Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Friday
Jun 6,2008

Ercan Güven
Başbakan Erdoğan’ın izlemeye gideceği Portekiz-Türkiye milli maçı için özel uçağına Süper Lig kulüp başkanlarıyla birlikte Hakan Şükür’ü de davet ettiği haberini okuyunca nabzım hızlanmıştı.
VİP program, Yasama-Yürütme-Yargı gerilimine kurban gitti ama fikir güzeldi.
Demek ki, bir işe “emeği” geçenler, o işin “keyfi” çıkarılırken de bir şekilde hatırlanıyordu bu ülkede.
Vefa, küme düşmüş olsa bile hayattaydı. Haktanırlık bitmemişti. Birlik/beraberlik/dayanışma son nefesini vermemişti.
Acaba?..  
Birden aklıma geldi!..
Haluk Ulusoy nerede şimdi?
Yoksa emeği geçenlerden “hatırlananlar”, sadece “hemfikir” olunanlar mıydı?
Beğenirsiniz-beğenmezsiniz ama Türk Milli Takımı’nın Euro 2008’e katılması bir projeyse mimarı Haluk Ulusoy’du. Çizen, hesaplayan, uygulatan, görev dağılımı yapan, kontrol eden, yıkılırsa altında kalacak olan Haluk Ulusoy… 
Ona rağmen gidilmemişti finallere; onun sayesinde gidilmişti. Hiçbir şey yapmasa, cezayı yarıya indirtmişti. Blatter’in elini öpmüşse ki zannetmiyorum- bayram harçlığı almak için değil, Türkiye şu 2008’in coşkusunu yaşasın diye.
Bütün günahları/sevapları yanı sıra, 16 Kasım 2005 gecesi konuk İsviçre önünde dibe vuran ve Avrupa’dan aforoz edilen Türk Futbolu’ndan “2008 finalisti” yaratan sürecin en üst düzey sorumlusuydu kendisi.
Başardı ama siyasi rüzgarlar kuvvetlenince tutunamadı. Aldı şapkasını gitti. Bırakın meyvelerini yemeyi, amiyane tabiriyle ayvayı yedi Hükümet’e biat etmediği için.
Sahi nerede şimdi?
Yarım ağızla bile olsa mutlaka onu da davet etmişlerdir diye düşündüm.
Açtım sordum:
“İsviçre’ye gidiyor musunuz”?
“Hayır”!
“Davet edilmediniz mi”?
“Bırakın daveti, parasıyla 10 tane bilet istedim onu bile vermediler”!
Vay be… İşe bakın.
Peki, bu akşamki maçın protokolünde kim temsil ediyor Türk Futbolunu?
Türk Futbolu’nun dibe vurduğu gün olan 16 Kasım 2005’ten sorumlu tutulanlar.
Doğrudur, yanlıştır… Ben demiyorum ki, o yaptı… Ama bugünün başkanı o gün ikinci başkandı.
Türkiye’yi badireden sağ salim kurtaran Haluk Ulusoy ise parasıyla bilet alamıyor Euro 2008’e…
Makul ve mantıklı mı sizce?.. Adil mi, nazik mi?
Bence ayıp.
Kin kokan bir ayıp.
Hele spor gibi, mücadelede bile saygı beklenen bir uğraş parantezinde.
Ve işin en acı tarafı, bu olayı Ulusoy’un başkanlığı sırasında odasında balık istifi oturan her fırsatta onu yağlayıp cilalayanlar değil de, o odaya ve Ulusoy’a bir kere bile uğramayan, her gün eleştiren ben yazmak zorunda kalıyorum.
Yazık.

Friday
Jun 6,2008

Hakan Yasar
EURO 2008 kuraları çekileli tam 7 ay oldu. Günlerdir Portekiz ile yatıp Portekiz ile kalkıyoruz. İş biraz Sevilla-Chelsea işine döndü. Olayın suyunu çıkarttık milletçe. Fikir çöplüğüne döndü ortalık. Her kafadan bir ses. Yok şöyle, yok böyle yapmalıyız. Biz bir kere inatçı milletiz. Öyle aklı selim olamayız. Genlerimize aykırı bu. Vatan millet sakarya der, Brezilya’yı perişan ederiz… Siyah ile beyaz gibidir performansımız. Tutmaz günü gününü. Ama Portekiz ile ilgili unuttuğumuz çok önemli detaylar var.Bir kere bizi dünyanın en üçkağıtçı takımı, en kurnaz hocası bekliyor. Oyuncular öyle hilebaz ki, böyle numaracı bir takım dünyaya bir daha gelmez. Tekmeyi atıp yemiş gibi gösterirler. Sanki hepsi özel seçilmiştir, sihirbazlara taş çıkartırlar. Ronaldo’nun 2006′daki Rooney için ‘Nasıl attırdım’ diye göz kırpması, İngiltere’de ona linç girişimine neden oldu. Ferguson bile onun önündeki ahlak bekçisi olabilmiş değil. Hâlâ penaltı kazanma, faul çalma cinliklerini sürdürüyor.TEKME YEME NUMARASIStoper Carvalho’yu Nihat topa ayağını kaldırdığında kasığına sert tekme yemiş gibi kıvranır göreceğiz sıklıkla. Pepe biraz saftır ama iki tandemin en iyi yaptığı şey ucuzca adam attırmaktır. Nihat’ın bu ikisinin arasında cirit atma çabukluğu onu maçın kahramanı yapabilir. Çünkü iki stoper aynı zamanda zayıf halkadır.Kaleci Ricardo’ya iyi frikik, uzaktan şut golü getirir. Hele de bol yan orta. Penaltıda şansımız olmayabilir. Çünkü penaltı kurdudur. Sağbek Miguel’in (veya Bosingwa) geri dönüşleri kötüdür ama akıllı çıkışları şeytancadır. Petit iyi bir Marco’dur. Ama çok hızlı oynar. Deco’nun araya pasları, Moutinho’nun uzaktan şutlarına dikkat. Ama daha çok Deco’nun direkt kendini atma tuzağına düşmemek lazım. Ronaldo-Nanni aynı ustanın kalıbından çıkmış gibi. Roni’nin flip flap taktiği, Nanni’nin fok balığı numarası… Rakibe saygı duymadıklarının belgesidir. Quaresma sirk topçusudur. Oysa Ronaldo futbol cambazı. Aralarındaki küçük fark, Portekiz’in durduralamamasının şifresidir. Nuno Gomes’in kötü olduğuna kanmayın. Çünkü onun yalancı çapraz koşuları Ronaldo’ya yer açmak içindir. AHLAKSIZ PENALTILARBöyle numaracı, hilebaz kadronun başındaki adama gelince. Scolari melek yüzlü bir şeytandır. 90 dakika hiç oturmaz. Hakemle birlikte maçı yönetir. İtirazlarıyla 5 faulü lehine çevirir her maç. Heyecanıyla 10 top çalar. 8-10 taç kazandırır bağırtısıyla. Ölü topları sinsice kullandırır takımına. Kulübesine gelen taçlarda içeri girer taktik verir gizlice. Gürcistan’a karşı özel maçta bile ahlaksız penaltı kazanmışlardır. İşte böyle şeytani bir birliktelik sunar Portekiz. Kalitelidirler, şımarıktırlar. Ama rakibin üst üste 5-6 pas yapmasına sinir olurlar. Bir de iyi kapanmasına. İyi orta saha savunmasıyla onları durdurmak mümkün. Asıl olansa fizik olarak ayakta kalıp onları sinirlendirmek. Yani onların kurnazlıklarıyla onları yenmek lazım; bolca tilkilik gerekiyor. Kazanmamızın şifresi budur.

Friday
Jun 6,2008

Gökmen Özdemir
Milli Takım’ı takip ediyoruz. Hazırlık maçları ve antrenmanlar derken, nihayetinde teknik direktör Fatih Terim kapıları bize kapattı. Uzun bir süre takımı yakından izleyen bizler artık onları 15′er dakikalık ısınma hareketleri esnasında göreceğiz. Hoş… Zaten turnuvanın başlamasına da bir gün kaldı. En iyisi ben size durumu anlatayım…İlk maçı Portekiz ile oynamamız avantaja dönüşmek üzere. Genel kanı, turnuvanın favorisinin Portekiz olduğu. Ve sürekli olarak rakibimiz bizim maçta üstün taraf olarak gösteriliyor. Bu durum takımımız içerisinde ekstra bir motivasyon kaynağı… Tüm futbolcularımız ‘kendini gösterme’ bekleyişinde… Herkes kafasında maçı oynuyor sanki. İdmanda, otobüse binerken, ayakkabısını bağlarken, su içerken hepsi derin düşünceler içerisinde. Yüzler kimi zaman gülüyor, kimi zaman asılıyor. Tatlı bir gerginlik bu… Belki genel takım duruşumuz değil ama bu düşünceli halimiz bana umut veriyor. Çünkü bizim futbolcularımız kendilerine yarışacak, yenecek büyük bir av peşine düştüklerinde bu havaya bürünüyorlar…TRANSFER SIKINTISIAslında kampta havamız daha iyi olabilirdi. Emre ve Nihat’ın transfer görüşmeleri takım içerisinde sıkıntı yarattı. F.Bahçe Kulübü’nün kendisiyle ilgili konulardaki ‘timing’ (zamanlama) titizliğini, Milli Takım üzerinde de göstermesini beklerdik. Bundan sonra F.Bahçe timing konusunda herhalde fazla şikâyet etmez kendisini ilgilendiren kritik kararlarda. İşin ilginç yanı, transferi sözkonusu olan oyuncuların da bu durumdan memnun olmaması… Alan memnun ama ya alınan? Milli Takım kampında Emre ve Nihat da zora girdi.Yarına bir kala, hırslıyız. Her demeçte, idmanda çekilen her şutta bunu hissedibiliyoruz. Akıllıyız… Transferi olan futbolcu bile durumundan memnun değilse bu akıllandığımızın göstergesidir… Türk Milli Takımı hırslı ve akıllı olduğunda bugüne kadar büyük maçlar oynadı. Aynı durumun tekrarını bekliyoruz. Bunu umut ediyoruz. Zaten bu turnuvadaki geleceğimiz, ne kadar hayâl kurduğumuzla ilgili. Ben yarın bir galibiyet ya da beraberlik hayâli görüyorum. Bunu suya bakarak değil takımımıza bakarak görüyorum. Umutluyum…

Thursday
Jun 5,2008

Ercan Güven
Son gün, henüz kimse kimseye kızmamışken ve henüz kimseyi “yarı tanrı” ilan etmemişken sakin ve adil bir vicdan muhasebesi yapalım isterseniz!
Ne dersiniz?… Yoksa biz futbola fazla mı yüklenmekteyiz?
En iyi transferleri istiyoruz kulüplerimizden.
En iyi ve en pahalı..
“Bizim takım Türkiye’de kaliteli futbol Avrupa’da final oynamalı”.
Milli Takım ayrı bir alem…
Adı üstünde; milli… Yenemeyeceği rakip, alamayacağı şampiyonluk olmamalı.
Bize hep zevk vermeli futbolumuz, futbolcumuz, yöneticimiz… Kendimizi güçlü hissettirmeli. Gururlandırmalı.
Kazanma ihtirasımızı tatmin etmeli. Kusursuz olmalı.
Biraz fazla mı?..
Olabilir… Görüldüğü gibi, pek gerçekçi de değil.
Ama vicdanımızı sorgulamadan önce terazinin diğer kefesine ne koyduğunuza bakmak gerekir. Çünkü onlar da gerçeküstü gibi.
13,5 milyon kişinin günde iki dolar veya altında parayla geçindiği bir ülkeyiz sonuçta.
İmkanlarımız kısıtlı.
Keyiflerimiz, gustomuz ondan beter.
Bir futbolumuz var.
Sadece eleştirinin değil kesenin de ağzı açıksa, bu yüzden.
Taraftarı geçiyorum… O bireysel tercihtir. Tüm haftalığını bilet parasına yatırıp tribüne giden çırak, ailesinden kesip forma alan işçi, hurdası çıkmış arabasını şampiyonluk turlarında bir belediye çukurunda bırakan esnaf, kendi hesabını kendi bilir.
Ama biz devlet olarak bonkörüz futbola.
Hem de eşi benzeri olmadığı kadar.   
Prof. Şükrü Kızılot Hoca’mdan öğrendim; Mesela, esnaf/zanatkar/ tüccar yüzde 35’i bulan tarife üzerinden vergi ödüyorlar. Ücretliler, vergiyi peşin veriyorlar…
Peki futbol?.. Kulüplerin sağladıkları kazanç, futbol ile ilgili faaliyetlerden kurumlar vergisine tabi değil.
Kombinede bile KDV’yi vatandaş ödüyor. Hatta bu KDV’yi kulüp peşin alıyor, maçlar oynandıkça ödüyor devlete. O da öderse.
Futbolcuların vergisine gelince;  1 Ocak 2008’den itibaren % 15 üzerinden hesaplanacak. Bir lig aşağısı yüzde 10, bir aşağısı yüzde 5.
Bir makaleden ya da kitaptan, Devletin % 35 vergi geliri var. Milyon dolar alan futbolcu da bu oran % 5-15 arasında…
Geçen gün bir müjde daha aldılar… Kulüpler devlete borçlarını on taksitte ödeyecekler.
Arsa, arazi, ödül falan gani… 
Sanki, Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrıcalıklı sınıfı futbol.
Üstelik kızan, kıskanan da yok… Futbolun eli cebimizde, genel eğilim; “Olsa da daha çok versek” şeklinde.
“Ne yapalım bütçemiz bu kadar var”!
Eksik kalan bölümü sevgimizle kapatıyoruz.
Eeee… Öyleyse!
Son gün, henüz kimseye kızmamışken ve henüz kimseyi yarı tanrı ilan etmemişken sakin ve adil bir vicdan muhasebesi yaptığımızda, futboldan taleplerimizin her ne kadar gerçeklerle örtüşmediğini bilsek de istiyoruz işte…
Guruptan çık, finale yürü.
Deli falan değiliz. Talepkarlığımız, fedakarlığımızla eşit; o kadar.
 

Thursday
Jun 5,2008

Kazim Kanat

İsim babası olduğum atv’deki Santra programında; söz konusu Ulusal Takımımız olunca üç şeye çok dikkat ediyorum…
Birincisi; eleştiride asla sınırları zorlamıyorum. Hatta çok haklı olduğum konularda bile… Mesela Sevgili Fatih Terim bir yanlış anlama sonucunda beni incitse bile gülümseyerek, doğruyu anlatmak zorunda kaldım. Terim benim için ‘ Bir telefon mesafesindeyim niye aramadın?’ dedi. Oysa benim değil onun beni araması gerekirdi.
İkincisi; eleştirilerimi tekerlek kırılmadan’ yaptım. Şimdi susuyorum.
Üçüncüsü ve önemlisi de şu: Ben asla “Bu gruptan birinci de çıkarız, sonuncu da oluruz” gibi sığ bir futbol görüşünde değilim. Benim hedefim gruptan çıkmak değil. Benim hedefim Avrupa şampiyonu olmaktır.
Bunu yapabiliriz. Hani diyorum, olamazsak bile “Topal haline bakmadan hacca gitmeye karar veren karınca “ hikayesindeki gibi şampiyon olamazsak bile bu uğurda ölürüz ya!
Sözün özü şudur; Bu çocuklar bana bir kez daha; “Biz çılgın Türkler” diye başlık attıracaktır. O zaman siz karamsarların ne başlık atacağını merak ediyorum.
MESAJ: Ulusal Takım’a yol arkadaşlığı yapan F.Bahçe, takımın iki önemli oyuncusu Emre Belözoğlu ve Nihat Kahveci’nin kafasını transferle karıştırdı. Bu büyük tarihi sorumsuzluktur. Dikkat!

Thursday
Jun 5,2008

Ahmet Çakar

Bu satırların yazarını okuyanlar hatırlayacaklardır. İsviçre ile playoff’ta eşleşmemizin ardından SABAH gazetesine bir yazı yazmış ve “Tezgaha getiriliyoruz. Türkiye’de oynayacağımız maçın hakemi değiştirildi. Franck De Bleckere o maçın hakemi değildi. Ancak Blatter’den gelen emirle Türkiyeİsviçre maçına atandı. FIFA Başkanı Blatter’in takımı İsviçre, bizi tezgaha getirecek ama asıl De Bleckere’e değil şimdi Lubos’a da hiç güvenmiyorum” diye yazmıştım. Nitekim Slovak hakem Lubos Michel, İsviçre Bern’deki maçta bizi bitirmiş, 2-0 kaybettiğimiz maçta Hakan Şükür’e Müller’in yaptığı penaltıyı atlamıştı. Şimdi öğrendik ki İsviçre ile oynayacağımız grup maçının hakemi yine Lubos’muş. Portekiz’le oynayacağımız maçın sonucu nasıl olursa olsun İsviçre maçı, hayati derecede önem taşıyor . Çünkü yıllardır bilinir ki böyle grup maçlarında 2. müsabakalar kritiktir. Zira 3. ve son maçlarda bazen bir maçın berabere bitmesi 2 takımın da işine gelir. Bizim grubun son maçı Portekiz ile İsviçre arasında. Yani yine öyle bir matematik ortaya çıkabilir ki Portekizİsviçre berabere biter, ikisi de gruptan çıkar. Öyleyse İsviçre-Türkiye maçı Blatter’in ülkesi, ev sahibi İsviçre için en kritik maç. BLATTER’İN MANEVİ OĞLU İnsan biraz utanır. Böylesine büyük turnuvalarda hakem atamak en az 10 saat sürer. Bir maça bir hakemi planlıyorsanız ve adil insanlarsanız o hakemle o takımların son yıllarda yaşadığı olayları hesaplar ve provakatif atamalardan kaçınırsınız. Demek ki Lubos, İsviçre’yi; İsviçre’de Lubos’u çok seviyor. Belki de Lubos, Blatter’in manevi oğludur. Lubos’un tayini ya gözden kaçtı ya da çok iyi niyetle yapıldı. Yine diyelim ki haftaya oynayacağımız İsviçre maçında Lubos, bizim aleyhimize gayet insani hatta her hakemin zaman zaman yaptığı masum hatalardan birini yaptı. Ve biz bu hatayla maçı kaybettik. O zaman ne olacak? İsviçre’nin hakem tarafından kollanıp yukarıya taşınmak istendiğini Blatter’le Lubos arasındaki üstü kapalı ilişkiyi söyleyenler yani bizler yine komplo teorisyenleri mi olacağız. Her turnuvada ev sahiplerinin ilerlemesi istenir. Avusturya’nın kapasitesinin yetmeyeceği belli. Sakın kimse “Türkiye de 3. ev sahibi” demesin. Portekiz 22 bin kişiye idman yapıyor. Bizim grupta hem biz hem Portekiz hem de İsviçre ev sahibi. O halde işte Blatter işte futbolun karanlık yüzü.

Thursday
Jun 5,2008

Ridvan Dilmen
Euro 2008’in ilk maçlarında, takımlar birbirlerini deneyecektir. Ev sahibi İsviçre, zorlu rakibi Çek Cumhuriyeti’nden bir puanı koparır. Son hazırlık maçında Finlandiya karşısında iyi bir oyun sergileyen Millilerimiz de, yıldızlar topluluğu Portekiz’e bir çelme takabilir. Bu müsabaka için ilk tercihim beraberlik. Kadrosuyla rakibi Avusturya’nın bir adım önüne geçen Hırvatistan ve Polonya ile karşı karşıya gelecek olan Almanya Avrupa Şampiyonası’na galibiyetle başlar. Haftanın en zorlu maçı olan Hollanda-İtalya karşılaşmasında ise ilk seçenek beraberlikten yana kullanılmalı. Hazırlık maçlarında başarılı sonuçlar alan Brezilya, Venezuela’yı geçerken zorlanmaz. Dünya Kupası Afrika elemelerinde de galibiyete en yakın gördüğüm takım Kenya’nın rakibi Gine.

Wednesday
Jun 4,2008

Ercan Güven
Fenerbahçe başkanı sayın Yıldırım ne zaman çıktı Fenerbahçe TV’ye?.. 2 Haziran, öğlen saat 2’de…
O ana kadar bir tek Fenerbahçe yöneticisi, bir tane transfer iması yapmamıştı. Yabancı transfer peşindeki yöneticilerden biri, Brezilya’da falan da yakalanmamıştı.
Başkan ağzını bile açmamıştı Fenerbahçe’ye gelip gidecekler hakkında.
Hatta teknik direktör bile belli değildi…
Hâlâ da belli değil ya!
2 Haziran öğlen saat 2’ye kadar, her biri değerli işadamı olan yöneticilere çalıştığı bankadan “Para transferiniz tamam” diye bir mesaj gelse, koltuktan fırlayıp “yalaaan” diye bağıracak durumdalardı.
Fenerbahçe’nin resmi internet sitesi, fazla mesai ile  “transfer yalanlamaktan” bitap düşmüştü. Tüm haberlerin ana fikri “hayır almıyoruz”du.
Peki, sayın Başkan stüdyoda İhsan Topaloğlu’nun karşısına oturduğu sırada kaç tane komibine satılmıştı Şükrü Saraçoğlu Stadı’ndan?
23 bin 400…
Hani kombineyi transfer sattırırdı?
* * *
Bırakın transferi, şampiyon bile olamamıştı geçen sezon Fenerbahçe.
Ama tıkır tıkır satıldı kombineler işte.
Neden?
Birinci ve gayrı ciddi iddia, Fenerbahçe’nin zaten transfer potansiyeline ve bütçesine sahip olması, seyircinin “nasıl olsa yapar” diye algılaması!.. 
Demek ki, bu ülkede malı görmeden parayı sayan tek kesim Fenerbahçe seyircisi!.. Eşyanın tabiatına aykırı… Geçiniz.
İkincisi, yalan transfer haberlerinin “pozitif” etkisi… Bu da insanları aptal yerine koyan bir tezdir ve kabul edilmesi mümkün değildir… Geçiniz. 
Geriye ne kaldı?
Futbol seyircisi iyi bir takım sağlam bir hedef kadar “konforlu” bir stada da önem veriyor demek ki.
Şükrü Saracoğlu Stadı, Galeria/Akmerkez/Kanyon muamelesi görüyor “futbol alış verişinde”.
“Bir gidelim, alacağımıza orada karar veririz” aşamasına gelinmiş.
“İyi bir şeyler bulamasak bile iyi vakit geçiririz” fikri bilinç altına işlemiş.
Artık futbolun “şölen” yönünü, kazanmanın kaybetmekle ikiz kardeş olduğunu kavrıyor seyirci. Kazansa da kaybetse de medeni bir koltukta, temiz tuvaletleri olan bir statta, yiyecek içecek bulabileceği bir ortamda yaşamak istiyor sevincini kederini.
Öncelik konforda.
* * *
En azından Fenerbahçe özelinde öyle.
Fenerbahçe “tutan bir model”se, tespiti iyi yapmalı rakipleri.
Borç-harç yıldız futbolcu peşinde koşan kulüplerin bu kıssadan hisse çıkarma zamanı gelmedi mi?
Kimse “bulun 200 milyon dolar, süper bir stad yapın” demiyor onlara.
Olan stadın yaşam alanlarını temizlemek, insani ve medeni hale getirmek, hizmetleri geliştirmek, ne bileyim; suyu soğutmak, sandviçin peynirini sakınmamak, oturakları paspaslamak, giriş çıkışta itiş kakışa engel olmak bile bir tür konfordur.
Yüzmilyonlarca dolar transferi, bilet parası olan futbolu, tükürük köftesi ile seyretme devri geçti. Bunu ilk hisseden Fenerbahçe’ydi.
O yüzden transferi belli olmadan, hocası imza atmadan yarısını satabiliyor koltukların.

Wednesday
Jun 4,2008

Nilay Yilmaz
Lige verilen arada spor programlarının sayısı iyice azaldı. Pazar akşamı kanalları dolaşırken Ve Gool’ün  Euro 2008 versiyonu Euro Gool’e rastladım. Yorumculardan daha çok konuşan Ve Gool sunucusu Göktuğ Sevinçli bu defa yorumcu koltuğunda oturuyordu. Milli Takımımız değerlendirildiği programda Sevinçli, Colin Kazım’ın neden santrafor olarak değerlendirilmediğini sordu ve “Kazım, Hakan Şükür tipinde bir santrafor… Babası siyahi olduğu için atletik… Kazım 1.95. 1.95’lik adamdan sağ kanat yaratmaya çalışıyorlar, 1.95’lik adamı santraforda kullanmayı kimse düşünmüyor. Kazım İngiltere’de santrafor oynarken bunu ne Fenerbahçe’de ne de Milli Takım’da görebildik. 5-10 dakika bile göremedik yani… Kazım alternatif genç bir oyuncudur. “Ben bunu santrafor olarak yetiştireyim” derse birileri bana göre daha büyük fayda getirir Türk Milli Takımı’na… Bu çocuğun o potansiyeli var. Biz mi yanılıyoruz acaba? Yanılabiliriz ama hiç denenmemesini ben anlamıyorum…”  mealinde cümleler kurdu .
Sevinçli’nin söylediklerinin bir kısmı bu, konuşmasının başını kaçırdım. Tüm söylediklerini öğrenebilmek için TV8 Spor servisini arayıp programın kaydını istedim, “biz sizi arayalım” dediler; ama telefonuma geri dönme nezaketini dahi göstermediler. Olsun, canları sağolsun! Ben konumuza geri döneyim:
Kazım hakkında bu güzel sözleri söyleyen Sevinçli, Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi maçları sırasında ise şöyle demişti: “Colin Kazım orta sınıf bir santrafor. Medya bir adamın notunu verdi mi o fazla kalmaz. Colin Kazım seneye gider. Büyük ihtimalle de orta sınıf bir Anadolu takımına gider. Bakın buraya yazıyorum: Bu Colin Kazım senede 10-15 tane gol atar. İsteyenle de iddiaya girerim. Orta sınıf bir oyuncu ya! Bu kadar abartılacak ve bu kadar konuşulacak bir oyuncu değil…”
Orta sınıf bir oyuncu 2 ayda nasıl bir gelişme gösterdi ki Sevinçli’nin Milli Takım’daki santrafor adayı oldu bilinmez. Üstelik bu kadar abartılacak ve konuşulacak bir oyuncu da değildi Sevinçli’nin sözleriyle… Eklemek gereken bir başka nokta ise Kazım’ın boyu 1,95 değil 1,85. Bunun için çok araştırmacı olmaya da gerek yok . Programdan önce bakarsınız Fenerbahçe’nin resmi sitesine, sonra da istediğiniz kadar konuşursunuz.
Sonra Ve Gool’de programın sunucusu arkadaş “Portekiz’in de hazırlık maçını izlemişken…” diye başladı cümleye Portekiz-Gürcistan maçını konuşmak için…
Sonra Portekiz’in Gürcistan maçındaki dizilişini verdiler… Bosingwa solda, Ferreira sağda dizilişte…
Nasıl izlemişler maçı bilmem… Çünkü Portekiz-Gürcistan maçında Bosingwa sağda, Ferreira solda oynamıştı…
‘Falco kim, Löw kim’
“Galatasaray’ın bir türlü kurtulamadığı parasızlık ve ondan dolayı kaliteli adam alamayışı artık insanları bıktıracak hale geldi. Öyle isimler karşımıza çıkıyor ki onların Galatasaray takımında bırakın antrenörlüğü resim bile çektirmesi bu kişileri kalitelendirir. Galatasaray ise hiçbir şey kazanmaz. Şimdi gene bir sürü isim dolaşıyor. Falco Götz, yok Löw ya da Mathias Sammer. Yahu bana lütfen söyleyin, bu antrenörler neler yapmış? Var mı büyük başarıları? Kim bu Sammer? diyoruz, “Ohooo…” diyorlar bana, Alman futbolunda en yetkili yerde! Ne iş yapar? Federasyonda genç takımların başındaymış. Buyrun, namazı siz kılın. Öbürleri belli; Falco bildiğim kadarıyla iki senedir filan boşta. Löw de öyle, federasyonda milli takımda bir hoca” diyor İsmet Tongo 1 Haziran 2008 tarihindeki Pas Fotomaç’taki yazısında…
Kimle paylaştıysam bu satırları, “nasıl yani?” diyerek güldü… İsmet Tongo futbolu nereden takip ediyor bilmem… Sadece şunu demek bile yeterli ona: “Löv de kim” dediği adam, federasyonda bir hoca değil, Almanya Milli Takımı’nın teknik direktörü… 
Asi Ruh hakkında küçük bir açıklama
Akşam Gazetesi’nin dünkü sayısında “Küfür, Rant Artık Bitecek” başlıklı yazıda, gazetenin Çarşı’nın yeni A takımı diye nitelediği isimlerle yapılmış söyleşiye yer verilmiş. Haberin sonlarına doğru, Alen ve arkadaşları için Asi Ruh’un telif hakkını Beşiktaş’a bağışlamaları gerektiği belirtiliyor.
Belgesel filmin proje danışmanı olduğum için açıklamam gerekiyor ki; bu filmde Çarşı’ya veya herhangi bir kişiye telif ödenmesi söz konusu değildir. Çünkü bir film yapılırken hele de bu futbola ilişkin ise gerekli izinlerin ve teliflerin karşılandığı yerler sınırsızdır. Ve zaten bu izinler alınmadan belgeselin çekilmesi mümkün değildir.
Asi Ruh, yapımcısı Pancard Film’in ilk filmidir ve iki yıl boyunca karşılık beklenmeksizin para harcanarak çekilmiştir. Bu film sinemalarda gösterilmeyecektir. Sadece DVD olarak satılacaktır ve Pancard filmdeki arkadaşlar bu filme gönüllerini koymuş borçlanarak bu filmi bitirmişlerdir. Kar edeceği tartışılır; ama sadece iyi bir film olması hedeflenmiş filmin bu tip spekülatif tartışmalarda adının geçmesi hem beni hem de bu filme emeği geçmiş herkesi rahatsız etmiştir. Bu en başta emeğe saygı duymamaktır. İlgili ilgisiz herkese duyurulur. Pancard Film de bu konuyla ilgili gerekli açıklamayı zaten yapacaktır.

Wednesday
Jun 4,2008

Selçuk Yula
Yıldırım’ın kadroyu koruma kararı çok yerinde ancak futbolun ciddi bir iş olduğu hatırlatılacak Bana sanki Zico ‘gidici’ gibi geldi. Mutlaka bir B planı vardır. Forvete takviye ise kesin yapılacak
Başkan Aziz Yıldırım’ın açıklamalarını dinledikten sonra Fenerbahçe’nin önümüzdeki sezon çizeceği stratejiyi daha iyi anlamış olduk. Tüm konuşmayı ana hatlarıyla 4 maddede toplamak mümkün. Bir, kadro dağıtılmayacak. İki, transferler ezbere değil, gerekli yerlere, gerekli adamlar alınarak yapılacak. Üç, teknik adam sorunu yaşanmayacak. Dört, Fenerbahçe futbol kulübü olarak değil, spor kulübü olarak anılmaya devam edecek. (Yani amatör branşlara desteğe devam) Şimdi yukarıda yazdıklarımızı biraz açalım. “Kadro dağıtılmadan birkaç takviye ile yola devam” kararı son derece doğru. Şampiyonluğu son haftaya kadar kovalayan ve de Avrupa’da ilk 8′e giren bir takımı yok sayamazsınız.

Çok basit, hatalarla akıl almaz puanlar kaybedildi. Başkanın en az üç dört kere tekrar ettiği, “Yürüye yürüye şampiyon olmamız gerekirdi” sözünde işaret edilen, Zico gibi görünse de futbolcuların da bu sorumluluktan kaçmamaları gerekir. Futbol ciddi iştir, şaka olmaz. Rakibini küçük görürsen yani saygı göstermezsen başına her zaman her şey gelebilir. İşte bu gerçek unutuldu. “Ben İnter’i, Sevilla’yı, Chelsea’yi yenmişim. Siz de kimsiniz kardeşim!” dersen, sadece Bursa ve Büyükşehir Belediye’ye 10 puan kaybetmen elzem olur. Önümüzdeki sezon aynı hataların yapılması mümkün değil, o yüzden kadroyu elde tutmak akıllıca olur fikrindeyim. Başkan, “Avukatıyla görüşmem devam ediyor” derken, bana Zico gidici gibi geldi. Zaten Yıldırım da, “Bu konu problem olmaz” diyerek, her zaman B planını hazırda tuttuğunu belirtti. Yapılacak transferler için isim belirtmese de gelecekte de kulübe faydalı olabilecek genç yeteneklerin alınacağını çıkartmamız mümkün. Ancak bunlar kesinlikle boş futbolcular değiller. Kezman’ın sakatlanıp, Semih’in kart cezalısı olduğu dönemde, santrforsuz sahaya çıkan takımın, forvette büyük sorun yaşadığı herkesin malumu. İlk takviyeler bu bölgeye yapılacak. Yalnız benim tanıdığım başkan, yine de bir bomba patlatıp kombine ve forma satışlarını hızlandıracaktır. Son olarak, benim de hep söylediğim gibi, Fenerbahçe bir futbol değil spor kulübüdür. Katıldığı 9 branşta da şampiyonluğu kovalamak kime nasip olmuştur! Sporcu ordusuyla sadece ülkemizde değil Avrupa’da da ses getiriyor. (Bayan-erkek basket takımı ve futbol takımı, Avrupa’nın ilk sekizinde, masa tenisi ise final oynadı.) Bu akşam da Abdi İpekçi’den galibiyetle çıkarsa erkek basket takımı şampiyon oluyor. Bu yüzden yapılanlara değişik gözle bakmak gerekir. Viyana’da koyu Galatasaraylı bir dostumuz, “Allah bizim de başımıza bir Aziz Yıldırım versin” derken, aslında anlatmak istediklerimizi özetliyordu.