Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Maç başlarken, her zaman olduğu gibi, sahaya çıkan 11′le ilgili endişeler yok değildi. İlk dakikadan itibaren oyun dengeli gidiyor diye düşünürken, Basel’de başlayan inanılmaz yağmur, herşeyi değiştirdi. Milli Takım, yağmurla birlikte sahada istediğini yapamaz hale geldi. Maalesef defansımızın da olmayacak gedikler vermesi, rakibimize hem gol hem de birkaç gol pozisyonu verdi. İsviçreliler bizimkilerden daha büyük mücadele etti. Hele golü bulduktan sonra sahada daha çok koşan, daha çok savaşan, hava şartlarından doğan zemin bozukluğuna rağmen her yerde topa basan bir takım vardı karşımızda.İlk yarıda yenilen gol, bizim takımın mücadele direncini nispeten kırdı. İlk yarıda bariz olarak görünen, İsviçre takımının bizim Milli Takım’dan daha diri olduğuydu. Belki topla biz daha iyi oynuyoruz ama ilk yarıda zemin buna müsait değildi.Sahanın suyla dolmasıyla birlikte, bizim takımda topa basacak, topla adam geçecek oyuncularda çok büyük bir panik gördüm. Mesela Tuncay, Gökdeniz.. Bunlar topa basacakları, sakin olacakları yerde bir panik, bir telaş yaşayıp bildiklerini de unuttular. Oysa yağmur bastırmış ve zemin su dolmuştu, topu neden kısa oynamaya çalışıyorduk, anlayamadık. Rakip İsviçre uzun topa döndü. Bunu da mı görmemiştik? BİR FİNAL DAHA VARMilli Takım 2. yarıya iki doğru değişiklik yaparak çıktı. Gökdeniz ve Tümer’in yerine Semih ve M.Topal girdi. Bütün oyun değişti. İsviçre 1-0′ı korumak adına zamana oynamaya çalışıyordu. Maçı çeviren dakika ise 57 idi. Nihat’ın görerek, bilerek yaptığı ortayı çok iyi takip eden Semih’le golü bulduk. İşte bu gol, herşeyi değiştirdi. Semih tüm kafa toplarını aldı en önemlisi, ayağına gelen toplarda oyunu rakip sahada tuttu. Ve son olarak, Arda, Tuncay’ın verdiği çok iyi topla kendine has sağ ayağını kullanıp haklı galibiyeti getirdi. Bu golle Milli Takım pazar günü Çekler’le bir başka final maçı oynamaya hak kazandı. Şimdi insan hayıflanmadan edemiyor; Portekiz maçında yediğimiz o saçma gol olmasaydı keşke!

Terim’in büyük turnuvalarda (96 ve 08) kazandığı ilk gol, çift santrfora dönüşüyle geldi. Semih’i oyuna sürmesi sadece Nihat’ın yalnızlığına, kayıplığına son vermedi. Orta sahanın topu daha kolay ileri yollamasına yardımcı oldu. Bize daha uygun olan, alıştığımız, aslında belki de bizi biz yapan oyunun büyük kısmı bu.
Manchester ya da Chelsea gibi oynayabilmek güzel olurdu tabii. Ama kaleyi göremeden bu oyunu oynamaya çalışmaktansa, pozisyona girerek sıradan oynamak yeğdir herhalde. İlk yarıda özellikle fırtınalı yağmurun da oynamamızı imkânsızlaştırdığı, özünde 4-6-0 diyebileceğimiz oyundan yaptığımız dönüş hayata dönmemizi sağladı.
Eren’in pası ve Hakan’ın golünün her anlamda verdiği acıyı böylece biraz olsun giderdik. Muhteşem mi oynadık? Hayır. İdeal ve en son jenerasyon olan oyun bu mu? Hayır. Böyle oynarsak her maçı kazanır mıyız? Hayır… Ama en azından oynadığımız amacı olan bir futbola benziyor…
Ve bize uyanı en azından şimdilik bu. Çift çapa savunmayı önden kademeliyor. Öncelik topu kullanabilen kanat oyuncularını terste yani boşta topla buluşturmak. Olmadı erken, çizgiye inmeden kale içine orta yapmak ya da pivota topu ‘şişirmek’ mümkün. İşte hepsi bu! Eveleyip gevelemeden, topla oynamak için yanıp tutuşmadan basit ve net bir oyun işte.
Bu, yağmurdan havuza dönmüş bir sahada pas yapmaya çalışmaktan ya da sahada hemen hiç kimsenin daha önce oynamadığı bir oyunu bu seviyede denemekten çok daha iyi. Bu oyun bizi şampiyonanın favorisi filan yapmıyor ama oynamak istediğini oynayabilen bir takım yapıyor. Her oyuncu vasatını yakalıyor.
İşte hepsi bu!
Bir ev sahibini daha evinde bırakmak için bu kadar yetiyor.

DİLİN kemiği yok… Terim, Yıldıray’ı final kadrosundan gönderirken gerekçesini şöyle açıklamıştı: Emre’nin alternatifi Tümer. Terim sözünün eridir. Biz öyle tanırız. Tümer’i onbire alması bu yüzdendi. Fakat maç öncesi Tümer’li onbir fena da durmuyordu. Gökdeniz, Nihat, Arda’yı yanına katınca aşırı ‘teknik’ bir ordu izledik. Ölçüsüzce atletten tekniğe geçmiştik! Yağmur yağıp seller akınca dağıldık. Yarı doğru onbir, aşırı yanlış oldu. Acaba hava durumu sabahtan öğrenilemez miydi? Kimse akıl edemedi mi bunu? Tabii zaten yanlış olan sistemdi. Yani 4-3-2-1 taktiği. Şu huni duruşu… Bunu Milan’da Ancelotti uyguluyor. Onun elinde Kaka, Seedorf var. Ama Terim’in varisi Ancelotti’nin elindeki silahlar bizde yok ki! Terim’in anlamadığım bir huyu daha var. İnatçılığı… Mesela ‘gazi’ Servet’i oynatmasını anlamıyorum. Evet, annesinin reklamda dediği gibi ‘Aslan gibi oğlan’ Servet. Ama sahada tek ayaklı. Solu sakat. Bu yüzden sağ ayağını da kullanamıyor.Yine mesela… Yediğimiz gole dikkat. Uzun topta Eren’i kaçıran Servet ofsaytı bozdu. Sonra Volkan’ı geçip yerden gelen Eren’in pasına yarım-yamalak hamle yaptı. Soluna iyi basamadığı için sağ ayağı ortada kaldı. Aynı olayı 2-3 defa yaşadık. Solu yok. Onu oynatmak cinayet! ***İKİNCİ yarı yağmur kesilince Tanrı’nın bizi galibiyete sürükleyeceği aşikârdı. Zaten İsviçre’nin bir numarası yoktu. Terim de bu bölümde mantığını kullandı. 4-4-2′ye geçti. Yani çift forvete… Gerçek santfor Semih’in girişinden öte Marco’nun F.Bahçe’deki gibi ileri itilmesi hücumda patlama yarattı. Sürekli saldırdık… 3 topu kesen Volkan sağlam bir bekçiydi. Hareketli, baskılı oyunda başrolü ise Arda kaptı. Maçın henüz 10. saniyesinde Zidane dönüşüyle iki İsviçreli’nin belini kırmıştı. Bu takıma güven katan bir hareketti. Asıl şovunu gollerde gördük.İlkinde sol çaprazdaki Nihat’a, topu Semih’in kafasına işaretleme açısı yarattı. İkincisinde 64 metre koşup (Üstelik 90+2′de) şık bir gol attı. Ve coşkuyu verdi! Mutluyuz. Çünkü bu kadar hoca yanlışına rağmen harika bir zafer çıkarttık…

Kaybettiğimiz Portekiz maçının grupta çok belirleyici olmayacağını söylemiştim.
Şimdi iş geldi, tekrar bize kaldı. Esasında oyunla birlikte yağmurun bastırması sahadaki kadromuzun inanılmaz derecede aleyhine oldu.
Gerçi Portekiz maçında da benzer hücumları denemiştik, ama gol pozisyonu bulamadık. Türk Milli Takımı havadan çıkma şansını ilk yarıda kaybetti. İkinci devrede Semih ve Mehmet Topal özellikle saha koşullarına uyum gösterebilecek futbolcularımızdı.
İsviçre’yi baskı altına aldığımız zaman bu baskıdan kurtulma şanslarının olmadığını İstanbul’da da görmüştük.
Çok iyi mücadele ettik
İkinci yarıda oyun 4-2-4’e döndü ve maçta mutlak hakimiyet kurduk. Böyle takımlara karşı hücumda fazla adamla bulunmak her zaman lehimize olmuştur.
Çünkü dörtlü savunmada Mehmet Topal ile Aurelio’nun katkısı, İsviçre’nin gol yollarına mümkün değil müsaade etmez. Zaten galibiyetin böylesi daha da keyifli oluyor. Özellikle oyun 1-1 iken Volkan’ın kritik bir kurtarışı maçı çevirdi diyebilirim.
Şimdi Çek maçı esasında bizim için daha kolay olacak. Çünkü Çekler, bizim hücumumuza karşı koyacak bir defansa sahip değiller. Bu maç hem kırılan umutların yeşermesine hem de ihtiyacımız olan morale ortam hazırladı.
İkinci yarıda sahanın futbol oynamaya daha elverişli olması gayet tabii ki bizim lehimizeydi. Bu fırsatı kaçırmamamız gerekirdi.
Kısacası çok iyi mücadele ettik. Her şeyimizi sahaya koyduk ve Portekiz maçından çok farklı bir görüntü verdik. Şartlar ne olursa olsun yaklaşık oyun anlayışımız kazanmak için bunları gerektiriyor.
Kısacası ümitlerimiz hep vardı. Bundan sonra da var olacak. Gerçekten can siperane bir anlayışla mücadele ediyoruz, ama bazı yıldızlarımızdan istediğimiz verimi ikinci maç sonunda da alamadık.
Nihat ve Tuncay dönmeli
Bunların başında da Nihat ile Tuncay geliyor. Ama bu oyuncular bu Milli Takım’ın her zaman önemli kozları. Onlar devreye girdiği anda Çek maçında işimiz daha da kolay olacak. Ümitlerimiz pazar günü bizi bir ileriki tura taşıyacak. Şu anda iki takımın pazar için verdiği mesaj budur.
Statta müthiş bir atmosfer vardı. Bu atmosfer hem burada kaybettiğimiz 2-0’ın rövanşını hem de gidemediğimiz 2006 Dünya Kupası’nın rövanşını birlikte aldı. Biz bu galibiyeti, İsviçre de bu mağlubiyeti uzun süre unutmayacaktır.

Fatih Terim 45 dakika teknik direktörlük yaptı. Portekiz maçının tamamında ve dün ilk yarı boyunca oyuncularımızı oynadıkları yerlerde oynatmadı. İki iki daha dört.
Hadi dünkü maçın ilk yarısında sağnak yağmur planları alt üst etmiş olabilir. Gökdeniz, Arda, Nihat, Tuncay ve Tümer gibi oyuncular bireysel yeteneğe sahip, çalım atan, dripling yapan isimler. Ancak ağır saha bu oyuncuların özelliklerini ortaya koymalarını engelledi.
Devrede Fatih Terim Milli Takıma çağırdığı oyuncuları gerçek mevkilerine koydu. Nihat’ın yanına Semih geldi, Nihat rahatladı. Arda orta dörtlünün solunda, Tuncay orta dörtlünün sağında rahatladı. Mehmet Topal ile Aurelio göbekte rahatladı. Kısacası tipik 4-4-2’ye döndük. Zemindeki su da çekilince işimize geldi.
Semih sırtı dönük oynayan takımdaki tek oyuncumuz. 135 dakika tenis maçları oynayan Milli Takımımızı rakip sahaya taşıdı. Vuramadığı zamanlarda rakibe vurdurmadı. Ama çoğu zaman da vurdu. Semih markajdan kurtulup, doğru koşular yapacak, yükselip vuracak önemli bir oyuncu. İlk yarıda Arda yine sahadaydı. Ama bir ortaya bile teşebbüs etmedi. Ne zaman Semih forvete geçti. Ondan sonra ortalamaya başladı. Semih bütün takımı pozitife çevirdi.
İkinci yarıda Fatih Terim’in yaptığı bütün doğruların karşılığı geldi. Zeminden dolayı Tümer ve Gökdeniz kötü oynadı dersek hata yapmış olabiliriz. Volkan oyunun son bölümünde iki hamlede kurtardığı topla maçın kahramanıydı. Ama en büyük kader adamı 135 dakika sonra doğrulara dönen Terim’di.
Pazar günü formalite maçı oynayacaktık. Artık önemli bir finale çıkacağız.

U dönüşü dünyada en beğendiğim kavramlardan biridir. Dün gece Milli Takım, ‘U dönüşü’ yaptı. Yani ilk devre sonunda Çekler ile formalite maçını oynayıp hemen sonrasında da Cenevreİstanbul uçağına binip dönecekken, şimdi harıl harıl Çek maçını düşünüyorlar.Adeta hayata yeniden döndük. Diğer U dönüşünü ise Fatih Terim yaptı. Hani bu takım yerden oynayacaktı? Hani bu Milli Takım’ın havadan etkili bir santrfora pek ihtiyacı yoktu? İkinci devre Semih’i gördünüz mü? Topla buluşması, zamanlaması birinci sınıftı. Aslında bu Semih sadece futbolcu değil, tam bir moral hocası. Fenerbahçe’de de öyle kritik anlarda öyle goller attı ki, katkısı sadece gol değil.Aslında dün gece çok iyi oynadık. Özellikle ikinci yarıda İsviçre’yi bir hayli zorladık. İlk devre yediğimiz gol tam bir şanssızlık. O dakikadan sonra biraz bozulsak da, saha şartları bizi biraz şaşırtsa da, ikinci yarı ne istediysek yaptık.Kimse bugün “Terim şöyledir, böyledir” demesin. Aslında dün geceki oyun ve skor, ilk maçta Portekiz’e karşı oynadığımız kadronun ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha gösterdi. BİZ TUHAF İŞLERİ BAŞARIRIZ Hep dedik ki; vuruş tekniği yüksek, hava hakimiyeti olan, bir santrfor her takımın ihtiyacıdır. Semih bunu çok iyi gösterdi. Hep dedik ki, Arda ve onun gibi teknik kapasitesi yüksek oyuncular çok iyi oynamasalar da, bir an sahneye çıkıp maçı kurtarabilirler. Arda da bunu dün gece son dakikada gösterdi.Mehmet Aurelio tam bir görev adamı. Servet nereye kadar dayanacak bilemiyoruz ama sakat sakat da oynasa görevini çok iyi yapıyor. 1-0 mağlubiyetten bu maçı üstelik ev sahibine karşı çevirebilmek her babayiğidin harcı değil. Ama biz ‘Çılgın Türkler’ bunu başardık. Dün gecenin başlama vuruşuna kadar İsviçre maçı hayatiydi. Şimdi Çek maçı daha da hayati oldu. Kazanırsak ne ala, beraberlikte penaltılara gidilecek. Ama dedik ya, biz ‘Çılgın Türkleriz.’ Herkesin yaptığı basit işleri yapamayız ama çoğunun zorlandığı tuhaf işleri başarabiliriz.Çekleri yenmek kolay mı, tabii ki değil. Ama İsviçre’yi yenmek, hele hele 1-0 mağlubiyetten hem de kendi evinde yenmek de hiç kolay değildi dün gece.

Portekiz’i neden yenemedik? Dahası; Portekiz karşısında neden çok kötü oynadık? İşte bu sorunun cevabını İsviçre karşısında ilk 45 dakikada yaşadık. Elbette bunun sorumlusu Fatih Terim’in duygularını ve hırslarını aklının önünde tutmasıydı. Dahası; Terim’in affedilmez antrenörlük hatalarıydı.
Soru bir:
Yağmura hazırlıklı değilsin. Oysa o yağmurun maç anında yağacağını bildiğin halde, topu tutarak oynayan fizik kapasitesi düşük oyuncuların sahada işi nedir?
Soru iki:
Elinde Emre Güngör gibi atletik yapılı ve çok çabuk bir oyuncu varken neredeyse 4 yıldır, sıradan bir oyuncu olan Emre Aşık’ı savunmanın son adamı yapmanın mantıklı izahı var mı?
Soru üç:
Orta saha da Ayhan Akman ve Mehmet Topal gibi iki oyuncu varken, Tümer Metin’i oynatmak, hem de bu oyuncuyu Ulusal Takım’ın lideri yapmak futbola ihanet değil midir?
NİHAYET DOĞRULARI GÖRDÜ
Terim ikinci 45 dakikada yapması gereken doğruları yaptı.
Terim’in üç doğrusu, Terim’i de Türkiye’yi de kurtardı:
1-Gökdeniz Karadeniz ve Tümer Metin’i oyundan alarak doğru yaptı. Böylece orta sahada topa sahip olduk.
2-Semih Şentürk’ün oyuna girmesi ile hiç olmazsa yan ve yüksek toplara gittik.
3-Hücumda risk aldık. Arda Turan’ı oyunun lideri yaptık. Böylece; koşan, savaşan ve maçı kazanmak isteyen Türk çocuklarına güvendik.
Son söz: Galibiyet çok güzel şey. Yeter ki yanlışlıkların üzerine örtmesin.
MESAJ: Benim anlatmaya çalıştığım acı gerçeği nihayet yaşadık. Şöyle efendim..
Eren Derdiyok’un pasını Hakan Yakın bizim ağlarımıza gol yaptı. Bu golü ise bizim Aurelio seyretti!
Gole bile sevinmeyen Yakın ile Derdiyok’u izlerken isyan ettim: Ah benim kendi kimliğine, kendi insanına ihanet eden ülkem. Ah!…

Terim,”Bizim için turnuva 11 Haziran’da başlıyor” demiş, oysa gruptaki diğer 3 takım için turnuva 26 Mayıs’ta start almış, o günkü özel maçlarından bugüne neredeyse aynı 11’i kullanmışlardı. Nitekim Portekiz turnuvadaki ikinci müsabakasına da Gürcistan hazırlık maçındaki 11’iyle çıkarken, Çekler tek değişiklik yaptı… Slovakya, Liechtenstein ve Çek maçlarındaki kadro ve dizilişini koruyan İsviçre, 2 sakatını mecburen tribüne gönderdi, Türkiye’deyse (biri mecburi) tam 4 oyuncu (Emre A., Gökdeniz, Tümer ve Arda), bir de pozisyon değişikliği vardı (Tuncay)…
Bu turnuvanın hatta futbolda bu yılların hakim anlayışı 4-3-3, ama İtalya gibi Türkiye’nin de kulüp takımlarındaki 4-4-2 alışkanlığı nedeniyle bu dizilişte uyum sıkıntısı oldu. İkinci yarıda 4-4-2’ye dönülmesiyle hem 10 oyuncumuz kulüplerinde alıştıkları pozisyonlarına geçtiler, hem de Senderos’un kayıtsız şartsız hava hakimiyeti Semih tarafından büyük darbe aldı.
İkinci yarıda doğru diziliş ve doğru pozisyonlarla yükselen özgüvenimiz, turnuvanın ilk 5 gününde mağlup duruma düşüp geriden gelen tek takım apoletini bize getirdi. Bu kadar yüksek tansiyon içinde futbol dışı hiçbir hadisenin içine girmememiz, hatta son düdükle yığılıp kalan Vonlanthen’i Hamit Altıntop’u 50 metre koşup teselli etmeye gitmesi bizim için büyük gurur kaynağı oldu.
Deniz, Serkan, Hüseyin
Sahanın en iyi oyuncularının hepsi Türktü, ama üçü turkuaz formalı değildi. Tamam Hakan Yakın’ı çoktan yitirmiştik, Eren’in de tercihi doğduğu ülkenin milli takımı oldu. Ama bu yıl Serie A’nın en iyi yabancı transferi seçilen ve ligin (kaleciler hariç) en çok dakika alan oyuncusu olan Gökhan İnler’i kaybetmenin mazereti yok. İki kez Türkiye Ümit Milli olmuş Gökhan’ı, pozisyonunda Deniz, Serkan Balcı ve Hüseyin olduğu için yitirmenin acısını herhalde o oynadıkça hissedeceğiz…

Salı günü bundan önceki Avrupa Şampiyonalardaki ilginç olaylarla ilgili derleme yapmış, devamı perşembeye demiştim. Euro 88’den akılda kalanlarda Hollanda ve Almanya’yı yarı finalde karşılaştırmak yerine finalde karşılaştırmışım. Oysa biraz yukarıda Hollanda ve SSCB finaliyle ilgili bilgi vermişken küçük bir yazım hatasının kurbanı olmuşum. Siyasi bir krize sebep olmamak için düzeltme gereği duyar, siz okurlardan özür dilerim…
Konuyu biraz açalım ve kaldığımız yerden devam edelim…
- Hollanda, Batı Almanya’yı yarı finalde mağlup ettiğinde, bu 32 yıldır Almanya karşısında kazandıkları ilk galibiyetti. Amsterdam ve Rotterdam’daki taraftarlar deliye döndü. “Bisikletlerimizi geri aldık” diye şarkılar söylediler, dans ettiler… Çünkü Almanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda Hollanda’yı işgal ettiğinde bütün bisikletleri kilitlemişti.
Euro 92
- Euro 92 elemelerinde İzlanda-Arnavutluk maçı için Arnavutluk’tan umutla yola çıkan futbolculardan bir kısmı Londra Havaalanı’nda mola verdikleri sırada hırsızlık suçlamasıyla tutuklandı. Sonunda yolculuklarına devam etmelerine izin verildi. Euro 92 elemeleri nihayet başladı. Şoktaki Arnavutlar İzlanda’ya 2-0 yenildi.
- Euro 92 elemelerinde çekilen kura sonucunda aynı gruba düşen Batı Almanya ve Doğu Almanya birleşince gruptaki ülke sayı 5’ten 4’e düştü. Güçlerini birleştiren Almanya finallere yükseldi…
- İsveç’in ev sahipliğini yaptığı turnuvaya katılma hakkı kazanan Yugoslavya, Balkanlar’da oluşan kriz sonucu politik nedenlerden dolayı finallere alınmadı.
Ve Yugoslavya’nın yerine Danimarka’ya şans doğdu. Kararı finallerden 10 gün önce duyan Danimarka Milli Takımı’nın oyuncularının bir kısmı tatildeydi, teknik direktörleri Richard Mollerr Neilsen de mutfağını dekore etmekle meşguldü. Hazırlık dönemi geçirmeden, plajdan gelen oyuncularla bir takım oluşturan Danimarka’ya kimse şans tanımıyordu. Gruplarında İsveç’in ardından 2. oldular. Yarı finalde bir önceki şampiyon Hollanda ile karşılaştılar. Kaleci Schmeichel, 1988’in gol kralı Van Basten’in penaltısını kurtarıp takımını finale taşıyan isim oldu. Finalde Almanya’yı Jensen ve Vilfort’ın golleriyle yenerek, “Plajdan Gelen Şampiyon” olarak tarih yazdılar ve unutulmazlar arasına girdiler…
Euro 96
- Euro 96 elemelerinde 8. grupta yer alan San Marino’nun part-time kalecisi Benedittoni seyahat acentesi işlettiğinden sadece ülkesi için futbol oynamakla kalmadı, aynı zamanda takım otobüsünü de kullandı.
- Rusya Milli Takımı’nın euro 96 finalleri için İngiltere’de olduğu günlerde Rusya’da genel seçimler yapılıyordu. Özel bir izin çıktı ve futbolcular oylarını seçim kuruluna İngiltere’den faksla gönderdi. Böylece futbol sayesinde belki de dünyanın ilk faksla oy kullanma olayı gerçekleşmiş oldu.
- Çek orta saha oyuncusu Vladimir Smicer ülkesinin oynadığı futbol ve euro 96’da elde edecekleri başarı konusunda ümitsiz olmalıydı ki, nikah tarihini finalin oynanacağı günden bir gün önceye aldırmıştı. Oysa, Çekler yarı finalde Fransa’yı da devirip finale çıktı. Smicer maçtan sonra doğru Prag’a gidip evlendi, karısını alıp final için koştura koştura Londra’ya dönmek zorunda kaldı.
- Almanya-Çek Cumhuriyeti maçı diğer finallerden biraz farklıydı. Maçın sonucuna penaltı atışları olmadan karar verildi. 90 dakika sonunda takımlar 1-1 berabere kaldı. Turnuvada ilk kez uygulanacak olan altın gol kuralı doğrultusunda, uzatmaların 4. dakikasında takımını beraberliğe taşıyan golü atan Bierhoff, bu defa galibiyet golüne imza attı ve Almanya Euro 96 şampiyonu oldu.
- Türkiye, tarihinde ilk kez katıldığı bu organizasyondan golsüz ve puansız döndü. Ancak, Hırvatistan maçında, gole giden Vlaoviç’i düşürmeyen Alpay Özalan, ülkesinde çokça eleştirilse de UEFA tarafından Fair Play ödülüne layık görüldü.
Euro 2000
- Galler Milli Takımı’nın Teknik Direktörü Bobby Gould, idmanlar için lüks bir otelde kalmak yerine, oyuncularını Proscoed Açık Hapishanesi’ne götürdü. Böylece oyuncularına kendi ülkeleri için oynamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu göstereceğini iddia etti. Ne yazık ki işe yaramadı. Galler defansı rakip forvetleri sürekli kaçırıyordu ve turnuvayı pek iç açıcı olmayan sonuçlarla bitirdi. Gould, Galler İtalya’ya 4-0 yenildikten sonra istifa etti.
- Fransa, en başarılı dönemini bu turnuvaya kadar taşıdı. 98 Dünya Şampiyonu Horozlar, finalde İtalya’yla karşılaştı. Son dakikaya kadar maçı 1-0 mağlup götürüyorlardı. Kenarda, bütün İtalyanlar omuz omuza vermiş, son düdüğü bekliyorlardı. Maç bitmek üzereyken beraberliği yakalayan Fransa, uzatmalarda attığı golle kupaya uzandı.
Euro 2004
- Play-Off’ların en büyük sürprizine Türkiye imza attı. Grubunu ikinci bitirerek yeterince sürprize imza atan Letonya’ya elenen Milliler 2002 Dünya Kupası’nı üçüncü bitirirken de dünyayı şaşırtmıştı.
- Şampiyonanın açılış maçında da, kapanış maçında da Portekiz ile Yunanistan karşılaştı. Ev sahibi Portekiz 2 maçı da kaybetti.
- Turnuvanın en büyük sürprizini Yunanistan gerçekleştirdi. Kimsenin şans vermediği Yunanistan, oynadığı “sıkıcı” futbolla kupanın sahibi oldu. İzleyenler ve rakip için sıkıcı olsa da 12 milyonluk Yunan halkı için turnuvanın gayet eğlenceli geçtiği aşikar…

Çekler’in yenilgisi ile iki takımın da yükselen morali maça yansıdı. Bu rüzgar en çok bizi etkiledi. Dört değişiklik ama aynı anlayışla sahadaydık. Üçlü forveti gerektiğinde teke indirerek oynadık. Oyun alanını daraltıp, İsviçrelilere sahalarında deplasmanı yaşatmaya başladık. Aslında iyi bir şey yapıyorduk ama maç öncesi planların tersine gelişiyordu her şey. Taktik planda İsviçre defansının öne çıkması, Arda ile Tümer’in de araya ve yerden paslarla Nihat ile Gökdeniz’i koşturması gerekiyordu. Fakat karşımızda sahasına yaslandırdığımız, yerleşmiş bir takım yarattık.Üstüne gelen yağmur teknik oyuncularımızı etkiler diye düşünüyorduk. Rakibe de hatalar getirdi. Tıpkı bizim defansımıza da uğraması ve ilk yarının tek golünü yaratması gibi. Biz çizgide yakalandık, ‘onlar’ arkaya adam kaçırdı. İsviçre adına sahanın en iyisi üç Türk oyuncularıydı. Biz Marco’yu Mehmet yapıyorduk ama Onlar Gökhan İnler’i veya Eren Derdiyok’u bire bir oynatıyorlardı. TURNUVAYA GERİ DÖNÜŞ İkinci yarıda beklenen değişiklikler geldi. Semih ve Mehmet’in oyuna girişi ile 4-2-4′e döndük. Üçlü forvet anlamsızlığından kurtulduk. Sahadakilerin hepsi bu anlayışın nasıl olduğunu biliyordu çünkü bir sezon boyunca oynamışlardı. Ne Fatih Hoca’yı anlamalarına gerek kaldı, ne de birbirlerini Hırslarını ortaya koydular, rakibin şaşkınlığı içinde topu yere indirip, dikine paslarla oynamaya başladılar. Semih hücumda pas noktası olurken, Nihat etrafında dolaşıp, yüzünü kaleye döndürmenin çarelerini arıyorlardı. İkisinin birbirini gördüğü anda beraberliği yakaladık. Turnuvaya tekrar geri döndük. Bu gördüğümüz mücadele ve istek içinde eski umutlarımıza yeniden kavuştuk. Milli Takımımızı kaybederken, yeniden bulduk. Umarız Fatih Hoca da bundan sonra inadını kırar, kendi milli takımını cebine koyup, bizimkini bize geri verir.