Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Fatih hoca söylesin
AHMET ÇAKAR
Acı haberi Aysel Doğan, Terim’in ağzından duymak istedi: “Kocamın durumuyla ilgili haberi bana Fatih Hoca versin” O anda Terim’in gözündeki yaşlar sel olup aktı ve haberi vermeye gitti..
Bodrum’daki yazlığımda televizyondan ” Hasan Doğan kalp krizi geçirdi” alt yazısını görünce hemen arabaya atlayıp hastaneye doğru yola çıktım. Yol boyunca. Levent Kızıl’dan Hasan Doğan’ın sağlık durumunu öğrenmeye çalıştım. Kızıl da hastanedeki diğerleri gibi Doğan’ın ne durumda olduğunun kesin ve net bilgisine haiz değildi. Tam hastaneye girerken İstanbul’dan telefon açan bir arkadaşım Hasan Bey’in kaybedildiğini televizyonların bu şekilde haber geçtiğini söyledi. O yüzden daha telaşlı ve heyecanlı bir şekilde hastaneye girdim. Doktor olduğum için direk doktorların bulunduğu odaya girdim. O ana kadar kamuoyuna net bir açıklama yapmayan doktorlar, meslektaşlarına yani bana aynen şunları söylediler: “Hocam zaten ex (yaşam fonksiyonlarını kaybetmiş) gelmişti. Bütün çabalarımıza rağmen geri döndüremedik. Başımız sağolsun” GÖZYAŞLARI Bu haberi alır almaz, dışarıda, gözlerindeki yaş, yuvalarında durarak bekleyen Fatih Terim, Fulya Terim, Semih Şentürk, Rüştü Reçber, Arda Turan, Tümer Metin, Tuncay Şanlı, Hakan Balta, Hamit Altıntop, Ayhan Akman ve Eşi’nin (Aysel Doğan) olduğu bölüme doğru hareket edip acı haberi verdim. Başımız sağolsun diyebildim. O sırada futbolcuların da Fatih Hoca’nın da Fulya Hanım’ın da gözlerinden yaşlar süzüldü. Hocanın ağzından sadece “Sabah beraberdik, öğlen beraberdik akşam da beraber olacaktık. Bu nasıl iş Ahmet” sözleri çıkabildi. O sırada acı haberi Doğan’ın sevgili eşi Aysel Hanım’a vermeye gidenlerden bir tanesi geri dönmüş, yanımızda belirivermişti. Hocaya dönüp “Hocam Aysel Hanım diyor ki ‘ Kocamın durumuyla ilgili son haberi bana Fatih Terim versin, o bizi, milli takımı defalarca kurtardı. Şimdi de kocam kurtulduysa gelsin söylesin, kurtulmadıysa da ölüm haberini yine o versin’ diyor Aysel hanım sizi bekliyor” dedi. O anda Fatih Terim’in gözündeki yaşlar sel olup aktı. Dağ gibi Fatih Terim birdenbire yıkılmıştı. Bir an göz göze geldik “Hocam bu görev sana düşer, istersen ben de seninle geleyim” dedim. BU FUTBOL NEDİR BÖYLE? Fatih Terim kendisi gibi sürekli ağlamakta olan eşi Fulya Hanım’a baktı ve o acı haberi vermek için Aysel Doğan’ın yanına gitti. O anda Terim’in duygusallığını, insani yönünü bir kez daha gördüm. Fatih Terim o dakikadan itibaren Aysel Hanım’ın başından bir an olsun ayrılmadı. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gelene kadar Aysel Hanım’la, Doğan ailesiyle ve oradaki organizasyonla Fatih hoca ilgilendi. Başbakan da geldikten sonra kendisiyle konuşma olanağımız oldu. Sayın Başbakan’ın acısı elbetteki çok büyüktü. Sadece bana “Ahmet hocam bu futbol nedir böyle” der gibi bakıyordu. Başbakanı futbol oynadığı yıllardan ve televizyonlardan çok farklı şekillerde gördüm. Kimi zaman endişeli kimi zaman neşeli kimi zaman da heyecanlıydı. Ama o gece çok farklıydı. Kendini tutuyor ama belli ki çok derin bir acı çekiyordu. Emine hanım da öyle. Onun acısı daha da belliydi. ALLAH SABIR VERSİN Gecenin ilerleyen saatlerinde kaldığım hastaneden sevgili dostum Hasan Doğan’ın acısı, Terim’in çok duygusal anları, Aysel Doğan, Fulya Terim ve Başbakan Erdoğan başta olmak üzere orada bulunanların büyük acıları aklımda kalarak hastaneden ayrıldım. Sevgili Hasan Doğan, Sayın Başkanım mekanın cennet olsun. Hepimize Allah sabırlar versin.

ÖNCELİKLE F.Bahçe Başkanı’nı ve tüm yönetimi tebrik ederim. Çünkü F.Bahçe Futbol Takımı’nın başına getirdikleri Luis Aragones ile tüm F.Bahçeliler geleceğe umutla bakabiliyorlarlar artık. Son Avrupa Şampiyonası’nda kupayı kaldırttığı İspanya Milli Takımı’nda bulunan tüm iyi futbolcuları tüm maçlarda hem çok iyi oynattı, hem de çok iyi koşturdu.Neden özellikle koştuklarını söylüyorum? Eğer Aragones F.Bahçe’nin kadrosundaki futbolcuları, İspanya Milli Takımı’ndaki oyuncular gibi koşturabilirse çok iyi işler yapacağına inanıyorum. Çünkü bir Xavi’yi, bir İniesta’yı düşünün. Bunların toplu ve topsuz oyunda ne kadar çok olumlu işler yapabildiklerini gördük. Hele final maçında, finale kadar çıkmış olan rakipleri Almanya’yı ne hale getirdiklerini herkes izledi.Bazı medya organlarında okuyoruz, F.Bahçe’ye dede getirdiler diyorlar. Bunu diyenler, acaba öyle bir ‘dede’ bulsa kendi kulüplerine getirebilir mi? Bu iş yaşla falan olmaz. Hayatta en pahalı kazanılan şey, tecrübedir. Bunu özellikle futbol oynayanlar çok iyi bilir. Bütün dünya Avrupa Şampiyonu takımın hocasının nereye gittiğini konuşurken, bizler çok gariptir ki, tenkit etme yolunu seçiyoruz. Biraz insaf!SAHİP ÇIKMALIYIZBEN bütün F.Bahçeliler’den hem Aragones’e, hem de Emre Belözoğlu’na sahip çıkmalarını istiyorum.Gelelim Emre’ye. Futboldan anlayan biri çıkıp Emre için ‘kötü oyuncu’ diyebilir mi? Eğer bunu derse zaten ben onda art niyet ararım. Bazı F.Bahçeliler’den duyduğum laflar beni üzüyor; Neden bir G.Saraylı transfer ettik? deniyor. Peki ben size bir soru sorayım; bugün Arda’yı alma imkanınız olsa alır mısınız, almaz mısınız? İnanıyorum ki, Turkcell Super Lig’de de Şampiyonlar Ligi’nde de geçen yıla oranla daha zor bir sezon geçecek. Belki Zico’nun yakaladığı başarıyı ilk yılda yakalayamayabilir Aragones… Ama F.Bahçe’ye çok olumlu bir sistem getireceğine, iyi bir futbol oynatacağına gönülden inanıyorum.

Hatırlarsanız bir zamanlar ligler bitip transfer ayına girildiğinde ortalık yıkılırdı. Özellikle üç büyükler, Anadolu’da parlayanların peşine düşer, futbolcu kaçırma olayları yaşanırdı. (O dönemler yabancı falan yoktu) Kim daha fazla futbolcu transfer ederse, havayı o atardı! Gazeteler sezon içinde sattıklarından daha fazla satardı. Şimdi böyle mi? Bakıyorum da hiç hareket yok. Şimdi dilerseniz dört büyüklerin neler yaptıklarına bir bakalım. Fenerbahçe ve Galatasaray’da pek hareket yok. Teknik adam değişikliklerine gidildi. Fenerbahçe, Burak’la anlaşma yaptı ki, Burak bu sene değişik bir sezon geçirebilir. Ondan da Gökhan Gönül’deki gibi bir patlama bekliyorum. Beşiktaş ve Trabzon ise daha aktif. Trabzon bence iyi işler yapıyor. Ersun Yanal güvendiğim teknik adamlardan. İyi bir sezon geçirecekler ama şampiyonluğu yaşamaları biraz zor. Gelen adamlar, bu seneki liderle aradaki 25 puan farkı kapatabilir mi, göreceğiz. F.Bahçe damgasını vurur Beşiktaş’ı en iyi yorumlayan yazarlardan biri olan İlker Akteş, dün Fotomaç’daki yazısında yabancı transferlerin kapalı kutu olduğunu belirtti. Yani iyi çıkarsa tamam da, tersi olursae ne olacak. “Bilinen tek şey, Sinan Engin’in bu futbolculara kefil olması” diyor. Yani Beşiktaşlılar bu sene sevgili Sinan’ın kefaleti kediye yüklememesi için dua edecekler. Galatasaray’da Kewell sesleri yükseliyor. Yıllardır yabancı transferlerde hayal kırıllığı yaşayan, umduğunu bulamayan, milyonlarca doları sokağa attıktan sonra fakir fukara edebiyatı yapıp televizyonlardan para toplamaya çalışan Galatasaray için tek Kewell yeterli olacak mı, hiç zannetmiyorum. Fenerbahçe’nin eliyle hediye ettiği şampiyonluğa güvenip yola çıkarlarsa, şansları bu sefer çok az olur. Yine Avrupa’da hiçbir şey yapamazlar. Fenerbahçe’ye gelince. Kadroyu elde tutmak da bir transferdir. Az ama öz, gerekli adamlar alınıyor. Aragones’le işi başından sıkı tutacak bir Fenerbahçe, lige damgasını sezon bitmeden çok önceden vurabilir. Avrupa’da ise yapılanlar yapılacakların garantisi değil midir? Beşiktaş’ın 8, Galatasaray’ın 5 yiyerek elendikleri bu arenada, yarı final şansını kıl payı kaçıran bir takım için Aragones’in fazla düşünmemesi gerekir. Yağ, var, un var, şeker var. Güzel bir helva için de Avrupa’nın en büyük aşçısı da gelmiş. Tadından yenmeyecek bu helvayı götürmek de taraftarın hakkı olsun.

Beşiktaş teknik patronu Ertuğrul Sağlam’ın Ulusal Takım kaptanı Rüştü Reçber’e sahip çıkmasına saygı duyuyorum. Ama bu sahiplenmede ‘Reçber’i eleştirenleri eleştirme’ tavrına asla saygı duymuyorum. Bu nedenle Sağlam’a eleştirim saygı sınırlarını zorlayacaktır.
Dinle hoca… Diyorsun ki “Bir gün önce Rüştü’yü kahraman yapanlar bir gün sonra hain yaptılar. Rüştü’yü ne hain ne de kahraman yapalım.”
Sağlam’ın hedef gösterdiği yazar benim. Maç bitiminde atv’de Santra’da, ertesi günde, SABAH’ta yazdıklarımla verdiğim mesaj şuydu; Rüştü’yü Hırvatistan maçında (goldeki büyük ve affedilmez hatasına rağmen) kahraman yaptım. Almanya maçında ise yediği o affedilmez hatası sonucunda “Yaktın bizi Rüştü!” başlığı ile eleştirdim.
Şimdi hoca efendi Ertuğrul Sağlam’a soruyorum; Peki, söyle bakayım hoca efendi, Sen, Rüştü’yü kötü oynadığı maçtan sonraki hafta neden oynatmıyorsun?
Lafı uzatmaya gerek yok. Futbolda dün yok, yarın da yok, sadece bugün var. Bizler de günü yazarız. Hepsi bu kadar basit bir olay!

İspanyol hoca, ülkesini Avrupa Şampiyonu yaptı ve Fener’e geliyor. Kalitesi tartışılmaz Aragones, Zico’nun mirasını en iyi şekilde kullanıp, takımı daha da başarılı kılacaktır
ARAGONES, Fenerbahçe’ye gelmeden fallar açılmaya başlandı. Herkes, “Hele bir gelsin de görelim. Sonra fikrimizi söyleriz” diyor. Aslında bu cümlenin açılımını “Kimse şimdiden sallamaya cesaret edemiyor” şeklinde yapabiliriz. Eeee ne de olsa adamın sağı solu belli değil. Ne yapacağını kestirmek güç. 15 gün önce ‘dede’ lakabı takanlar da şimdi düşünmeye başladılar. Yok ‘Fenerbahçe taraftarı Feldkamp ile dalga geçmiş de şimdi ne yapacakmış’ gibi geyiğe sarılanlarda var. Bir kere Feldkamp rahatsızlığı yüzünden yıllarca görev yapmamıştı. Aragones ise Avrupa Şampiyonu İspanya’nın teknik adamı olarak geliyor. O yüzden bunları bir kalemde geçelim, Aragones’i neler bekliyor. Onları tartışalım.
TEPKİ GÖSTERİLEMİYOR İlk önce Zico’nun, Şampiyonlar Ligi çeyrek finalisti bir takım aldığını belirtelim. Yani beklentiler büyük. Aragones, “Yahu ilk 8′e girmiş teknik adama bile tahammül edememişler ise benim daha fazla iş yapmam gerekir” diye düşünürse kazanan Fenerbahçe olur. Bir başka avantaj da futbolcu bünyesine yakalanacak. Artık yedek kalanların suratı düşmeyecek. Kulübe de sahadaki sevince ortak olacak. Oyundan çıkanlar abuk subuk hareketler yapmayacaklar. Öyle ya Raul gibi bir adamı kadrosuna almayan, finalde süper oynayıp gol atan Torres’i oyundan çıkaran ve tek tepki gösterilemeyen bir teknik adam var. Zico’nun en çok eleştiri alan yönü, oyuncu değişimleri ve dakikalarıydı. 6 maçını seyrettiğimiz Aragones ise bu konularda gayet başarılı. 60. dakikalardan sonra sahaya soktuğu futbolcularla işi bitiriyor. Final hariç her maça çift forvet başladı. Skoru aldıktan sonra orta sahayı kuvvetlendirip, tek forvete dönüyor, üstüne çektiği rakibin boşalan alanlarına yorulan Torres yerine Güiza ile imha planını uyguluyor. Eğer rakip üstüne gelmezse de işi sağlam tutuyor. Saçma sapan gol yemeden galibiyete ulaşıyor. “Koşan adamı oynatacak Alex’in işi zor” diyenler var. Tutulan istatistiklerde Alex en çok koşanların içinde yer alıyor. O da ayrı konu. Şunu söylemeliyim ki milli takım çalıştırmak ile kulüp takımı çalıştırmak bir tutulmaz. Ülkenin en iyi hazır adamları ile çalışmak ayrı, kendi hazırladıklarınla çalışmak ayrı. Birisinde 3-5 gün beraber oluyorsun, birisinde 11 ay. 34 maçlık lig maratonu, kupa, Avrupa derken tonla karşılaşma yapacaksın. Her futbolcuya ihtiyacın var. Alex’in ne anlama geldiğini Aragones gelir gelmez çözecektir. Semih’in de söylediği gibi ülkemizin gelmiş geçmiş (istatistikler de böyle söylüyor) en iyi yabancısını Aragones de boşlamayacaktır. Fenerbahçe bu sene takımı bozmadı. Yani Aragones’in elinde Arthur Zico’nun bıraktığı miras olacak. Ben yine baştan konuşacağım ve Aragones’in bu mirası iyi kullanıp başarılı Fenerbahçe’yi daha da başarılı bir ekip yapacağını söyleyeceğim.

Büyük turnuvalarda hep “Favori olmayan” bir takım ortaya çıkar. Hafızalara kazınacak maçlar oynar. Müthiş sonuçlara imza atar. Taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanır. Finale çok yaklaşır ama “Gönüllerin şampiyonu” olarak elenir. Euro 2008′e damgasını vuran ve “Unutulmayacak maçlar” sayfalarına adını yazdıran en flaş takım Türkiye’ydi.
Türkiye, Avrupa’yı kendine hayran bıraktı. Unutulmamak için gelecek her büyük turnuvada yer almalıyız. Bunu başaracak genç ve yetenekli bir jenerasyona sahibiz.
Arda Turan‘ın, “Takımca mücadele etmeyi zevk olarak algılarsanız başarı gelir” şeklinde bir sözü var. İspanya bu söze uyan bir takımdı. İspanyaAlmanya finalinde ikinci yarı müthiş tempolu, mücadele gücü yüksek, bol pozisyonlu kıran kırana bir oyun izledik.
İlk yarının ilk 15 dakikasında Almanya “Baskın basanındır” diyerek İspanya’nın üzerine çullandı ama golü bulamayınca 8 kişiyle savunmaya gömüldü. David Silva ve İniesta ile İspanya, kanatları vızır vızır kullanıyor; Torres’i Alman savunmasının arkasına sık sık kaçırıyordu. Almanya Lahm-Podolski ikilisiyle soldan birdirme yapıyor, sağ tarafı hiç kullanmıyor tek kanatlı uçak gibi hücum ediyordu. Lahm ile kaleci Lehmann’ın arasına akıllı giren Torres 33. dakikada topun dibine girerek vuruş becerisi müthiş bir gol attı.
Löw, golde hatası olan Lahm’ı çıkardı sonra da Kuranyi’yi oyuna alıp “Ya hep ya hiç” dedi. Bu felsefe Almanya’nın sonu oldu. Savunma güvenliğini bırakan Almanya açık futbola dönüp çok adamla İspanya’nın üzerine gidince delik deşik oldu. İspanya sadece kanatlardan değil, göbekten de fırtına gibi geliyordu. Maç İspanya forveti ile Lehmann arasında geçiyordu. Ramos’un kafasını Lehmann’ın çıkarması şanstı. İspanya, bizim elimizden kaçırdığımız Almanya’yı adeta eziyor, kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor ama Torres, David Villa, İniesta, Xavi akıl almaz goller kaçırıyordu. Ballack’ın esamesi okunmuyordu.
1984′te Paris’te Fransa-İspanya finalini izlemiştim ve kupayı Platini’li Fransa kazanmıştı. 24 yıl sonra İspanya çıktığı finalde Almanya’yı eze eze yenerek haklı bir şampiyonluk kazandı.
EURO 2008′de inanılmaz maçlar sonunda dünya gündeminde baş sırayı alan Milli Takımımız, yarı finalde Almanya karşısındaki futboluyla da bütün gönülleri fethetti ve şampiyonaya ayrı bir renk kattı. Tabii ki çok iyi oynayarak kaybettiğimiz yarı final maçından sonra çok üzüldük. Ama yapacak bir şey yok. Bizlere bu büyük heyecanı yaşatan Fatih Terim’i, yardımcılarını ve tüm futbolcularımızı canı gönülden kutluyorum. Almanya’yı senelerdir takip ederim. En kötü dönemlerinde bile bir bakarsınız final oynamışlardır. Ama kendimi bildim bileli Almanya’yı bizim maç hariç 10 dakika dahi oyuna hükmedemediği başka bir karşılaşma hatırlamıyorum.
ALMANYA’YI OYNATMADIK
Milli Takımımız’ın Almanya maçında rekor eksiklere rağmen sahaya çıkan takım tertibi kolektif futbolu oynamaya yatkın bir kadroydu. Mehmet Topal’ın orta saha oyuncusu olmasından dolayı top kullanabilme özelliği stoper görevinde hazırlık pası yapmamıza ve oyunu geriden iyi başlatmamıza olanak sağladı. Orta sahanın ortasında Ayhan pres özelliği ve akıllı top kullanma becerisiyle, Aurelio ile birlikte olgun bir ikili oluşturdular. İleride Semih de rakip kaleye sırtı dönük oynamasını bildiğinden, Hamit’in de katkılarıyla topa sahip olan bir takım oluştu. Futbolcularımızın yüksek motivasyonu Fatih Terim’in kenardan müthiş sinerjisiyle birleşince rakibi oynatmayan ve kendi oynayan bir takım sahaya yansıdı. Hem de Almanya gibi güçlü bir rakip önünde. Ama ne yazık ki bu defa son dakikada kaybettik.
KOLAY GOL YİYORUZ
Her zaman vurguladığım bir konu var. Bizim en büyük rahatsızlığımız kolay gol yemek. Kalemize 5 defa gelen Almanya 3 defa gol attı. Bir örnek verelim. Şampiyonanın en iyi takımlarının başında İspanya geliyor. Hücum güçleri de çok kuvvetli. Ama formsuz ve hücum gücü yetersiz İtalya 120 dakikada İspanya’ya 1 net gol şansı verdi. Aslında yarı finalde Almanya’dan başka bir takım olsa biz o futbolu sergilesek ve son dakikada skora denge getirsek kesinlikle kaybetmezdik. Ama Almanlar çok profesyonel ve soğukkanlı. Ayrıca hiç demoralize olmuyorlar. Bu özellikler artık onların klasikleri. Lahm defans bloğunun solunda çok önemli bir kenar adamı. Hem defansif yönü iyi hem de ofansif. SabriKazım ikilisinin karşısında futbol hayatının en zor anlarını yaşadı. Rekor sayıda çalımlar yedi. Hakemin vermediği sarı kartlık fauller yaptı. En sonunda Sabri’den yediği moral bozucu çalımla Semih beraberlik golünü attı. Lahm’dan başka her futbolcu bu durumda çökerdi. Ama Lahm gitti 90 dakikada takımını finale götüren golü attı.
İŞTE SEMİH BU
Semih’in çok yönlü bir santrfor olduğunun farkına varamayanlar ve onu bir türlü Fenerbahçe ve Milli Takım’a layık görmeyenler, artık gerçekle yüzleşmişlerdir. Semih çok önemli bir golcü olmasının yanı sıra sistemin işlemesini sağlayan önemli bir nokta santrfordur. Almanya karşısında iki güçlü stoperle boğuştu. Defalarca top kazanıp atakların olgunlaşmasını sağladı. Baskı uyguladı. O kadar yorgunluğun üstüne ön direkte iğne deliğinden klas bir gol attı. 3 golü de çok kritik anlarda attı. Ayrıca hiç hayatında penaltı atmamasına rağmen Hırvatistan’a bir de penaltı golü attı. Yaptığımız 5 maçın toplam süre olarak yarısında görev aldığı halde, finale kalabilsek belki de gol kralı olacaktı. Almanya maçındaki futbol ve kenardan seyrettiğim Fatih Terim sinerjisi bizim her zaman arzu ettiğimiz bir tabloydu. Çünkü bu tip bütünleşme birçok eksiği bulunan futbolumuzun en önemli gücüdür. Bu havayı yakalamışken Fatih Terim’in Milli Takım’da devam etmesi gerekir. Hedefler bitmez şimdi hedef önce 2010 Dünya Kupası’ndaen iyisini yapmaktır. Fatih Hoca’ya diyorum ki bu güzel düzen bozulmasın; aynı hırsla ve inançla devam etsin. Çıtayı düşürmeyip daha yükseklere taşıyalım.

Hep son dakikalarda sevinirken bu sefer de üzülen biz olduk. En iyi oyunumuzu, hem de 90 dakikaya yayarak çıkarttığımız bir maçtan yenik ayrılmak insana acı veriyor. Final oynamak hatta kupayı kaldırmak işten bile değildi ama sağlık olsun. Kimse maçlardan önce buralara kadar gelmemizi beklemiyordu. Çocukları tebrik etmek gerekir. Yorumlarını yaptığım ilk maçlardan sonra final favorilerinin Almanya ve İspanya olduğunu, Rusların da sürpriz yapabileceğini milyonlarca insan ile paylaşmıştım. Millilerin bu başarısını doğrusu beklemiyordum. Bu konu hariç yanılmadığımı söyleyebilirim. Sizlerden gelen sayısız maillerden gurur duydum, herkese teker teker teşekkür ediyorum. G.Saray’ın Avrupa’daki başarısından sonra dünya üçüncülüğümüzü bu başarıya bağlayanlar çok olmuştu. Şimdi de finali zorlamamız F.Bahçe’nin Şampiyonlar Ligi’nde finali zorlamasının bir eseridir. Mağlup durumda olsak bile asla teslim olmadık, aynı F.Bahçe gibi. Chelsea’yi 1-0 mağlubiyetten 2-1 galibiyetle geçen, CSKA’ya 2-1, Sevilla’ya 2-0 mağlupken maçı çeviren F.Bahçe, Milli Takımımız için güzel bir örnek teşkil etmiştir. Şu bir gerçek ki ülkemizin en iyi iki kanat oyuncusu Uğur Boral ve Gökhan Gönül’dür. Fatih Terim’in son maça kadar Uğur’u unutmasını anlamıyorum. Tükürdüğünü yalamak! Almanya karşısında 3 gol yediğimiz sağ kanatta bir Gökhan Gönül olsaydı kimbilir belki de finaldeydik. Niyetim asla sahada ter döken oyuncuları gözardı etmek değil. Hepsinin emeklerine saygı duyuyorum ama bu başka bir iş. Benim sitemim Kore’deki üçüncülüğü G.Saray’a bağlayanların şimdi F.Bahçe’den hiç söz etmemeleri. Yiğidin hakkını yiğide vermek yine bize düşüyor. İsmet Tongo, “Tükürdüğünü yalamak” başlıklı yazısında Löw ve Hiddink’ten yola çıkarak F.Bahçe taraftarına mesaj göndermiş. Yalnız bu iki teknik adam taraftar tarafından değil, futboldan anladığını zanneden bir takım spor yazarları tarafından kara listeye alınmış, kampanya başlatılmış ve gönderilmiştir. Yalnız onlar mı? Dünya Kupası’nı Zico’nun başında olacağı Brezilya’nın kaldırmayacağı ne malum. Sen “altyapı hocası” diye Hiddink’e, “amatör” diye Löw’e, “başkanın adamı” diye Osieck’e, “tembel” diye Mustafa Denizli’ye, “deli” diye Daum’a, “stajyer” diye Zico’ya hakaretler yağdır, sonra topu taraftarın üstüne at. Üslup yanlış olsa da verilen örneklerde doğruluk payı var. Biz de boşuna yıllardır “istikrar istikrar” diye yalvarmıyoruz. İşte son 25 yılda her sene bir teknik adam değiştirilirken son 5 yılda sadece iki kişi çalıştı, 3 şampiyonluk geldi, ikisi de mucize şekilde kaçtı. Yani 5′te 5 yapmak işten bile değildi. Bence en güzeli herkesin kapısının önünü temiz tutması. “Kefen giyerim de o formayı giymem” diyen Baliç’e ana avrat küfür edip, pankart açanlar üç ay sonra ortalığı “Baliç” diye inletirlerse bu yapılana “tükürdüğünü yalamak” başlığı hafif gelmez mi?

Türk futbol tarihinde iki dönüm noktası vardır. Birincisi İstanbul’da İngiltere’den 8 gol yedik. Rövanşa giderken Mustafa Denizli, “Wembley’de İngiltere’yi yenmeye gidiyoruz” dedi. Mümtaz Türk medyası, Denizli’yi “Hayal taciri” ilan etti. Oysa Denizli, “Topal karınca gibi” bir idealin peşindeydi.
İkincisi Fatih Terim, Türkiye’nin büyük hedeflere koştuğunu anlatmak için, “Hiçbir şey imkansız değil. Mucizeler zaman alır” sözünü ilke edindi. Mümtaz Türk medyası Terim’i megaloman olarak niteledi. Oysa Terim, ‘Topal karınca’ gibi bir idealin peşindeydi.
Şimdi gelinen nokta şudur: Türkiye, futbol tarihinde en seçkin yerini alırken, DenizliTerim ikilisi ile gurur duymaktadır.
Bu iki teknik adamın açtığı yoldan büyük hedeflere koşmaktadır. Bu yolu kimse geri döndüremez. Bu yolun parolası da şudur; Biz Çılgın Türkler, Avrupa Şampiyonu olmak için çok beklemeyiz. O gün çok yakındır!

Bu kadar iyi futbol sergileyeceğiz. Çok pozisyon bulacağız. 2 topumuz direklerinden dönecek. İlk golü de Uğur ile bulup öne geçeceğiz. Bundan daha güzel bir başlangıç olabilir mi Almanya gibi bir takım karşısında? Maçın mutlak hakimi, saha içi verilerinde bizim milli takımımız. Her şey mükemmel gidiyordu. Daha fazla gol pozisyonu üretimindeki uğraş bizdendi. Almanlar, panik atağa girip tedirginlik yaşarken, hiç olmadık bir zamanda kendi hatalarımızın kurbanı olup Schweinsteiger’in golünü kalemizde gördük. Elbette bu gol şok olmasına şok du da; bu kadar iyi oynadığımız zaman diliminde, böylesine kolay yiyoruz, şaşırıp kalmak elde değil. Rüştü’nün çok iyi çizdiği kalecilik görüntüsünde bir zamanlama hatası… Klose’nin ikinci Alman golüne sanki davetiye çıkardı. Almanya karşısında, maçın bitimine yaklaştığımız dönemde, kaybettiğimizi zannetmiştik. Ama Tanrı’nın ruhu, Semih diye bir futbolcunun üzerine konmuş. Hep son dakikalarda bir gol atıyor, maçı uzatmaya götürüyor. Bu maçta da öyle oldu. Bir nokta dokunuş, Lehmann’ın kalesinde ikinci golümüz oldu. Gazeteden yazımı almaya çalışan Devrim kardeşim, biz 2-1 geriye düşmüşken aradı. Hep böyle zamanlarda arar, ‘Acelen ne?’ derim. ‘Bu aramızdaki tılsımı devam ettirmek için abi. Bakarsın gol atarız’ dedi. Ve Semih’in golü geldi. Umut ışıklarını yakarak geldi hem de… Ama Lahm son dakikalarda sahneye çıkıp öyle bir gol attı ki, iyi oynadığımız yarı final maçında her şeyimizi sonlandırdı. Biz buraya kadar geldik, Almanya karşısında iyi futbol oynadık, yüreğimizi koyduk. Ama onurumuzu kazandık. Dünya futboluna Türkiye’nin adını yazdırdık. ‘Cesur Türkler’ olarak.