaklarımızın ön plana çıkması gerekiyor. Bu zorluğu aşabilir miyiz? Gayet tabii aşabiliriz.
Fizik olarak gerideyiz
Neticede bunlar hazırlık maçlarının görünen tarafları. Portekiz maçında bu görüntümüz çok daha aktif olabilir. Tabii buradaki asıl sıkıntımız şudur; Portekiz hücumda Finlandiya’dan çok daha etkin, çabuk top oynayabilen, ama buna karşılık ofansif üstünlüğünü bireylere bağlayan bir takım. Portekiz maçında oyunun sonucunu rakipteki hücum oyuncularının günlük performansı ve kolektif olmayan oyun anlayışı ortaya çıkaracaktır.
Fizik olarak Portekiz’in çok gerisinde kalabileceğimizi söyleyemem. Aktif, canlı bir ekibe sahibiz. Özellikle Tuncay, Nihat ve Mevlüt’ün defans arkasına yapacakları koşular ve buna yardımcı olacak Emre ve Hamit Altıntop’un kullanacağı toplar bizim için büyük önem arz edecek. Fizik kondisyon görüntümüz iyi olmasına rağmen fizik olarak rakiplerin gerisinde kalacağımız kesin. Bu da özellikle rakibin kullanacağı korner ve frikiklerde başımızı çok ağrıtacak.
Kısacası hazırlık maçları sona erdi. Bu görüntümüzün önemli bir bölümünü puan maçlarına taşımayacağız. Bu, takımımızın artıları için de eksileri için de geçerlidir. Uruguay maçında defansımız açıklar vermişti. Hücumda pozisyon üretememiştik. Bunlar o maçın görüntüleriydi. Şahsi kanaatim turnuvaya Portekiz maçıyla başlamak şartlar ne olursa olsun avantajımız olacak. Maçlar bölümünü sakat vermeden atlatmak en büyük kazancımızdı.
Hazırlık karşılaşmalarında aldığımız puanı, finallerdeki grup maçlarında da alırsak yolumuz açıktır. 3 maç 6 puandan kastım bu…
 

Thursday
May 29,2008

Kazim Kanat

Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören, “İnönü Stadı projesini engelleyenler, Beşiktaş’ın içindeki kişiler” dedi. Başkan bu ağır suçlamayı, ” Beşiktaş’ın senatosu “ olan ve akil insanlardan oluşan, Divan kurulu toplantısında söyledi. Demirören’e çok özel iki sorum var.
1-İnönü projesini engelleyecek kadar toplum içinde güçlü (sözü geçen) bu kişiler kimler?
2-Çok ağır biçimde Beşiktaş’a ihanet etmekle suçladığın bu bilinen kişiler hakkında ne gibi işlem yaptıracaksın?
Önce şunu not edelim; Demirören’in bu suçlamalarına, ” Olabilir ” demek bile mümkün değildir. Hiçbir Beşiktaşlı Beşiktaş’ın çıkarlarını engellemez.
Ama çok ciddi sorun şurada; Sayın Başkan Demirören’in İnönü projesi hayal.
Başkan Demirören’in İnönü Stadı projesi sadece gündemi değiştirmek için kullanılan bir oyun. Ortada maket yok, inşaat izni yok, proje ve finans ise hiç yok. Demirören’e soruyorum; 19 Mayıs günü temel atacağım dediğin gün ben de elimde kazma kürek bir amele gibi çalışırım dedim. O gün geldi geçti. Peki ne oldu? Beşiktaş başkanı sözünü tutamayan başkan oldu. Yakıştı mı?

Thursday
May 29,2008

Levent Tüzemen

Finlandiya önünde 67 dakika Fatih Terim’in kafasında oluşturduğu ve bir aksilik olmazsa Portekiz maçında sahaya süreceği ideal onbiri izledik. Sahaya diziliş 4-5-1 gibiydi. Kağıt üzerinde Nihat tek forvet görünse de Tuncay sürpriz golcü olarak rol aldı ve ön direkte akıl dolu bir gol attı. Terim; önde basan, takım halinde savunma yapan ve ısrarla kanatları kullanan bir Milli Takım yaratmak istiyor. Bu felsefenin görüntülerini ilk yarıda uygulamaya çalıştık. Sabri’nin kanadından Hamit ve özellikle Mevlüt’le kanat bindirmeleri yaptık. Pivot santrforlu modeli terk ettiğimiz için kolaya kaçmayı bıraktık. Yani amaçsız uzun toplarla hücum etmek yerine ayağa ısrarla pas yapıp ve yerden oynayarak organize olduk. Sabri ve Hakan Balta’yı kenarlardan sık sık hücuma çıkarttık. Yardımlaşma ve kazanma arzusu mükemmeldi. Emre, Tuncay, Mevlüt, Nihat ve Hamit hücumu seven oyuncular. Bu beşli birlikte hücuma çıktığında orta sahada zaaf oluşuyor ve tüm yük Aurelio’nun sırtına biniyor. Özellikle Emre ve Hamit’in topla çıkarken yaptığı pas hataları sıkıntı yaratabilirdi ama Finlandiya üzerimize gelmediğinden başımızı ağrıtan pozisyonlar yaşamadık.

MEVLÜT EGOİST OLMAMALI
Terim’in yeni prensi Mevlüt en çok pozisyona giren isimdi. Mevlüt sprinter, ayak bileklerine hakim ve şut atma özelliği var. Geniş alanda çabuk hızlanıyor. Ama “Şut atmadan önce acaba boşta bir arkadaşım var mı?” diye düşünüp kafasını kaldırmıyor. Mevlüt’ün bu egoizminden kurtulması şart. Terim’in yeni sisteminde Nihat ile Mevlüt aynı anda oynar mı? Nihat’la Mevlüt birbirinin kopyası. İkisi de geniş alanı seviyor, ikisi de şutu deniyor. Mevlüt kanatta oynadığından daha fazla topla buluştu. Ne yazık ki; Nihat duran toplar dışında katkıda bulunamadı çünkü araya pasları alamadı. Hücuma iyi çıkıyoruz ama top tutamıyoruz. Top tutmaya Portekiz önünde ihtiyacımız olacak. Portekiz önünde Finlandiya maçındaki gibi çok adamla hücuma gider ve geriye aynı hızla dönemezsek kalemizde baskınlar görürüz.
NOT: Emre diri olduğunda etkiliydi ve Mevlüt’e nokta paslar attı. Ama yorulduğunda orta saha düştü. Emre’nin gücünün bittiği yerde görevi Arda veya Tümer üstlenebilir.

Thursday
May 29,2008

Gürcan Bilgiç

Fatih Terim üç hazırlık maçında bir çok oyuncu değiştirdi ama anlayış ve sıkıntılar hep aynı kaldı. Zaten temel sorunumuz da burada. Taktiği duvardaki tahtaya çizip anlatınca işin bittiğini sanıyoruz. Bu milli takım düzeyinde de fark etmiyor. Terim, üçlü oynamaya karar verdi. Elindeki oyuncularına da “Biz üçlü oynayacağız” dedi. Sonrası, hazırlık maçlarındaki gibi soru işaretleri taşıyor.Milli Takımımız çok iyi oyunculardan oluşuyor. Hepsi yetenekleri ile gözümüzün bebekleri. Bu şampiyonada bu kadrodan umutlu beklentiler içinde olmamızın nedeni, bu yeteneklerin organize edileceği maçlar seyretme ihtimalimizdi. Ama gördük ki, yine birileri bir şeyler yapmazsa, millilerimizin tüm iyi niyetleri ve gayretleri ile yetinmek zorunda kalacağız. Hep ağaçları tartıştığımız için ormanı gözümüzden kaçırdığımız bir eşikteyiz sanki. Halil, Yıldıray neden kadrodan çıktı veya Ümit Karan, Fatih Tekke niye çağrılmadı? Yine ‘veya’ dersek bazı oyuncuların neden hala kadroda olduklarını da konuşuruz.Ama şunun farkına varamadık hala. Hangisi olursa olsun, sahada farklılık yaratamıyoruz. Defansımız iyi değildi, hala değil. Hücumcularımız çok kaliteli, fakat pozisyon da üretemiyoruz. KAFALARIMIZ KARIŞIK Fin takımı bizi istediği gibi sıkıştırırken, özellikle yan toplarda ‘gaflar’ serisi yaptık. Oyun kontrole döndüğünde gedik yaratamadık. Emre’nin ters ve uzun sürpriz topları dışında atağa oyuncu katamadık. Mevlüt’ün istekli oyunu, sert şutları biraz maçı ısıttı adımıza. Tuncay’ın klasiğini yapması ile golü bulduk, Gökhan ve Servet’in klasiklerinden (!) Fin takımı yararlanamadı.Emre mi çok önde oynuyordu, Aurelio mu çok gerideydi? Oyun alanını kısaltıp, pres ve tempo ile rakibi böylesine boş bırakılmış bir orta saha ile nasıl yapacağız? Fena halde karışık kafalara sahibiz. En büyük silahımız Nihat’ı frikik ve kornerler dışında topla buluşurken göremiyorsak, Portekiz maçı öncesinde düzeltmemiz gereken tercihler ve kararlarımız var. Terim, çift forvetli, dörtlü orta sahayı yeniden düşünmeli. En kısa yol, bildiğin yoldur.

Thursday
May 29,2008

Ridvan Dilmen
İki günde bir hazırlık maçı yapmak takımları etkileyebilir. Euro 2008 öncesi sakatlık istemeyen Çek Cumhuriyeti, İskoçya karşısında takılabilir. Bu müsabaka için ilk tercihim beraberlik. Avusturya, zayıf rakibi Malta önünde favorim. Çok güçlü bir kadroya sahip olan İtalya da Belçika’yı yenecektir.
Beyaz Rusya ile berabere kalarak herkesi şaşırtan Almanya, Sırbistan karşısında kazanarak moral bozukluğunu telafi eder. Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası A Grubu’ndaki rakiplerinden Portekiz de Gürcistan’ı zorlanmadan yener. Romanya’yı da Sırbistan karşısında galibiyete yakın görüyorum. Sakatlık problemleri olan Budan ve Petric’ten faydalanamayan Hırvatistan da hafta sonunu beraberlikle kapatabilir.
 

Thursday
May 29,2008

Mehmet Demirkol
İbrahim Kaş’ın dışarıda kalması, onun gençliği, kadronun durumu açısından anlaşılabilir.
Halil ve Yıldıray’ın dışarıda kalmalarının da futbolda karşılığı olabilir. Ancak bunun bir kriz yaratmayacağını söylemek de saflık olur.
Yıldıray, 2002 Dünya Kupası’nın en önemli oyuncularından biriydi. Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir tecrübe ve Milli Takım kadrosunun Nihat ve Emre ile dünya çapında en çok tanınan oyuncusu. Onun yokluğu sadece Türkiye’de değil, Almanya’da da büyük bir şok olacak. Alman basınında büyük bir yer bulacak.
Halil ve Yıldıray’ın kadro dışı kalmasının gurbetçiler üzerindeki etkisi de büyük olacaktır. Uzun vadede gurbetçi oyuncuların Türk Milli Takımı’nı seçmelerinde negatif bir psikojik etki yaratacaktır. ‘Yıldıray’ın dışarıda kaldığı bir Milli Takım’da ben nasıl varolabilirim ki’ fikrinin doğması kadar normal bir şey olamaz. Bunun kısa vadedeki etkileri ise şöyle olabilir.
Buradaki Milli Takım taraftarı, İsviçre’deki taraftarının da çoğunluğunu oluşturacak. Burada iki hazırlık maçında gördük ki, nasıl Trabzon’da Gökdeniz ve Fatih Tekke, nasıl Ali Sami Yen’de Hakan Şükür, nasıl Fenerbahçe Stadı’nda Semih daha fazla sevgi görüyorsa, burada da gurbetçi oyunculara gösterilen sevgi daha fazla. Bu iki marka oyuncunun dışarıda kalışı seyircide de ufakta olsa bir moral bozukluğu yaratır.
Hamit etkilenecektir
Halil özeline gelince, onun yokluğu insan ilişkilerinin belki de en yakını olan tek yumurta ikizi yakınlığını da gözetmek lazım. Fatih Terim’e yardımcı olan psikolojik danışmanlar herhalde Hamit’in nasıl etkileneceğini Terim’e söylemişlerdir. Futbol açısından bakarsak ise Hakan Şükür, Ümit Karan, Mehmet Yıldız ve Gökhan Ünal’dan sonra Halil’in dışarıda kalması, ne yaparsak yapalım, tartışılacaktır. Kaçırılan her gol bir kriz demek artık.
Türk Milli Takımı finale kalsa ve orada kaybetse bile, Yıldıray’ın ve yukarıdaki isimlerin yokluğu tartışma konusu olacak. Kadroda kalanları tartışmak onlara haksızlık olur. Ama gidenlere hakkını vermezsek de şık olmaz.
Bütün bunları bir kenara bırakın sadece şu gerçek bile buradaki psikolojiyi anlatıyor: Fatih Terim kamp başından bu yana “Dışarıda kalan oyuncuların da bizimle sonuna kadar kalmasını istiyorum” demişti.
Ancak Yıldıray, Halil ve İbrahim, Fatih Terim’in bu konudaki açıklaması yapılırken, kampı terk ettiler. Umuyorum bu durum iyi idare edilir.

Wednesday
May 28,2008

Ercan Güven
“Çarşı” neden kepenk kapattı biliyor musunuz?..
“Hipermarket rekabetine dayanamadı”!
Espri yapmıyorum… Aynen öyle.
“Hipermarket” neyi temsil ediyor günümüzde?..
“Küreselleşme”yi.
Küresel hale gelen veya getirilmeye çalışılan Dünya ekonomisi nasıl insan tipi istiyor?..
İyi huylu tüketici.
Öyle örgüt mörgüt lazım değil düzene… İtiraz, direnme, eylem falan geçmişte kaldı.
Çalış… Kazan… Kazandığını alışverişe yatır… Sen de mutlu ol, küresel sermaye de.
“Sistem” şimdi tribünlerde.
Bu sürece taraftar örgütlerinin küfür ederek,  lavabo kırarak, otobüs yakarak çanak tuttuğu da bir gerçek elbet. “Sahayı kapattırırım ha” diyerek yönetimden haraç alan taraftarlara bile tanık olduk yakın geçmişte… Tanık olduk ama kızamadık! Çünkü liberalizmin yanlış yorumlanmasıydı sadece. 
Futbol dediğiniz, sonuçta global bir endüstri. Müşterisi taraftar. O taraftar ki, işin içine fikir bazında müdahil olmamalı, önüne konan pahalı malı tüketip keyfini çıkarmalı.
Bakın tribünlerimizin yakın geçmişine:
Sakaryaspor’un Tatangalar’ı elini ayağını çekti stattan.
Ultraslan üç sene önce fiilen ortadan kalktı.
Genç Fenerbahçeliler dağıtılıyor.
Ve Çarşı kepenk kapattı.
Evet… Futbolun büyüsünde antik tragedyalardaki “koro” kadar temel rolü olan ve bir yandan futbolu yaşarken bir yandan toplumsal sorumluluklarını unutmayan Çarşı da tarihe karıştı böylece.
Resmi gerekçe “Çarşı adı Beşiktaş’ın önüne geçti”!
Geçer tabi… Gittikçe suyu çekilen toplumsal havuzumuzda ufacık adalar, dev dağlar gibi gözükür ki, çok normal. Herkesin sustuğu yerde pankart açan Çarşı, göze battı.
Ana Muhalefet’in dinlendiği, askerinden gazetecisine, bürokratından yargıcına herkesin konuşmasına dikkat ettiği bir süreçte yüzlerce genç adamın milyonların gözü önündeki tribünlerde, siyasi/toplumsal mesajlar vermesi ne kadar sürebilirdi?
Diyeceksiniz ki, “bu işin altında yatan bir master plan yok”!..
“Olay, kişisel veya kulüp içi çekişmedir”…
“Futbolun rehabilite edilmesi için gereklidir”.
Olabilir… Ama onların nedeni bile küreseldir. 
İstediğiniz kadar “alt başlık” bulun… Hepsini “taraftar guruplarının Türkiye’deki fiili duruma ters düşmesi” parantezine sokarım… Hele Çarşı…
Gündelik bir nedenle ortadan kalkması mümkün değil. Yakışmaz. Çok şaşırırım.
Dünya küreselleşiyor. Türkiye entegre olmaya çalışıyor.
Har/hur-çar/çur vatandaş lazım.
Çarşı nedir?.. İnsani, toplumsal boyutlu birebir ilişki.
Yeni dünya düzeninde “virüs” gibi.
Başka gerekçe aramayın.