Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Friday
May 9,2008

Levent Tüzemen

Futbol Federasyonu’nu her türlü ihtimali düşünürek iki tane şampiyonluk kupası hazırlattığı için kutluyorum. Geçmişte burun buruna yaşanan ve son haftaya kalan şampiyonluk yarışlarında, şampiyon olan takım kupasız tur atıyordu. Hasan Doğan ve ekibinin vizyonu sayesinde şampiyon olan takım çoşkuyu kupasıyla yaşayacak.

ARTIK SERİBAŞI DEĞİL
Ali Sami Yen Stadı bugün gelin gibi süslenmiş olacak. Çok büyük sürpriz olmazsa Galatasaray, OFTAŞ maçı sonrasında 17′inci şampiyonluğunu kutlayacak.
Şampiyonluk halinde Galatasaray, Devler Ligi’ne katılmak için tek ön eleme oynayacak. Yönetimin büyük gelir beklediği Şampiyonlar Ligi’ne katılmak, geçen yıllara göre Galatasaray adına daha zor olacak. Çünkü Avrupa’daki başarısız yıllar nedeniyle seri başı olma şansını yitiren Galatasaray, bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynayan ekiplerle eşleşebilecek.
İspanya’dan Barcelona ve Atletico Madrid, İtalya’dan Juventus ve Milan, İngiltere’den Arsenal ve Liverpool, Almanya’dan Schalke, Fransa’dan Bordeaux, Galatasaray’ın ön elemede eşleşeceği muhtemel rakipler olacak.
Galatasaray yönetimi, şapkasını önüne koymalı. Simoviç, Taffarel ve Mondragon gibi kalecilerle Avrupa’da başarılar yakalayan Galatasaray çok iyi bir kaleci almalı.
Sabri’nin Avrupa’ya transferi gerçekleşirse; defansın sağına ve soluna güçlü oyuncular alınmalı. Çünkü Uğur’un yeri dolmadığı gibi, Hakan Balta ve Volkan ikilisi bu yıl inişli çıkışlı grafik sergiledi.
Ayhan, Linderoth ve Topal’dan oluşan ön liberoda sorun yok. Yaşadıklarından ders alan Necati Ateş, kulüpte tutulmalı. Nonda’nın sık sakatlık problemi yaşaması göz önünde tutulup, iyi bir golcünün arayışına gidilmeli. Carrusca, Barusso ve Bouzid gönderilecek. Song gideceği için Popescu gibi bir savunmacı alınmalı.

EN İDEAL YERLİ AVCI!
En önemlisi; teknik adam seçimi doğru yapılmalı. Eğer yeni hoca yabancı olacaksa; kendini ispatlamış, kupalar kazanmış ve medya baskısını kaldırabilecek, saygın biri olmalı. Geçmişte şöhreti olan ama kariyerinde dibe vuran hocalar, “Galatasaray’da yeniden doğar mı?” mantığıyla takımın başına getirilmemeli. Deschamps, Magath ve Scolari ya da camiayı iyi tanıyan Lucescu olabilir.
Eğer hoca yerli olacaksa en ideal isim Abdullah Avcı’dır.

Friday
May 9,2008

Ercan Güven
Çalışkan ve akıllı çocuklar… Hem okuyorlar, hem de yaşadıkları toprağın sorunlarına kafa patlatıyorlar.
Gün geliyor, karşılarına bir “olimpiyat” çıkıyor.
İki yüzyıldan seneler yemiş “adaylığımız” ve hayal kırıklıklarımızdan sonra elimizde sadece kimselere beğendiremediğimiz “stadı” kalan o malum olimpiyat sanmayın…
“Sosyal Bilimler Olimpiyatı”.
Ne yapsınlar? Türk gençleri “umduğuyla” değil “bulduğuyla” yetiniyorlar.
Manisa Bilim Sanat Merkezi öğrencileri, ‘olimpiyat olimpiyattır’ deyip hazırlıyorlar projelerini, koyuyorlar jürinin önüne ve zafer…
Hem birinci hem ikinci oluyorlar.
Buraya kadar eğitim çağındaki nesillerimizin yürek kabartan “bilimsel başarı öyküsü”.
Kutluyoruz gençlerimizi. Helal olsun diyoruz.
Ama projelerine bakınca, hele ikinci olanı inceleyince, sarsılıyoruz.
Daha doğrusu sarsılmalıyız.
Gençlerimizin gelecek, iş, aş endişelerine bir de “futbol terörü” ekleyen bizler, sarsılmakla kalmayıp utanmalıyız. 
Bakınız… “Olimpiyat” ikincisi “Akıllı Stat” projesi, futbol sahalarındaki şiddet ve küfrü önlemeye çalışan gençlerin eseri. Raylar üzerinde dönen tribünler mi istersiniz, sahayla seyirci arasına inen şeffaf perdeler mi… Hepsi, stadı/ futbolcuları/ masum seyircileri şiddetten korumak, küfürden uzak tutmak için.
O gençler ki, tek kaygıları insani gelişime ivme katmak olmalı; güzelken berbat edilmiş ileri yeniden düzeltmek değil. Yaratıcılıkları “korku” yerine “coşku”dan kaynaklanmalı.
Lakin, taze zihinlerde yaratılan travmanın boyutları çoktan ellerinden almış bu lüksü.
Projenin sahipleri Berk Akçay ve Ahmet Atacan’a kocaman bir aferin tabi.
Lakin Berk ve Ahmet gibi zeki çocuklarımızın bile aklına bir numaralı memleket sorunu olarak “futboldaki şiddet ile küfür” felaketini kazıyan koskoca adamlara yazıklar olsun.
Yazarlarımız, düşünürlerimiz, yazar ve düşünür olup da futbola zaman zaman takılan kanaat önderlerimiz, futbolu foseptik çukuru gibi kullanıp/futbol üzerine komplo teorileri ürete ürete bu hale gelmiş gençlik işte.
“Cahil”i futbolu terörünün parçası, “okumuş”un beyninde futbol terörü travması.
Bir kere yaşanıp geçince, Marmara Depremi’nin o dehşetli tele- vizyon görüntüleri bile unutuldu. O kadar unutuldu ki,  önlem almak için arada bir insanları korkutmak gerekiyor. Ama bu futbol şiddetini beyinden çıkarıp atmak olanaksız. Her sezon tekrarlanıyor.
Civalı balık yemiş gibi iç organlarda birikiyor atıkları. 
Peki, ne yapıyor “yetkili/önemli” mercilerimiz?
Belki pek çok şey… Lakin hepsi yetersiz.
Bilimsel araştırma projesi hazırlayan çocukların bile korteksinde “futbol ile şiddet” el ele, yan yana, iç içe parselasyonunu yapmış bitirmiş.
Bize gelince.
Her şeyi daha da rezilleştirmek için elimizden geleni esirgemedik, belli ki esirgemeyeceğiz.
Biz kim miyiz?..
Gazetecisinden futbol adamına, kulüpçüsünden televizyoncusuna hepsini içine alana koca bir tarih dilimi…
Aynı bilimsel olimpiyatta birinciliği kazanan Kübra İnce ve Ege Doğuş Çetin’in projelerine verdiği isim gibi; “Kayıp Tarih”iz biz futbol adına.

Friday
May 9,2008

Mehmet Demirkol

Türkiye Kupası Finali’nin tüm gün boyunca en çok seyredilen 7. yayın olması önemli. Bölünmeleri ve haber programlarını çıkarırsak en çok seyredilen 3. program oldu TRT’nin yayını. Az ama öz seyircili Gençlerbirliği ve daha önce bu kupada final görmemiş, böyle bir alışkanlığı olmayan Kayseri’nin oynadığı, hem de penaltılara kalan uzun süreli bu yayını, kimsenin geçemediği Yaprak Dökümü ve Acun’un rekorları alt üst eden yarışması geçti sadece.
Bu tablo bu ülkenin futbolunu düşünen ve bu oyun için endişelenenler için umut vericidir..
Çünkü bugün yayıncılık dünyasında sadece Fenerbahçe, Galatasaray ve Milli Takım’ın izleyici toplayabildiğine dair net bir düşünce var. Öyle ki, büyük kanallarımızdan biri UEFA yarı finalinin yayın haklarını satın alıp sonra maçları yayınlamadı. 
Bu tablo ülkedeki futbol yayıncılığı potansiyelini ortaya koyuyor. Ulusal ve uluslararası yıldızları çok, ama çok az olan, kendi statlarını dolduramayan, lig maçları yayınlanmayan iki takımın maçının bu kadar çok kişi tarafından seyredilmiş olması ezber bozar. Kupa finali olsa da.
Çünkü bu ülkede 30 yıldır sistematik olarak önce üç, sonra dört, şimdiyse iki takım üzerine bir yoğunlaşma uygulanıyor. İnsanlar bu takımları tuttukları için onlara daha fazla önem veriliyor. O iki takımdan başka hiçbir şey gösterilmediği için insanlar bu iki takıma yöneliyor. Buna mecbur kalıyorlar.
TV yayıncılığı başladığından bu yana diğerlerini yok sayıyor, insanları Fenerbahçe ya da Galatasaray’la ilgilenmeye itiyoruz. Onların maçları üzerinden bir futbol dünyası kurmaya çalışıyoruz. Kupa maçının ertesi günü yine Galatasaray ve Fenerbahçe haberleri spor gazetelerimizde ilk sayfayı süslüyordu. Halkın en çok seyrettiği spor yayını, en çok seyrettiği 3. yayın spor gazetelerinin ilk sayfasında yer bulamadı. Baskıya girmek için maçın bitmesine gerek duymamış belli ki patronlar.
Çünkü bu daha ucuz bir tercih… 
Çünkü bunu yapmak çok daha kolay.
Buna totalitarizm denir. Tekelleştirme bile değil.
Bu yüzden biz suçluyuz. Muhabirinden patronuna kadar. O şehirler de suçlu. Güçlü bir yerel medya kuramadıkları için. Ankara’nın 100 bin satan, İstanbul’da da okunan bir gazetesi neden yok? Ankara merkezli güçlü bir özel televizyon ya da. Bursa’da 30 bin satan gazete varken, Kayseri’de neden yok? 
Medya suçlu… Yerel ya da ulusal…
Bu futbolu etkiliyor. Para ve ilgi havuzunu büyütmeyi Fenerbahçe ya da Galatasaray’ı daha da büyütmek, daha çok yıldız oyuncuya sahip olmalarını sağlamak, Avrupa’daki başarılarını kovalamak sanıyoruz. Adana’yı, İzmir’i, Kocaeli’yi, Antalya’yı, Ankara’yı yarışa çekmek gerektiği gün gibi ortadayken, biz onları dışarı itiyoruz. Bugün Süper Lig dediğimiz aslında bir İstanbul Ligi. TRT bu maçı yayınlamaya karar vermese, Lig TV yayın hakkını paylaşmasa yine kimsenin haberi olmayacaktı bu maçtan. Halbuki ülkenin futbol potansiyeli de gerçeği de çok farklı.
70 milyonluk genç ve en kolay çıkış yolu futbol olan bir ülke burası. Avrupa standartlarında fakir bir ülke. Futbol bu ülke için büyük bir potansiyel. Ancak biz sadece 50 oyuncu üzerinden sürüklemeye çalışıyoruz bu devasa potansiyeli.  16 yabancı oyuncu bir o kadar gurbetçi. 20 Türk oyuncu hepi topu baktığımız. Üzerine haber yaptığımız.
Halbuki Gençlerle Kayseri’nin maçı, neredeyse hiç duyuru olmaksızın, devlet televizyonunda yayınlanıyor. Hem de öyle ahım şahım da bir maç olmamasına ve bu kadar uzamasına rağmen seyrediliyor. 
Dünyanın bütün liglerinin şifresiz olarak yayınlanmasına izin veren ve haksız rekabete imkân verenler umarım bu maçın reytinglerinden bir sonuç çıkarır.

Thursday
May 8,2008

Ercan Güven
Erzurum’dan mektubumuz var:  Yazanlar “Rugby’ci Dadaşlar”!..
Rugby ve Erzurum!
Mesleki “intihar girişimi”nde bulunmuyorum. Derdim, rugby de değil… Bir ülke gerçeğine dikkat çekmeye çalışıyorum.
Geçen sene, bu “meçhul” sporu tanıtmak, sevdirmek için kulüp kurdular Erzurumlular… Bugüne kadar basında bir kere haber oldular, o da “topları yok” başlığıyla.
2011 yılında üniversite düzeyinde “kış olimpiyatı” düzenleyecek Erzurum’un eli yüzü düzgün son spor röportajını da 18 ay önce ben yapmıştım galiba.
Şimdi yeni bir talepleri var.
“Bilinsin” istiyorlar sporu sevdikleri. Bilinsin Doğu’nun futbola mecbur olmadığı.
Hevesleri, özlemleri, ihtiyaçları bilinsin.
Onlar “bir paragrafa” razılar, ben mektubu konu yaptım köşeme.
* * *
“Merhabalar,
Ben Erzurum Rugby Spor Kulübü Yönetim Kurulu üyelerinden Sinan Bayram.
Dünya genelinde oldukça yaygın ve sevilen bir spor dalı olan Rugby sporunun Türkiye’de de yaygınlaşması için kulüp olarak yoğun çalışmalar içerisindeyiz. Kulübümüzün kurulduğu 2007 yılının son aylarından beri yönetim kurulu olarak hiç bir kurumdan, hiçbir firmadan herhangi bir destek almadan kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz. İnanın biz bu işi seve seve yapıyoruz, siz değerli spor basını yazarlarından ise tek bir ricamız var. Bu spor dalının ülkemizde de tanınması, bilinmesi ve hak ettiği konuma gelmesi için yazılarınızda bir paragraflıkta olsa yer ayırmanız bizi ziyadesiyle memnun edecektir.
Saygılarımla.”
* * *
Saygı bizden şerefiyle spor yapmaya çalışan Erzurumlular’a.
Ve sevgi…
Hatta kıskanıyoruz belki.
Bir tarafta rezil komplolar, utanç kaynağı şaibeler, çalımlar, entrikalar, adam yemeler, avanta götürmeler…
Diğer tarafta yokluk/ yoksulluk içinde, çocuksu masumiyetin “agu”su kadar sevimli sportif refleksler.
* * *
Tuhaf bir coğrafya burası.
İnsanlar asla kendi gündemlerine ulaşamıyorlar. Kendi dertlerini duyamıyorlar. Taleplerini işitemiyorlar.
Her sabah aynasız tıraş olup, gün boyu başkalarının “tıraşlarını” dert edinmek nasıl bir duygu acaba?
Onlara emrediliyor:
“Fenerbahçe’yi izle, Zico’nun performansını düşün”!
“Galatasaray’ın hocasını merak etmektir senin işin”!
“Beşiktaş’ın borçlarıyla birlikte hatır hatır kaşın”
Resmen müstebit bir baskı unsuru haline geldi futbol… Müşteri açlığı dinmeyen küresel sermaye enstrümanı oldu.
“Her büyük takımımızda bir Ronaldinho bulunursa mı mutlu olabilir bir Erzurum’lu!..”
Fenerbahçe/ Galatasaray/ Beşiktaş formaları alarak mı yaşamın en büyük hazzını tadabilir?
Mesaj bu…
* * *
Ama Türk insanı da bu!
“Derin beyin yıkama operasyonu”na geleneksel sporları ciritle, güreşle, atletizmle, kayakla direndiği gibi sporun -bize göre- en “bopstil”lerinden en yabancılarından “rugby”yi, ta Erzurum’dan kafamıza fırlatıyor aklımızı başımıza getirmek için.
“Ben buradayım” diyor. “Varım”.
Rugby jargonuyla futbolun “end zone”una girip “touchdown” yapıyor:
“Futbolum kadar mı konuşmak zorundayım”?
Rugby’ci Dadaşlar’ın mektubu bana bir çığlık gibi geldi.
Size?

Thursday
May 8,2008

Kazim Kanat

Beşiktaş yine transfer ettiği futbolcularla değil, sattığı futbolcularla gündeme geliyor! Bu affedilmez bir hatadır. Çünkü Beşiktaş, futbolcusunu satmak yerine, kadrosuna kaliteli oyuncu almaya mecburdur.
Çünkü Beşiktaş Nihat Kahveci’yi satarak şampiyonluğu satmıştır. Rony Johnsen ve John Carew’i satarak büyük oyuncularla büyük takım olma felsefesine ihanet etmiştir. Her neyse konu şudur: Beşiktaş transfer komitesi kuruldu. Bu komite menajer dahil kime ne kadar para veriyorsa kuruşuna kadar açıklamak zorundadır. Ama sorun şurada. Beşiktaş menajeri Sinan Engin, transfer komitesine itiraz etmiş. Ekip çalışmasına inanmayan biri olarak tepkisi normal. Komiteye karşı çıkmasının nedeni ise Mehmet Özdilek’in varlığı. Şu anlaşıldı ki Engin, Özdilek’in varlığından çok rahatsız. Şunun altını çizerek yazalım.
1-Mehmet Özdilek adam gibi adam… (Jübilesini hatırlayın) Özdilek, Ulusal Takım antrenörlüğü de yaptı. (İsviçre maçının tüm çirkin yükünü omuzladı ve sustu)
2-Özdilek Beşiktaş’ta kaptan olarak muhteşem bir kariyer yaptı. (Oyun kurucu, asist ve 100′den fazla gol attı) Özetin özeti şudur: Futboldan ve futbolcudan Özdilek anlamıyor, Engin anlıyorsa diyeceğim şudur; Hadi oradan, hadi!..

Thursday
May 8,2008

Ridvan Dilmen
Süper Lig’de 2007/2008 sezonu bu hafta bitiyor. Çok başarılı bir sezon geçiren Sivasspor’un son virajı başarı ile dönebileceğini düşünmüyorum. Kırmızı - beyazlılar, Gençlerbirliği deplasmanında puan kaybedebilir. Bu müsabaka için ilk tercihim beraberlik. Denizli, ligden düşmesi kesinleşen Çaykur Rize’yi mağlup eder. Beşiktaş ise Vestel Manisa karşısında favorim. Kasımpaşa da Konya karşısında kazanarak Süper Lig’e güzel bir nokta koyacaktır.
Bank Asya 1. Ligi’nde Altay saha avantajını iyi kullanarak Kocaeli’ne mağlup olmayacaktır. Süper Lig’e doğrudan katılmak isteyen Antalyaspor ise İstanbulspor’u zorlanmadan geçecektir. Sakarya da sezonun son maçında Erciyes’i mağlup eder.
İngiltere’de şampiyonluk mücadelesi veren Chelsea ve Manchester United haftayı 3 puanla kapatacaklardır. Everton da saha avantajını iyi kullanarak Newcastle United’ı geçer. İtalya’da Inter ve Roma taraftar desteğini arkasına alarak 3 puanı hanelerine yazdırırlar. Fransa’da ise Bordeaux ve Lyon galibiyete yakın gördüğüm diğer takımlar.
 

Thursday
May 8,2008

Nilay Yilmaz
Yurt dışında oynayan futbolcularımız, diğer bir deyişle futbol gurbetçileri attıkları gollerle EURO 2008’e hazır olduklarını gösterdiler…
İspanya’yı sallayan, takımı Villarreal’i, attığı gollerle La Liga’da ikinciliğe yerleştiren Nihat Kahveci, bu hafta ağları iki kez havalandırdı…
Almanya’da Yıldıray Baştürk, Stuttgart’ın Eintracht Frankfurt’u 4-1 yendiği maçta, 2 süper gol attı…
İngiltere Premier Lig’de sezona geç ısınan Tuncay Şanlı, Middlesbrough’nun sahasında Portsmouth’u 2-0 yendiği maçta ikinci golü kaydetti…
Bundesliga’daki diğer futbolcumuz Halil Altıntop, Schalke’nin Hannover’e yenilmesini engelleyen golü attı…
Rubin Kazan’daki Gökdeniz Karadeniz 8 maçta attığı 4 golle adından söz ettiriyor…
Fransa’nın Sochaux takımında oynayan Mevlüt Erdinç de milli takımı son gözdelerinden. Fransa gibi zor bir ligde şimdiye kadar 11 gol atan genç futbolcunun formu da Euro 2008 için iyi bir sinyal veriyor…
İthal kramponlar
Yabancı  sayısının azlığından(!) dert yanan kulüplerimiz yabancı oyuncuları Türk vatandaşı yapıp kontenjan açmaya çalışıyor ya da yurt dışında oynayan gurbetçilere göz dikiyor…
Her transfer döneminde ithal kramponların adları inmiyor gazete manşetlerinden…
Ha! Birde bizim buranın topçuları her gün yurt dışında bir yerlere gidiyor, bir yerlerden teklif alıyor yine bizim gazete manşetlerine göre…
Her gün olmasa da gidenler oluyor elbet… Mesela;
Nihat Kahveci: Real Sociedad, Villareal
Tugay Kerimoğlu: Glasgow Rangers, Blackburn Rovers
Emre Belözoğlu: Inter, Newcastle United
Erol Bulut: Eintracht Frankfurt, Panionios, Olympiakos, Metalurg Donetsk
Alpay Özalan: Aston Villa, Incheon United, Urawa Red Diamonds, Köln
Serhat Akın: Anderlecht
Caner Erkin: CSKA Moskova
Ümit Özat: Köln
Fatih Tekke: Zenit St. Petersburg
Tuncay Şanlı: Middlesbrough
Gökdeniz Karadeniz: Rubin Kazan
Hasan Kabze: Rubin Kazan
Ersen Martin: Recreativo Huelva
Tümer Metin: Larissa
Gidip de dönenler!
Bir de gidip de geri dönenler var… Bunların arasında kimler yok ki… Mesela;
Hakan Şükür: Torino, Inter, Parma, Blackburn Rovers
Rüştü Reçber: Barcelona
İlhan Mansız: Vissel Kobe
Ahmet Dursun: Tianjin Teda
Okan Buruk: Inter
Ümit Davala: Milan, Inter, Werder Bremen
Arif Erdem: Real Sociedad
Fatih Akyel: Real Mallorca, PAOK
Hakan Ünsal: Blackburn Rovers
Tayfun Korkut: Real Sociedad, Espanyol
Oktay Derelioğlu: Las Palmas, Nürnberg, Hazar Lenkeran
Ali Eren Beşerler: Cenova
Cenk İşler: Hannover
Okan Yılmaz: Marsilya
Hami Mandıralı: Schalke 04
Tolga Seyhan: Shaktar Donetsk
Bülent Akın: Bolton Wanderers
İstikrar abideleri
Yıldıray, Halil, Hamit, Mevlüt’ü saymamak gerekir. Zaten onlar orada altyapılarını almışlar ve o kültürle yoğrularak takımlarında başarılı olmuşlar. Bizim ihracımız değil onlar…
Nihat Kahveci ve Tugay Kerimoğlu hala yurt dışına giden futbolcularımızın en istikrarlıları…
6.5 sezondur İspanya’da top koşturan Nihat Kahveci, sakatlıklarına rağmen ligde 173 maçta tam 75 gol atmış … Tugay Kerimoğlu istikrarı sayesinde takım kaptanlığına kadar yükseldi ve ilerlemiş yaşına rağmen kulübüyle yeniden sözleşme imzalaması gündemde ve hâlâ transfer teklifleri alıyor… Onlar çoktan artık oralı oldular… Nihat da dün Türkiye’ye geri dönmeyeceğini dile getirdi tekrar…
Diğer yurtdışındaki futbolcularımızın ise adı sürekli Türkiye’deki kulüplerle anılıyor. Askerlik sebebiyle yurt dışına giden Tümer Metin’i bu gruptan ayrı tutalım, tahminim şudur ki; -umarım yanılırım- Erol Bulut (zaten o burdan çok oranın insanı) ve Ümit Özat dışındakiler de yurda dönüş yapacak… (Alpay için bir  şey diyemiyorum… Bkz: yurtdışı  serüveni)
Çünkü bizim mahallenin çocuklarının çoğu geri dönüyor baba ocağına…
Eğitim şart!
Bunun birinci sebebi bence uyum problemi…
Çünkü Türkiye’de futbolcu olmak yurtdışında futbolcu olmaktan daha rahat. Ve galiba bizim buraların insanı başarıdan çok rahatı seviyor. Futbol Türkiye’de gündemi belirleyen bir spor dalı. Belki bu büyük ilgiyi yurtdışında bulamamak, sıradan vatandaş olmak futbolcuları olumsuz etkiliyor. Ligimizin belirleyici takımlarından, Avrupa’nın orta sıra takımlarına gidiyor olmak ve onlara göre “hedefsiz” takımlarda oynamak da onları buraya geri getiriyor. Newcastle’da kadroya girmesi tartışılan Emre’nin adı Fenerbahçe ve Galatasaray’la geçiyorsa ortada bariz bir standart farkından da söz etmek gerekir. Ve bu sorunu sadece futbolcuların yetişme tarzıyla da ele alamayız diye düşünüyorum.
Bizim topçuların da dil bilmeyişi, öğrenme gayretinin sınırlı oluşu bu durumları iyice besliyor. Ortaya sürekli tekrarlanan “uyum problemi”ni çıkarıyor. Örneğin Hakan Şükür ilk İtalya macerasında İstanbul’dan kendisini ziyarete gelen arkadaşlarına lahmacun ve seccade sipariş etmişti. Siparişle işler yürümeyince de soluğu tekrar İstanbul’da almıştı…
Yaman çelişki!
Mesela yıllarca Avrupa’ya pazarlanmak için imajı belirlenen ve sonunda İngiltere’ye transfer olan Tuncay Şanlı’nın giderken İngilizce bilmemesi de ne yaman bir çelişkidir…
Bizimkiler, öğrendiklerini yeterli sayıyor. Oysa başka bir yerde öğrenilecek çok şey var. Daha başka bir yer, “bildiğiniz her şeyi unutun; yepyeni bir insan olacaksınız!” diyor. Bu, herkes için hele de ülkemiz futbolcularının yüksek egoları için kolay kabul edilebilir bir şey olmasa gerek. Ama iz bırakmak, adından söz ettirmek öğrenme isteğini, başarma isteğini canlı tutmaktan başka bir şey değildir. Ancak böyle uygulayabilir insan. Bir maçı kazanma azminden daha fazlası yani…
Bunu yapanlar var. Mesele bunun genel karaktere dönüşmesi. Ve bu sadece futbolumuza has bir sorun değil. Çok yönlü bir mesele…
Not: Unuttuğum futbolcular mutlaka var. Hepsinden özür dilerim…
 

Thursday
May 8,2008

Hakan Yasar
Tam 29 gün sonra başlıyor Euro 2008… Muhtemelen çok sıkıcı maçlar izleyeceğiz. Taktik disiplinden içimiz gerilecek. Katı savunmalara kızacağız. Alan daraltacak takımlar bol bol. Teknikler değil atletler dolacak yeşil çimlere…Mesela bir Yunanistan-İsveç maçını şimdiden hayâl edebiliyorum. Ya da, dün Bursa’daydı o maçın provası. Galiba öyleydi. Gençler tam bir kuzey futbolu oynuyordu. Kayseri de 2004′ün Yunanistan’ını…***FATİH Terim’in malum arama-tarama günleri. O da tribündeydi… İlk 120 dakikada kim gözüne battı kestirebiliyorum! Sadece Mehmet Topuz… Onun frikik ve ön direğe attığı kurnaz şutlara bayılmıştır… Ancak heyecanlı bulmuştur Topuz’u… Bir de Engin Baytar’ın Oğuz Çetin vari bileklerine hayran kalmıştır. Aklına girer mi bilemem. 120 dakikanın iki oyuncusu bu ikiliydi. Heyecan veren pozisyonlar yaratttılar. Tabii 2 kez G.Birliği’nin 5′li defansından nefes alan Cangele vardı bir de… Fakat onu Periç durdurdu, oyunu penaltılara taşıdı…***KUPA finalleri daima yürek ister! Güç ister… Dikkat, özen, fizik ve kimya ister. Daha ötesi konsantrasyon ister. Hele de penaltılarda. Heyecan verir şu 11 metre. Kimi kaçar mesela… M.Topuz gibi! Penaltı için kavga eden adam kendini 8. sıraya yazdırmış. Bu ne korkaklık! Yine de anlayış gerekiyor!İşin özünde penaltı tecrübe işidir. İvankov buna iyi bir örnektir. Hem atan, hem kurtaran adamdır çünkü. Kayseri’nin ilk atışını yapıp takımına moral vermesi tesadüf değil. Gecenin 28. penaltısını atan Mehmet Çakır’a ‘dur’ demesi de! Ki o Çakır ile Ergün, 2. ralli de sıralarını değiştirdi heyecandan. Ama korkunç İvan gibiydi Bulgar…Öyle ki, 2 nefis penaltı çıkartan Periç bile onu durduramadı. Ivan çıktı 2 attı, 3 kurtardı. Olay tam 1996′daki Hayrettin-Kubilay (16-17) olayına gidiyordu ki, noktayı koydu.***GARİP bir finaldi. 170 dakika sürdü heyecan… Top işkence çekti. İlk şut 41′de çekildi… 3. kez kaybeden Mesut Bakkal, ‘Biz figüranız’ demişti final öncesi, Anadolu’yu kastederek. ‘En iyi figüran’ kazandı kupayı. Aslında bu bir projeydi Kayseri için. Ve hasat zamanı ürünü topladılar. Onları da, Gençler’i de tebrik etmek gerekiyor… Yüreklerini ortaya koydukları için özellikle. Keşke dün TFF Çocuk Tribünü inceliğini gösteren futbol federasyonu kupayı ikiye bölebilseydi! Eskiden olduğu gibi… Herkes mutlu olurdu böylece…

Wednesday
May 7,2008

Ercan Güven
Şimdi Federasyon’a soru şudur:                           Kılıfına uydurdun. Galatasaray yönetici ve futbolcularının “iyi hal”lerini bahane edip şampiyonluk maçına seyircili çıkmasını sağladın.
Peki aynı dosyadaki Fenerbahçe’yi nasıl kurtardın cezadan?
Burası Türkiye.
Benzeri benim de başıma gelmişti. Anlatayım:
Deli gençlik yıllarım. İçkili de araba kullanılacağını ispatlamak çabasındayım. Bağdat Caddesi’nde bir kaza olmuş, çevirmedeki polis beni de kepçeliyor ve kazanın taraflarıyla birlikte merkeze gönderiyor.
Üç kişiyiz. Biri kazayı yapan ehliyetsiz çocuk. Diğeri kazanın mağduru sivil bir albay ve potansiyel trafik canavarı ben.
Albayla birlikte sarhoşuz adamakıllı.
Tahlil mahlil; üçümüze de kapı gibi “alkolsüz” raporu veriliyor.
Neden?
Albay’ın promilini ölçemiyorlar; sıkar… Hem suçu da yok, yolunda giderken gelmiş çarpmış çocuk. Bana “İçkili” deseler Albay’ı nasıl örtbas edecekler.
En güzel lafı, görevini yapan polis söylüyor:
“Sevgili kardeşim, temiz çıktın, ama istersen evine kadar ben kullanayım”!
Albayı bilmiyorum, ama ben on gün sonra ciddi bir kaza yaptım ve aklım başıma geldi.
Bu federasyonla kaza kaçınılmaz gibi.
* * *
Her devirde, her olayda, kuralları eğip büken, uygulamayı yönlendiren/motive eden bir “otorite” vardır Türkiye’de.
Federasyon’a “kendi ipini çektiren” hadisede ise otoritelerin otoritesi Hıncal Abi!..
Moda’da bir beyefendi vardı eskiden. Çok iyi bir aileden, saygın, kibar, şık falan… Sadece “patlıcan zamanı” çılgına dönerdi. Bahar esintileri Koço’dan patlıcan kızartma kokusu getiriyorsa, o beyefendiyi bilenler kaldırım değiştirirdi.
Hıncal Abi’nin patlıcan zamanı ligin bitiş haftalarına denk gelir ki, hemen hemen aynı zaman dilimine denk düşer.
O yüzden, Hıncal Abi’nin mantık labirentlerindeki mazgal deliklerini tek tek göstermek istemiyorum ve buhranlı yorumlarına eklediği “Milliyet Ayıplı Gazetecilik Yapıyor” iddiasını kınamakla yetiniyorum.
“Galatasaraylı futbolcuların aklını karıştırmak için sayfa yapmak” suçlamasını ise değil Hıncal Abi gibi bir duayene, eski açıktaki ergen fanatiğe bile yakıştıramıyorum.
* * *
Şu kadarını söyleyeyim, Hıncal Abi’nin Kemal Dinçer damarından girerek dengesini bozup “şamar oğlanına” çevirmeye çalıştığı federasyon, ne ilk kurbanıdır ne de son olacaktır. Listede, nice genç gazeteciler, sanatçılar, kulüpler, futbol adamları vardır.
Lakin Milliyet Spor Servisi olmayacaktır.
Oltaya takılan koca bir “federasyon balığı” nesine yetmiyor ki?
İddiaları, “Galatasaray, Fenerbahçe’yi yenemez, yense de şampiyon olamaz” cümlesi kadar saçma ve dayanaksız geliyor insana. “Kara çantalar” kadar kışkırtıcı.
“Saçma, dayanaksız, kışkırtıcı ve sorumsuz”.
Ben gençliğimde aynen böyleydim.
Hıncal Abi hep genç kalanlardan. 
Özellikle patlıcan mevsimi.

Wednesday
May 7,2008

Kazim Kanat

Elbette iki takımın teknik adamları ve futbolcuları şu duygularla sahaya çıktılar:
A- Gençlerbirliği; Fenerbahçe’yi eleyen Galatasaray’ı eledim diyerek ve övünerek!
B- Kayserispor, Beşiktaş’ı eleyen Rizespor’u eledim diyerek ve övünerek!
Ama gördük ki, büyük maçlarda büyük futbol oynayan Kayserispor ile Gençlerbirliği arasındaki karşılaşmanın futbol kalitesi tek kelime ile hayal kırıklığı… Hayal kırıklığının sorumlusu, ‘risk almadan’ oynayan 22 futbolcu… Bir final böyle oynanmaz… Final, coşku ile oynanır. Şu yorum hatalı olmaz: 46 yılın en kötü finali oynandı!
Elbette kimin iyi oynadığı o kadar önemli değil. Önemli olan kupayı kimin aldığı şeklindeki felsefe Kafkas ve Bakkal’ı eleştiriden kurtaramaz.
Neden derseniz, şundan derim:
1- Faullü bir savunma, kalabalık bir orta saha ve sadece ileri atılan uzun toplarla gol aramak sanki iki takımın da ortak stratejisi oldu.
2- Kafkas ve Bakkal disiplin gösterisi adına korkunun esiri olmuşlar. Nedeni şu: Böyle maçların iki özel golcüsü Okan Öztürk (Gençlerbirliği) ve Gökhan Ünal (Kayserispor) yoksa, elbette gol de olmaz. Gol pozisyonları adına ilk 90 dakikada sadece uzaktan atılan üç şut var. Hepsi bu.
3- Kafkas ve Bakkal ilk 90 dakikada oyuna müdahale adına sadece hakem Yunus Yıldırım’ın faul yorumlarına itiraz ettiler. Oysa hakem Yıldırım, futbolun kalitesini ve temposunu artırmak için her avantaj kuralını uyguladı.

FİNAL SİVAS’TA OLMALIYDI
Uzatmalarda tek pozisyon Cangele’nin aşırtma şutuydu. Sonrasında sanki iki takım anlaşmışcasına, “Kupayı penaltıları atan alsın” gibi beraberlik için defans yaptılar. İstedikleri de oldu.
Penaltılarda sahanın en iyi iki oyuncusu olan kaleciler Periç ve Ivankov’un bu cehennemde bile birbirlerine moral vermesi finalin en güzel yönüydü.
MESAJ: Kupa finalinin Bursa’da oynanmasının anlamı, Bursaspor seyircisini ödüllendirmekse bu karar hiç doğru ve şık değil. Şunu diyorum: Kupa finali o yılın en centilmen seyircilerinin şehrinde oynansın. Bu, fair-play seyirciye verilmiş bir ödül olur. Keşke bu final Sivas’ta oynansaydı. Çünkü yılın en centilmeni Sivasspor taraftarıydı. Bu konuyu Sayın Başkan Hasan Doğan’ın dikkatlerine sunuyorum.