Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Milli Takım’ın zaferini gözyaşları içinde yazıyorum. Çünkü duygularıma hakim olamadım. Basel Stadı cehennem gibiydi. İsviçreli taraftarların ağzından adeta köpükler yükseliyordu. Maç günü Blick gazetesinde çıkan karikatürde Hakan Yakın dönerci olmuş, Fatih Terim’in kafası da döner yapılmıştı ve şöyle yazıyordu: “Sizi kebap yapacağız”
Basel’deki tribünlerde Türk seyirciler köşeye tıkılmıştı sahanın her yerini İsviçreliler kaplamıştı. Yaptığımız en ufak faulde ortalığı ayağa kaldırıyorlardı. Öyle öfkeliydiler ki; Hakan Balta’nın, Emre Aşık’ın yarılan kafalarının tedavi edilmesine bile tahammül edemeyecek kadar nefret doluydular. Arda’nın uzatmalarda gelen zafer golü sonrası Basel Stadı İsviçreliler’in başına yıkıldı.. İlk 10 dakika oyunun hakimiydik. Ayağa pas yaparak oynuyorduk. Birden bastıran sağnak yağmur Milli Takım’a hançer oldu. Önce Tümer, sonra da Gökdeniz oyundan düştü. Sulu zeminde kısa paslarla yerden oynadıkça hata yaptık. İsviçre fizik gücünü kullanarak üzeremize gelmeye başladı. Servet’in yaptığı pozisyon hatası sonucu iki Türk çocuğunun hazırladığı pozisyonda golü yedik. Eren ortaladı, suya takılan topu Hakan Yakın boş kaleye attı.
HOCAM İNADI BIRAK ARTIK
İyi liderler takımlarının kazanması için bir yol bulurmuş. Fatih Terim, Semih’i ve Topal’ı oyuna aldıktan sonra takım olduk. Nihat’ın ortasına Semih öyle bir kafa vurdu ki topla birlikte kaleciyi de ağlara soktu. Mehmet AurelioMehmet Topal göbekte top geçirmiyor. Servet-Emre kafa topu vermiyordu. Ama kaleci Volkan inanılmaz kurtarışlar yapıyordu. İsviçreliler yaygarayla maçı almak istiyordu ama bizim kuru gürültüye pabuç bırakacak halimiz yoktu. Arda sahneye çıktı İsviçreliler’i kupadan saf dışı bırakan zafer golümüzü attı. Fatih Terim’e bir sözüm var:
Hocam inadı bırak. Portekiz maçında oynatmadığın Semih ve Arda senin kurtarıcın oldu. Hamit’i önde oynatırsan Çekler’i de yeneriz.

Yunanistan ile İsveç arasında oynanan maçtan önce, İspanya’nın Rusya karşısındaki futbolunun zevk-i sefasını yaşayan ben, aynı keyfi gecenin ikinci karşılaşmasında bulamadım. Son Avrupa Şampiyonu Yunanistan’ın, dedeler yaşında olan kadrosuyla bundan daha iyi olamayacağını belirtmek isterim. Mazide büyük olabilirsin, şampiyonluklar yaşayabilirsin. Müzende kupalar olabilir. Onlar tarih yapraklarına yapışır. Dün sahada öyle bir Yunanistan vardı ki, savunması çakılı, İsveç hücumlarını bekleyen, önde oynamayı düşünmeyen, hücum bölgelerinde de cılız akınlarla gol arayan görüntüteydi. İlk yarı İsveç’i uyuttular. İsveç de kuzey ülkelerinin futbol formatına uygun bir şekilde İbrahimoviç’e yüksek toplar şişirdi. İbrahimoviç yüksek adam ama kafa golleri iki elin parmaklarını geçmez. Onun ayağına top atacaksın. Top ayaklarındayken sevgilisiyle tango yapar gibi, vals yapar gibi oynuyor. 3-4 yıldır ulusal takımında gol atamayan İbrahimoviç, Yunanistan’a öyle bir gol attı ki İsveç kraliyet ailesini bile ayağa fırlatmış olmalı. Hansson’un golü ise zorlaya zorlaya kendi yaratımıydı. Böyle bir gölü de uzun zamandır ilk kez izledim. Atan da kalesinde gören de şaşkınlık içinde kaldı. Gelelim, İspanya’nın Rusya maçına.. İspanya’yı izlerken keyif aldım. Takım olarak kendisinden emin, gururlu ve sakinlerdi. Xabi gibi bir futbolcuları vardı. Kendi yarı alanındaki bütün toplar onda toplanıyor. Hatasız pas yüzdesi bu futbolcuya yakışıyor. İniesta da rakip yarı alanındaki organizatörlüğü üstlenmiş, hücum bölgelerinde mükemmel görüntüler verdi. David Villa hat-trickle şov yaptı. Uzun boylu değil ama olması gereken yerleri iyi biliyor. İspanya gibi tecrübeye sahip futbolculardan oluşan bir takıma karşı elbette Rusya’nın yapacağı da fazla birşey olamazdı. Genç kadroları, Hiddink gibi dünya çapında teknik direktörleri var. Ancak Arhsavin’in cezalı, Pogrebnyak’ın sakat olması onların şanssızlığıydı. Aslında fena futbol oynamıyorlar. Ama yavaş hücum ettiler, sadece teselli golü attılar.

Karşılaşmaya her iki takım da beklediğimiz gibi başladı. Hem İsveç hem de Yunanistan savunma güvenliğini ön planda tuttu. Son Avrupa şampiyonu Yunanistan, kontratağa kalkmak için İsveç’in üzerine gelmesini bekledi. İsveç ise bu tuzağa düşmedi. İlk yarıda resmen uyuduk! Hatta 35. dakikada sert şekilde esmeye başlayan rüzgârdan bile medet umar olduk. Ancak bu sert esen rüzgâr ne Yunanistan’ı hareketlendirdi ne de İsveç’i. İkinci yarıda İsveç daha etkili ataklar geliştirdi. Gecenin en iyisi olan İbrahimovic golü buldu. İsveç bu golle öne geçerken, Yunanistan da artık hareketlenmesinin zamanının geldiğini anladı. Ancak Yunanistan gol atmak için atağa kalkınca defansında açıklar vermeye başladı. Bu da İsveç’in işine yaradı. İsveç,bir gol daha bularak zor geçecek denen maçtan rahat bir galibiyet aldı. Yunanistan’ın mağlubiyetinde, bize 4-3 yenildikleri maçta da büyük hatalar yapan kaleci Nikopolidis başrol oynadı. Nikopolidis, ikinci golde topu adeta kendi kalesine attı.

‘Ölüm Grubu’nda Hollanda, İtalya’ya futbol dersi verdi ve rakibini 3-0 yendi. İzleyicilerin gözünün pasını silen Portakallar’ın golleri; Nistelrooy, Sneijder ve Bronckhorst’tan geldi..
Turnuvanın en güzel maçını izledim. Kıran kırana geçen Hollanda- İtalya düellosunda Van Basten’in genç ve dinamik ekibi, tecrübeli ve yaşlı oyunculardan kurulu son dünya şampiyonu İtalya’ya top göstermedi. Van Hooijdonk’la yaptığımız sohbette “Hollanda’nın şansı yok; gruptan çıkamazlar” demişti. Ancak Bern’de karşımıza; ayağa çabuk ve isabetli pas yapan, kanatları akıllı kullanan, hücuma çabuk çıkan, savunmaya aynı hızla dönen, uyumlu, mükemmel ve fırtına gibi bir Hollanda çıktı. Ön liberodaki De Jong-Engelaar ikilisinin önünde oynayan Sneijder-Van der Vaart- Kuyt üçlüsü, çabuklukları ve top kullanma becerileriyle maç boyunca İtalya’nın canına okudu. Zaten daha ilk yarım saatte gidişat belli oldu. 26′da Sneijder’in şutuna ayak koyan Van Nistelrooy takımını öne geçirdi. 31′de ise futbol okullarında gösterilecek bir kontratak organizasyonunda Van Bronckhorst müthiş bir depar sonrası Kuyt’u gördü. Bu oyuncunun kafayla indirdiği topa zor durumda ayak sokan Sneijder farkı ikiye çıkardı.VAN BRONCKHORST BÜYÜLEDİ
Van Hooijdonk, Hollanda’nın savunması için “Çok zayıf” demişti. Ancak asıl yol geçen hanı İtalya savunmasıydı. İtalya, Cannavaro’nun eksikliğini Materazzi ve Barzagli ile dolduramadı. Bu ikili ağır ve hamlesiz oyuncular olduklarından arkalarına atılan toplara yetişemediler. Hollanda’nın hücum beki Van Bronckhorst izleyenleri büyüledi. İkinci goldeki katkısını yeterli görmemiş olacak, 79′da geriden gelip İtalya savunmasının arkasına sarktı ve skoru 3-0 yaparak galibiyetin mimarlarından biri oldu. Futboluyla keyif veren bu Hollanda kupaya damgasını vurur.
JENERİKLERE GEÇECEK GOL
Maç boyunca futbolun bütün güzelliklerini ortaya koyan Hollanda’nın attığı ikinci gol uzun yıllar konuşulacak cinstendi. Takımını müthiş bir deparla atağa kaldıran Bronckhorst’un uzun topunu Kuyt kafayla indirdi. Bir anda o noktada biten Sneijder topu iğne deliğinden geçirerek taraftarlarını coşturdu. Takımın en büyük yıldızı Nistelrooy da İtalya karşılaşmasını boş geçmedi.

Basit sorular sorarak bir yere ulaşmaya çalışalım:
1- Bu bizim en iyi takımımız mı?
2- Cumartesi akşamı izlediğimiz, cebinde Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olan futbolcular arasından çıkabilecek en iyi takım mı?
Lafı uzatmadan cevabını aramamız gereken soru bu. Bu sorudan ve sanıyorum ortak ‘olumsuz’ cevabımızdan, gereğinden büyük sonuçlar çıkarmak derdinde değilim. Buradan bir yöntem sınıflandırması yapmak amacındayım. Terim, iki temel milli takım direktörlüğü biçiminden ‘seçici’liğe değil ‘yetiştirici/eğiticiliğe’ soyunmuş durumda. Hem de bunu dünya yüzünde en katı şekilde yapan teknik direktör olarak ortaya çıkıyor. Geride bıraktığı oyuncular ve sarıldıklarının anlattığı bu. Bir ‘Terim takımı’ ortaya koyuyor. Ve şu an için sonuç hiç de iyi gözükmüyor.
Sorularla devam edelim. Terim’in de hemfikir olduğunu bildiğimiz bir konu var. Türkiye’de oyuncu yetiştirme mekanizması çok iyi çalışmıyor. Alt yapı oyuncu üretse de onları üst yapıya taşımakta zorluk çekiyoruz. Dolayısıyla yurtdışı özellikle de Almanya bizim için iyi bir kaynak.
O zaman soralım:
3- Portekiz karşısında maçı tamamlayan kadroda yurt dışında yetişip yurt dışında oynayan hiçbir oyuncumuzun olmaması şaşırtıcı değil mi?
4- Bizim maçtan 1 saat önce biten açılış maçında bu özelliklere uyan 3 oyuncunun (Gökhan Eren- Hakan) İsviçre forması giyiyor olması da başka bir acayiplik değil mi? (İsviçre’de en kaba tahminle 140 bin Türk yaşadığı tahmin ediliyor)
5-Ertesi gün sahaya çıkan Almanya’da hiçbir Türk asıllı oyuncunun olmaması da bambaşka bir acayiplik değil mi? (Bu ülkedeki Türk sayısı 3.5 milyon civarında. Almanya’da yaşayan her yirmi kişiden neredeyse biri Türk). Yani Türkiye’de takım başına 5 oyuncu veren Almanlar’dan bu kaynağı neredeyse tamamen almışken, onların kullanmasına izin vermezken, bizim de elimizin tersiyle onları itmemiz gerçeğinden bahsediyorum.
Şimdi oturup düşünelim.
6- Portekiz maçının genel seyrine bakarak konuşalım.
Oyun sıkışmış, topu ileri taşımak olanaksızlaşmışken orta sahayı yaratıcı ve delici olarak güçlendirecek bir oyuncuya ihtiyaç varken… Scolari bile bildiğimiz alçakgönüllüğünden uzaklaşarak ‘Avrupa’nın en iyisi’ dediği orta sahasının karşısına kimlerle çıktık? Sezonu boş geçen Emre ve onu orada oynattığı için delik deşik ettiğimiz Kalli birkaç yüz kilometre ötede muhtemelen kıs kıs gülerken Sabri. Marco demeyin. O aslında stoper oynadı. Peki bu mevkide oynayacak oyuncumuz yok mu?
7- Tümer nerede? Böyle sıkışmış bir maçta sahaya sürülmeyecekse ne zaman oynayacak? Yoksa bu seviyede bir oyunu Sabri kadar bile kaldıramayacak durumda mı? Yoksa kadroya alınmasının tek sebebi, devre arasında ona ‘şampiyona’da olacaksın yeter ki, git bir yerde oyna denmesi mi?
8- Meraklıyız hep birlikte Terim gerçekten Topuz’u, Yıldıray’ı aramadı mı? Topuz tam da o mevkide kurban edilen Sabri’nin yerinde oynamıyor mu? Bütün bir sezonu çok iyi bir performansla geçirmedi mi?
Bu soruları uzatmak, çoğaltmak mümkün. Şampiyona sonrası bunu da yapacağız tabii ki. Şimdi 2 maç daha var. Ve oyunu, takımı, hocayı çok konuşuruz.
Ancak biliyorum ki, elinde imkan olsa Terim takımın yarısını hemen değiştirir.
Bunu nereden tahmin ettiğimi sorarsanız. Size bu maceranın ilk maçının kadrosunu hatırlatmak isterim.
Elemelerin ilk maçına Malta maçına çıktığımız kadroya bakın: Rüştü, Mehmet Topuz, Can Arat, Gökhan Zan, Marco Aurelio, Yıldıray, Tümer, Ergün Penbe, Hamit Altıntop, Fatih Tekke, Hakan Şükür.
Aynı turnuvada bu kadar değişen, sadece kadro olarak değil, oyun olarak da bu kadar farklılaşan bir başka ülke, bir başka ‘ekol’ gösterebilir misiniz?
Şimdi son ve asıl soruyu soralım.
9- Milli Takım’ın başındaki hoca Türkiye’nin en iyisi mi?
Bence öyle. Zaten şaşkınlığımız, özellikle de edilgenliğimiz ve mahkumluğumuz göz önüne alındığında bundan. Oyuncu kaynağımızı neden böyle kullandığımız ve aslında hiçbir Türk takımının bugüne kadar oynayamadığı bir oyunun peşine düşmesine hayretimiz.
Çünkü ortaya çıkan L’Equipe Gazetesi’nin biraz da dalga geçerek belirttiği gibi ‘4-3-3 inoffensive’. Hücumcu olmayan bir 4-3-3.
Umarız son iki maçta bu halimizden kurtuluruz.
Nihat?
Avrupa’nın en formda golcülerinden biri elimizde. Ama duran toplar dışında onu göremiyoruz. Peki silahımız kim? Kazım? Takım vasatının üzerinde oyununa rağmen gerçekten bu rolü sırtlayabilir mi? Topu rakip kaleye taşımak boşa çıkmak mümkün olmuyor. Manchester gibi oynamak istiyor Terim. Chelsea gibi, neredeyse santrforsuz bir oyunun peşinde. Çok güzel bir fikir olmasına rağmen fazla romantik. Çünkü bunu yapan bir Türk takımı yok. Elemelerde bunu yapamadık. Bu aslında tüm öğrenim hayatını sosyal bilimler öncelikli geçiren bir öğrencinin ÖSS Sınava’nda Fen-Matematik ağırlıklı bir tercih yapmasına benziyor. Terim bundan vazgeçecek mi? Yoksa bu oyunu uygulayamamamız rakibin gücünden miydi?
Şimdi yine 2000’de olduğu gibi son şansını kovalayan bir ev sahibiyle karşılaşıyoruz. Yine oradaki, İsveç maçında olduğu gibi çok kötü bir oyundan çıktık. Bakalım o maçtaki kadar şanslı olabilecek miyiz?
Göçebe bir toplum?
Tuncay’ın hali sadece bir vatandaşı olarak, sadece bir gazeteci olarak değil, onun stiline gerçekten hayran olan biri olarak üzdü beni. Ruhu çekilmiş gibi. Fenerbahçe onu kaybettiğinde Fenerbahçe’nin ruhu kaybolmuş gibiydi, şimdi görüyoruz ki, o da kendisi gibi değil.
Onu farklı kılan oyuna, skora isyanıydı. Her türlü kötü duruma ilk isyan eden o olur, her şeyi değiştirmek için sonuna kadar uğraşırdı. Şimdi sıradan bir İngiliz Ligi topçusu portresi var önümüzde. Sadece o bildiğimiz Tuncay olsa tüm takım farklı olmaz mıydı?
Hep dışarı gidin ve kendinizi geliştirin dediğimiz yıldızlarımız, şimdi, önümüze başka bir tablo koyuyor. Nihat ve Tugay’ı bir kenara koyun… Dışarıdan Türkiye’ye gelenler, Türkiye’den dışarı gidenler, kim üzerine koyabildi?
Yoksa artık en azından futbol dünyası için bir klişe yıkılıyor mu? Artık yoksa gereğinden fazla toprağa bağlı ve yerleşik mi olduk?

EURO 2008′e ne yazık ki iyi bir başlangıç yapamadık. Milli Takımımız hakkında her zaman vurguladığım, klasik haline gelen bir teşhisim var: “Oturmuş sistemimiz yok, basit oynamayı beceremiyoruz. Bu rahatsızlığa bir de kadro istikrarsızlığı eklenince iş daha da zorlaşıyor.” Portekiz karşısında futbolcularımız hırslıydı. Koştular, mücadele ettiler. Kişisel becerilere sahip oyuncularımız da var. Ama günümüz futbolunda yalnız bunlar yeterli olmuyor. Kolektif bütünlük şart. Topa sahip olup iyi kullanmak gerekiyor. Defansın ortasında kadroda olan olmayan tüm oyuncularımız ne hazırlık pası yapabiliyorlar ne de geriden oyunu başlatabiliyorlar. Orta alanda istenilen düzeyde organize olamıyoruz. Orta saha-ileri uç bağlantısını istenildiği kadar kuramıyoruz. Bir diğer sorun da sürekli değişen kadro yüzünden ortaya çıkan uyum sorunu. Portekiz karşısında Kazım, Mevlüt, Nihat ve Tuncay bir arada görev aldılar. Dördü de genelde bireysel ağırlıkta oyuncular. Hiç de bir arada oynamadılar. Aralarında nasıl bir ilişki kuracaklar? Adeta çok bilinmeyenli bir denklem.
SABRİ-HAMİT BOZULMAZ
Fatih Terim’i eleştireceğim en önemli nokta santrfor tercihi. Saha içi düzeni oturmamış bir takım, bu rahatsızlığını en aza indirebilmek için, mutlaka sırtı dönük oynamasını bilen ve nokta santrfor özelliklerine sahip bir forvetle sahaya çıkmak mecburiyetindedir. 15 gün önceki köşe yazımda da geniş biçimde belirttim. Fatih Terim’in senelerdir Milli Takım’da alternatifi olmayan tek futbolcusu Hakan Şükür’dü. Her türlü değişik oyun kurgusunun odak noktasıydı. Çok da doğruydu. Bügünkü kadroda nokta santrfor özelliğine sahip tek isim Semih Şentürk. Ama Terim burada tamamen zıt kutup olan Nihat’ı oynattı. Bu tercih bize maçın hiçbir bölümünde kısa sürede olsa oyuna hükmetme şansı vermedi. Portekiz’in iki kaliteli defans adamı Carvallo ve Pepe hiç zorlanmadılar. Bir de üstelik Pepe geriden çıkıp takımını öne geçiren kritik golü attı. Bir anlam veremediğim diğer konu da Fatih Terim’in Sabri-Hamit uyumunu bozması. Bence sakatlığından dolayı Gökhan Gönül’ün kadrodan çıkmasından sonra artık bu ikiliye hiç dokunmamak gerekir.
İYİ ANALİZ ETMELİYİZ
Şimdi yarın gece “Tamam mı devam mı?” maçına çıkıyoruz. İsviçre, Portekiz ile kıyaslanacak bir takım değil. Ama sınırlı güçlerine rağmen saha içi düzenleri oturmuş. Takım savunması sağlam, planlı programlı bir takım. Yedikleri gol dışında Çek Cumhuriyeti’ne pozisyon vermemeleri ve kendilerinin pozisyon bulmaları önemli bir olay. Onlar da kendileri açısından son şans gördükleri bu maçta sahaya her şeylerini koyacaklar. Çok zor bir maç olacak. En sorumlu bölgemiz olana defansın ortası da yine sakatlık problemleri gündemde. Futbolcularımız kazanmak için her şeylerini ortaya koyacaklardır. Ama Fatih Terim’in taktik planı ve takım tertibi çok önemli, iyi düşünüp iyi analiz yapması lazım. Bu zor sınavda Terim ve futbolculara başarılar diliyorum.

4 Haziran Milliyet Spor sayfası… Portekiz maçına bir gün kala, oturup “En kötü Euro 2008 senaryosu”nu yazmışım.
“Dehşetimiz, Portekiz maçında yenilirsek ve sahada ezilirsek başlar.
Ve… Gruptan çıkıp çeyrek finale kalmakla zirve yapar!”
Nedenini de açıklamışım:
“Adım gibi biliyorum o Portekiz hezimetinin gecesinden başlar her şey. Ekranda “ben demiştimciler” belirir bir bir. Lime lime edilir defanstaki adamlar. Yerin dibine sokulur Yıldıray, İbrahim ve Halil’in yerine kalanlar.
Terim mi?.. Onun için daha karmaşık planlarımız var.
Ertesi gün, ilk olarak Orhan Pamuk’un kapısı çalınır… Hani ‘Terim’i ultra milliyetçi olduğu için pek sevmem’ demişti; Terim de ona ‘yetersiz milliyetçi’ cevabını vermişti ya… Sorular bellidir:
-Terim’in bavulu hakkında bir öykü yazsanız, giriş bölümüne nasıl başlarsınız!”
Allah korusun; senaryoya göre devamı da var:
“Sonra ‘ulusal kabus’umuzun ikinci aşamasına hazırlanın:
Alt üst olmuş takım ve hocası İsviçre’yi tekme tokat da olsa yenerler. Avrupa basını ‘Barbarlar’ edebiyatına başlarken, Milli Takım ve Hocası yaklaşık olarak Türkiye’nin yarısına karşı sınır ötesi bir savaş açarlar.
Şimdi intikam zamanıdır… Artık Milli Takım’ı izleyen medya ‘düşman’dır. ‘Düşmanlar’ hem sıfatlarını hak etmek, hem de Portekiz maçından sonraki fikirlerini takip etmek için gerçekten düşmanca işlere dalarlar.
Buradan ‘kin’ ihraç edilir İsviçre’ye… Oradan ‘nefret’ gelir.
Damarlardaki adrenalin Çek Cumhuriyeti maçından puan almaya yetebilir ve Türk Milli Takımı artık çeyrek finaldedir.
Lakin, şampiyon olsalar bile ne yazar?”
* * *
Maalesef, senaryo tüm planları ve kahramanlarıyla hatta diyaloglarıyla hayata geçiriliyor.
Yoksul halimizle varımızı yoğumuzu verdiğimiz futboldan bir gram tat almak bir yana, tüm Dünya’da şölen olan şampiyona, eziyet haline geliyor.
Ekstradan gerilim konusu. Üzüntü kaynağı sokaktaki vatandaşa…
En azından bana.
O yüzden ne yorum yapmak ne de okumak istiyorum.
Biraz tatil yapacağım.
Hoşçakalın.

Maçın özeti aslında ilk yarıdaki iki sahnede gizliydi: Birincisi, karşılaşmanın 30’lu dakikalarındaydı, Romanya rakip yarı sahanın sağ tarafından bir serbest atış kazanmıştı. Topsa, Fransa ceza alanı ön çizgisi üstünde kalmıştı ve hiç kimse meşin yuvarlağa doğru hareketlenmiyordu. Rumenlerin atış için acelesi olmaması doğal karşılanabilir ama Fransızların çok yakınlarında olan topu rakiplerine iletmeyip vakit geçmesine göz yumması anlaşılır gibi değil.
İkinci dikkat çekici sahne ise 44. dakika içinde bir Fransa kontratağı idi. Rumenler hücum ederken topu yitirdi, meşin yuvarlağı önünde bulan Benzema topla birlikte ileri doğru hareketlendi ve tribünler ilk yarıda belki ilk defa bu kadar gürültüyle ayağa kalktı! Ama Benzema kafasını kaldırıp ileriye doğru baktığında durum pek iç açıcı değildi: Orta yuvarlağın gerisindeki 6 sarı formalıya karşılık hiç mavi formalı gözükmüyordu… Rumenler hücuma sadece 4 adamla çıkmış, Fransızlar da onları 9 oyuncuyla karşılamıştı!
90 dakika boyunca Fransa 4 savunmacı artı Makelele-Toulalan ikilisi, Romanya da 4 savunmacı artı Chivu ve Radoi ile 0-0’ı kurguladılar. Maçın adamının, 90 dakikayı 0 şutla bitiren ve rakip yarı sahaya çok az adım atan Makelele seçilmesi de oyunu özetliyor…
Eğer Zidane adayları Nasri, Benzema ve Ribery aday olarak kalmayı sürdürürlerse, Domenech günlük tutmaya kendi mâlikhanesinde devam edecek gibi…

JENERİKLERE GEÇECEK GOL
Maç boyunca futbolun bütün güzelliklerini ortaya koyan Hollanda’nın attığı ikinci gol uzun yıllar konuşulacak cinstendi. Takımını müthiş bir deparla atağa kaldıran Bronckhorst’un uzun topunu Kuyt kafayla indirdi. Bir anda o noktada biten Sneijder topu iğne deliğinden geçirerek taraftarlarını coşturdu. Takımın en büyük yıldızı Nistelrooy da İtalya karşılaşmasını boş geçmedi.

B Grubu açılış maçında ev sahibi Avusturya ile Hırvatistan arasındaki mücadelede futbola doyduk. Maçın başında kazandığı penaltı ve Modric’in kaydettiği golle Hırvatlar büyük bir avantaj yakaladı. Golden sonra ataklarını sıklaştıran Bilic’in takımı, Avusturya kalesini abluka altına aldı. Bu dakikalarda Hırvat forvet Olic’in girişimleri sonuçsuz kaldı. Bundesliga’daki performansından oldukça uzaktaydı. Avusturya ise ilk yarıda kontrataklarla maça denge getirmeye çalıştı. Fakat Hırvat savunma oyuncuları beraberlik golüne izin vermeyince ilk yarı 1-0 Hırvatistan üstünlüğüyle sonuçlandı. İkinci yarıda çok güzel bir maç seyrettik. Mücadele gücü çok yüksekti. Golü isteyen, arzulayan taraf Avusturya’ydı. Maçın kontrolünü ellerine geçirip oyunu rakip alana yıkmayı başardılar. Avusturya için tek eksik goldü. Maçın 69. dakikasında oyuna giren Türk asıllı futbolcu Ümit Korkmaz ortaya koyduğu mücadeleci futboluyla tribünleri ateşledi. Sol kanattan geliştirdiği akınlarla arkadaşlarını gollük pozisyonlara soktu. Fakat Avusturya istediği gole bir türlü ulaşamadı. Bunda kalesinde devleşip gecenin kahramanı olan Pletikosa’nın da payı büyüktü. Hırvat kaleci dün akşam olağanüstü bir performans ortaya koydu. Avusturya direndi EURO 2008′de herkes dersini iyi çalışmış. İyi mücadele etmeyene puan yok. Avusturya mağlup olsa dahi iyi bir futbol sergiledi. Doğruyu söylemek gerekirse evsahibinden bu performansı beklemiyordum. Benim için sürpriz oldu. Turnuvanın favorileri arasında gösterilen Hırvatistan çok önemli bir galibiyete imza attı. Böyle turnuvalarda açılış maçlarına üç puanla başlamak çok önemlidir. Hırvatlar en azından bu zorlu grupta önemli bir avantajı cebine koydu. Avusturya ise kolay lokma olmadığını göstererek kalan iki maç için taraftarına umut verdi.