Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Büyük bütçeler, borsada birçok devi sollamak ve dünyada konuşulur bir kulüp olmak kolay değil Her zaman en büyük olarak kalmak istiyorsanız F.Bahçe modelini uygulayıp peşinden gitmelisiniz
Başarıya giden yol dikenlidir. Eğer zirvede geçici değil de kalıcı olmak istiyorsan acılar çekmeye hazırlanacaksın. Özveride bulunacaksın, emek vereceksin. Başın daima dik duracak, eleştirilere, saldırılara maruz kalacaksın ama bütün bunlara göğüs germeyi de bileceksin. Yukarıda yazdıklarımız Fenerbahçe’nin son 10 yılının özetidir. Büyük bütçelere ulaşmak, borsada devleri sollamak, dünyada konuşulan bir kulüp haline gelmek öyle kolay olmadı. Ülkemizde diğer kulüplerin “Fenerbahçe ile aramızda dağlar var, eşit şartlarda mücadele etmiyoruz” demesi aslında kulübün geldiği noktayı en iyi anlatan sözlerdir. Her zaman söylüyorum, Fenerbahçe uzaydan gelmedi. Bu ülkenin takımı.
Yıllardır çok büyük yanlışlar yapıldığı için 5 yılda 1′e denk gelen şampiyonluklar yaşandı. Avrupa’da esamesi bile okunmuyordu. Peki şimdi nasıl oldu da zirveye çıktı? İlk önce bütün yapılanların plan ve program dahilinde olduğunu söylememiz gerekir. Aziz Yıldırım ilk seçildiğinde sürekli transferler yaptı, teknik adam değişikliklerine gitti. Yapmak istediklerini hayata geçirebilmek için zamana ihtiyacı vardı o yüzden acil şekilde şampiyonluk gerekiyordu. Elbette bunlar doğru hamleler değildi. TESİSLEŞME SÜPER Şampiyonluk gelmese de kafasında düşündüklerini yapmaya başladı. Sportif başarısızlıklar yaşanırken kimsenin görmediği gerçekler vardı. Kadıköy bir şantiye alanına dönmüştü. Dereağzı’nda çim sahalar yapılıyor, Faruk Ilgaz Tesisleri yıkılmış yeni bir eser yükseliyor, Todori şekilleniyor. Şükrü Saracoğlu, tribün tribün yıkılarak UEFA finalinin oynanacağı stat haline getiriliyor, Samandıra, Kayışdağı ve Fikirtepe’de inşaatlar yükseliyor, olimpik yüzme havuzları, kapalı salonlar, atletizm pistleri yapılıyordu. Bunları görmeyen gözler, sadece Fenerbahçe’nin futbolda neden şampiyon olmadığını sorguluyordu. Peki şimdi ne oldu. Altyapı tamamlandı ve sportif başarılar da art arda gelmeye başladı. Futbolda son 5 yılda 3 şampiyonluk, 2 ikincilik elde edilirken, amatör branşlarda ortalığı kasıp kavuran tek kulüp var. O da Fenerbahçe. Bütün bunlar herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği gerçekler. Varsa yoksa Daum işi bilmiyor, Zico futboldan anlamıyor denerek bu konulara sığ düşünceyle yaklaşıyorlar. Büyük paralarla belki 1-2 şampiyonluklara imza atabilirsiniz ama sürekli en büyük olarak kalmak istiyorsanız Fenerbahçe’nin modelini uygulayıp peşinden gitmeniz kâfi gelecektir.


Fenerbahçe‘nin transfer politikasına akıl sır erdirmek mümkün değil. Bugüne kadar genellikle geçmişleri sorunlu olan, Türkiye‘de ne yapacakları bilinmeyen oyunculara büyük paralar ödendi. Bu ödenen paraların karşılığı nın alınamadığı üç örnek var: Anelka, Kezman ve Roberto Carlos. Tabii Roberto Carlos’un transferine ayrı bir yer ayırmak lazım. Sakatlanana kadar kendisinden beklenen randıman alınamadı. Ağırlığı ve deneyimiyle takımın moral gücü dendi. Ama Ali Sami Yen’deki final derbisinde arkadaşlarının yanında değil, Brezilya’da tatildeydi.
Bir de madalyonun öbür yüzü var. En faydalı oyuncular küçük hesaplar ve iletişim eksikliği yüzünden takımdan gittiler. İki sene evvel bana Fenerbahçe‘nin en faydalı, mutlaka takımda olması gereken üç ismini sorsalar hiç düşünmeden şu cevabı verirdim: Tuncay, Aurelio, Semih. Geçen sezon Tuncay gitti; bu sezon da Aurelio. Aslında Zico ve yönetimin bakış açısıyla Semih de Aurelio’dan önce giderdi ama Semih yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen Fenerbahçe‘de kalmayı tercih etti. Tabii ki kendi tercihidir.
Aurelio’nun gitmesi büyük kayıptır. Bu kadar faydalı, istikrarlı ve devamlılığı olan bir ön liberoyu 15 milyon euro’ya bulamazsınız. Üstelik Aurelio Türk statüsündeydi. Bugün Avrupa Şampiyonu İspanya’da, orta sahada o kadar yıldız varken Aurelio’ya benzer yapıdaki Senna takımın temel direğiydi. Aragones orta sahada bir tek ona hiç dokunmadı .
ZİCO’NUN GİDİŞİ DOĞRU
Fenerbahçe yönetiminin en doğru kararı Zico’yla yolları ayırmaktır. Her zaman vurguladım: Tesadüfen gelen başarılı neticelere aldanmayacaksın. İyi antrenör vardır, kötü antrenör vardır. Zico benim bugüne kadar gördüğüm en zayıf teknik adamlardan biriydi. Bu konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Abramovich, Mourinho’yla yollarını ayırdıktan sonra takımın başına Avram Grant’ı getirdi. Hiç kimse Grant’ı Chelsea‘nin başında olmaya layık görmedi. Eğer Terry’nin ayağı kayıp penaltıyı kaçırmasa, Chelsea Avram Grant’la Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacaktı. Öyle de olsa Grant gidecekti. Fenerbahçe‘ye tarihinde ilk defa çeyrek final oynatan Zico’nun peşinde olan bir uluslararası takım veya kulüp takımı şu ana kadar yok. Olacağını da zannetmiyorum.
ALEX EN FAZLA 60 DAKİKA
Fenerbahçe bu sezona İspanya’yı Avrupa Şampiyonu yapan Aragones’le başlıyor. İspanya EURO 2008′de bütün dişlileri makine düzeninde işleyen bir futbol sergiledi. Aragones’in kenar müdahaleleri oldukça ilginçti. Başta Torres olmak üzere en önemli yıldızlarını performanslarından memnun olmadığı dakikalarda oyundan aldı. Fabregas gibi bir yıldız Aragones’in 4-4-2 düzenindeki ideal 11′inde yoktu. Villa’nın sakatlığı dolayısıyla finale tek forvetli, Fabregas’lı 11′le başladı. İlk oyundan çıkardığı da Fabregas oldu. Finalde ikinci yarıda skor avantajına sahipken çok kısa bir bölüm Almanya biraz hareketlenince, iki önemli orta saha oyuncusunu birden çıkarıp yerlerine soktuğu isimlerle oyunun gidişatını takımı lehine çevirdi. Bir de mantıkla bağdaşmayan çılgınlığı vardı. Yarı finalde Rusya karşısında tek farklı skor avantajına sahipken ve her an ikinci golün geleceğini gösteren bir oyun şekillenmişken bitime 22 dakika kala 3 oyuncu değiştirme hakkını bitirdi. Olası bir sakatlık probleminde maç oradan aleyhe de dönebilirdi. Aragones de bunun faturasını çok zor öderdi.
EURO 2008′de izlediğim Aragones profilinde, Alex Fenerbahçe‘de en fazla 60 dakika forma şansı bulabilir. Geçen seneki durumuyla da Kezman hiç forma şansı bulamaz. Tabii Aragones Türkiye‘de prensiplerini değiştirmezse… Güiza’yı dikkatle izledim. Öne doğru oynayan çabuk bir forvet tipi. Zamanlamalı koşularla defansların arkasına aniden sarkabiliyor. Golcülüğünün yanında asist özelliği de var. Bana göre Semih ile birlikte birbirlerinin özelliklerini tamamlayan uyumlu bir partner olurlar.

Fenerbahçe ilk hazırlık maçını oynadı. Adı üstünde hazırlık maçı olduğu için takımı oturup da enine boyuna çekişterecek halimiz yok. Ama yine de ortada görünenleri sizlerle paylaşmamız gerek. Çünkü bu bizim görevimiz. Şu anda merak edilenler, yeni transferler. Özelllikle Güiza ve Emre… Elbete onları görmemiz mümkün olmadı. Ama Burak sahadaydı. Kendisi zaten yabancımız değil. Üstün ve güçlü fiziği, gençliği, boş ve geniş alanlarda iyi dripling yapma özelliklerini biliyoruz. Her futbolcu gibi formayı giymeyi ve çıkartmamayı çok istiyor. Bu yüzden bayağı heyecanlıydı. Kendini göstermek için topla biraz fazla oynadı. Ama bunlar normaldir. İmzayı attığı gün de belirtmiştim. Geçen sene Gökhan Gönül’ün yaptığı çıkışı ben Burak’tan da bekliyorum. Gürhan’ın ilk 11′de yer alması beni şaşırttı. Demek ki antrenmanlarda çok iyiydi. Aragones’in gözüne girmeyi başarmış. Aferin Gürhan’a. Carlos’un tecrübe faktörü Benim için önemli olan sakatların durumuydu. Bu yüzden Carlos, Gökhan ve Deniz’i (bunlar önemli adamlar) ayrı gözlüklerle seyrettim. Eğer bu 3 futbolcu sağlam olsalardı ve son haftalardaki final maçlarında yer alsalardı, iddia ediyorum ki şu anda şampiyonun adı Fenerbahçe idi. Carlos kendini hemen toparlamış ilk geldiği günkü gibi. Bu beni sevindirdi. Tabii burada da tecrübesinin önemi çok büyük. Gökhan ve Deniz elbette eski günlerindeki gibi değiller. Aylardır toptan uzaklar ve aynı şekilde Carlos’un tecrübesinden de uzaklar. Ama önemli olan nokta sağlamlıkları ve dayanıklıkları. Oynadıkları her maçtan sonra daha iyi olacaklar. Yani bir problem yok. Yeter ki Allah başka sakatlık vermesin. Alex için hemen hemen herkes “Aragones koşan adamı oynatır. Bu yüzden Alex’in şansı yok” derken, ben de “Aragones gelir gelmez, bütün istatistikleri alt üst eden, ülkemizin gelmiş geçmiş en iyi yabancısının boynuna sarılacaktır” demiştim. Galiba haklı çıkacağım. İlk maçta da gördük ki Alex yine ön planda. Bambaşka bir futbolcu. Bana partnerlik yapan arkadaşlarıma asla saygısızlık etmem hepsinin yeri ayrıdır ama bir forvet adamı olarak şu Alex ile yan yana oynamak büyük şansım olurdu. Tuncay, İngiltere’ye gittiyse, Semih’e 5-6 transfer teklifi geldiyse perde arkasındak isim Alex’tir. Kalede sorun yaşanabilir Herkes “Aurelio’nun yeri dolar mı ?” diyor. Şu andaki görüntüye göre kolay değil. Eğer transfer yapılmayacaksa eldeki adaylar, Deniz, Selçuk ve Maldonado. Hepsinin ayrı yetenekleri var ama yine de Aurelio’nun görevini yapmaları zor görünüyor. Bir problem de kalede yaşanacak gibi. Her iki Volkan ve Mert burası için yeterli olabilir ama Şampiyonlar Ligi’nde en azından çeyrek ve yarı finali hedefleyen bir takım için acaba yeterli olacaklar mı? Teknik direktör Aragones’i, Stankoviç’e benzetiyorum. Bilenler bilir, çok disiplinliydi. O günden beri gelen 2. disipline bağlı hoca. 82 yılında onunla 5 kupa almıştık. Bakalım Luis Aragones ile ne olacak? Haydi hayırlısı…

Aurelio, Özkan Sümer’in bulduğu 4 Brezilyalıdan biri. Trabzon’da sağ dış oynadı. Tekniği ile dikkati çekerken orada büyük başarılara imza atamadı. F.Bahçe’nin 300 bin dolarlık teklifine ‘Evet’ dedi ama imza atmadan birgün önce İlhan Cavcav ile anlaşıp F.Bahçe’nin başına dert açtı. Daum kendisinden dünya çapında bir ön libero yarattı. Yıldızı F.Bahçe’de parladı, şampiyonluklar yaşadı, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finali gördü ve sonunda Betis’e transfer oldu. Marco’yu sadece “görev adamı” olarak tanımlamak son derece yanlış. Ekstra işler de yapıyor. Driplingleri kuvvetli, öldürücü asistler yapan, çok kritik gollere imza atıp takımına puanlar kazandıran bir futbolcunun gitmesi hangi kulüp için olursa olsun kayıptır. Türk statüsüne geçmesi Milli Takımımız için büyük şanstır. Çünkü ne yazık ki ülkemizde o bölgede Marco’nun yaptığı işi daha iyi yapacak bir isim yok. Şimdi gündemde bu olayda “kim haklı, kim haksız” soruları var. Kimileri “Aurelio F.Bahçe’yi sattı” derken, kimileri de “yönetim son derece hatalıydı” diyor. İlk önce şunu söyleyeyim. Aurelio’nun hayali İspanya Ligi’nde oynamaktı. Tıpkı Tuncay’ın hayalinin Milan’da oynamak olduğu gibi. Her ikisiyle de çok konuştuğum için bu gerçekleri iyi biliyorum. Tek kazanan Tutumlu Aurelio rüyasında gördüğü Real Madrid yerine Real Betis’e, Tuncay da Milan yerine Middlesbrough’ya gitti. İkisi de kafayı tamamen yurt dışına taktıkları için burada yönetimin yapacağı fazla bir şey olamaz. Zaten bonservislerinin elinde olmalarını beklediler, kendilerini isim yapan kulüplerine zırnık bile koklatmadan gittiler. Tuncay’ın kafası Milli Takım kamplarında karışmış, kararını vermişti. Zaten Aziz Yıldırım ile görüşmesi 5 dakika bile sürmemişti. Aurelio’da durum biraz daha değişik. Bayram Tutumlu devre arasında Marco için 3, kendisi için de 1 milyon euro talep edince görüşmeler başlamadan bitmiş oldu. Şu anda Betis’ten aldığı para F.Bahçe’nin teklifinden daha az. Bu olayda kârlı çıkan tek isim Tutumlu. Şu bir gerçek ki ne Aurelio ne de Tuncay eğer aşama kaydedemezlerse şimdi oynadıkları kulüplerle Şampiyonlar Ligi’ni görmeleri mümkün değil. F.Bahçe’ye bir şey olmaz. Kimler geliyor, kimler geçiyor. Tuncay’ın gitmesi nasıl çeyrek final oynanmasını engellemediyse, Aurelio’nun gitmesi de daha büyük yerlere gelinmesini engellemez. Kimse merak etmesin. Del Bosque ile bu olayı bir tutanlar var. Del Bosque, Beşiktaş’tan 12 milyon euro aldı. Aurelio zırnık alamaz. Çünkü Del Bosque şikâyetçiydi, Beşiktaş savunma yapmıştı. Şimdi Aurelio savunma yapacak. Kim haklı, kim haksız göreceğiz. Bayram Tutumlu göklere çıkarılırken benim tavsiyem Şekip Mosturoğlu’nu da kimse yabana atmasın.

Osmanlı İmparatorluğu’na 46 yıl hükümdarlık yapan ve tarihe “Muhteşem Süleyman” olarak geçen Kanuni Sultan Süleyman sağlığın önemini vurgularken şöyle demişti: “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
Bu örneği neden verdim?
Her sezon öncesi dünyada futbol kulüpleri eski ve yeni oyuncularını sağlık kontrolünden geçirir. Tıbbın gelişen teknolojisi içinde sporcunun sağlık konusunda bir sorunu varsa anında ortaya çıkar. Geçmişte yaşadığı sakatlık ya da geçmişte geçirdiği bir hastalık tahlillerle ve teknolojik zenginlikle belirlenir. Öyle ki, büyük paralara transfer edilecek yıldızlar daha sözleşme imzalanmadan sağlık kontrolünden geçiriliyor. Örnek mi? Fenerbahçe, Güiza’yı almadan önce milli takımda sağlık kontrolünü yaptırdı. Avrupa’da kulüpler de bu doğru yöntemi uyguluyor.
Benim aklıma takılan bir konu var. Transfer edilecek oyuncu sağlık taramasına tutuluyor. Sezon açılmadan tüm takım kontrolden geçiyor. Peki teknik adamlar görev öncesi ya da göreve geldikten sonra neden sağlık kontrolünden geçiyor mu? Ben buna pek tanık olmadım. Michael Skibbe ve Luis Aragones’in ve hatta Ertuğrul Sağlam’ın kontrole girdiğini duymadım.
KALLİ GELEBİLİR MİYDİ!
Örneğin, Kalli Galatasaray‘a geldiğinde sağlık kontrolünden geçirilseydi acaba doktorlar aktif çalışmasına izin verir miydi?
İspanya Milli Takımı ile Avrupa şampiyonu olan 70 yaşındaki Aragones’in görüntüde bir sorunu yok. Ancak yoğun antrenman programı içinde uzun soluklu bir maratonu kaldırabilir mi? Vücut olarak buna hazır mı? Bir teknik adam oyuncudan daha mı önemsiz?
HERKESE DİKKAT EDİLMELİ
Türkiye‘deki tüm liglerde görev yapan teknik direktörlerle, alt liglerde top koşturan oyuncuların dört dörtlük bir sağlık kontrolünden geçtiğini düşünmüyorum. Futbol hem ağır bir spor hem de takım oyunuysa, sadece oyuncular değil, teknik heyetle birlikte bütün sezon mutfakta ağır görevler yapan, masörler, malzemeciler de sağlık kontrolüne tabi tutulmalı. Federasyon da bu işin takipçisi olmalı.

Bu yazacaklarım sana ilk ve son mektuptur. Düşünür, analiz eder ya da düşünmeden öfke ile bağırır çağırırsın.
Tercih senin. Dinle bak!
1-Beşiktaş geleneğinde kaptan demek, çok şey demektir. İlk kaptan Kazım efendi Çanakkale’de 11 arkadaşı ile şehit düştü. Sonra Baba Hakkı kaptanlık yaptı. Türkiye’ye örnek oldu. Sonrasında Recep Adanır, Nazmi Bilge, Kaya Kösteben, Necmi Mutlu, Sanlı Sarıalioğlu, Zekeriya Alp, Rasim Kara, Samet Aybaba, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek hep örnek oldular.
2-Sen ne yaptın? Daha dün TV’lerde, “Canı isteyince oynuyor, canı isteyince deplasmana gidiyor” dediğin Mathias Delgado’yu kaptan yaptın! Bu da yetmedi Fenerbahçeli Nobre’yi de yardımcısı yaptın. Bu olmaz! Neden olmaz? Şundan; Kaptan dediğin Beşiktaş ruhunu taşır. Yahu; Türkçe bilmeyen birisi ne kendinin ne de Beşiktaş’ın haklarını nasıl korur!?
3-Beşiktaş’ın 4 İbrahim’ini istemiyordun, kurtuldun! Bundan bir şey olmaz dediğin Akın Beşiktaş’ı şampiyonluktan etti. Kaş ise İspanya’dan aldığının yarısına Beşiktaş’ta kalmak istedi, istemedin. Elin yabancılarına ise milyon dolar saydın. Üzülmez ile Toraman’ın Beşiktaş’ı küçük düşüren kavgalarına gelince. İsteseydin o kavga asla olmazdı. O kavga ortamını sen yarattın! Yine isteseydin evin içinde olan bu işi kapatırdın. Kapatmadın! Niye? (Üzülmez ve Toraman maçta ve herkesin ortasında kavga etseydi, kovardın. Evin içinde olan bir olay orada kalmalıydı)
4-Gökhan Zan’la niye anlaşılmıyor. Bu çocuğun suçu sakatlanmaksa öyle bir suç olmaz!
5-En büyük rakibin Fenerbahçe, İspanya gol kralını alırken, sen en iyi santraforun Bobo’yu satmak için menajerlerin peşinde koşuyorsun. Olur mu böyle şey?
NOT: Bay Sinan Engin! Senin için anlamı var mı bilmem. Biz gazeteciler için haber kutsaldır. (Hani Lucescu seni antrenmandan kovmuştu ben da arkamı dönmüş görmemiştim ya. Bu sana yaptığım büyük jestti. O gün onu bile anlamamıştın!) Bu nedenle Serdar Sarıdağ (Milliyet) ve Kartal Yiğit (Vatan) ustalarının yaptığını değil, dediğini yaptılar. Aferin onlara!

HİÇ OLMAK İÇİN!
Hırslı adamla Bektaşi karşılaşmış.
“Nedir sıkıntın? Niye hırs yapıyorsun?” diyen Bektaşi’ye hırslı adam; “Bulunduğum yere kadı olacağım” cevabını vermiş.
Bektaşi: “Eee sonra?”
“Vali olacağım” demiş hırslı adam.
Bektaşi: “Eee sonra?”
“Vezir olacağım.”
“Eee sonra?”
“Padişah efendimiz sadrazam yapacak beni.”
Bektaşi yine “Eee sonra?” deyince, hırslı adam başka bir şey olamayacağından, “Hiiiç” demiş.
Bu kez Bektaşi; “Yahu bu kadar çabaya ne gerek var ben zaten hiçim” deyip noktalamış.
Karar verebildiniz mi bilmem!
Ama biliyorum ki Hasan Doğan onlardan biri değildi. Bir yerlere gelmek için hırs yapmadı. Engin gönlüyle 21. yüzyıl paradigmalarını Türk kültürü ile sentezleyip, hangi düşünceden olursa olsun Türk insanını futbol ile bütünleştirmekten yana oldu. Kısa başkanlık döneminde gönüller alarak Fatih Camii’nin avlusunu her düşünceden insanla doldurdu! İşte bu cenazeden;
a) Hırslı adam…
b) Hırslı adamlara müsamaha gösteren basın, yönetici ve vicdan sahipleri…
c) Bundan sonra ortaya çıkabilecek olan hırslı adamlar…
Herkes ders çıkarmalı. Bu güzel adamın görkemli cenazesi de, ölümden çıkarılacak ders olmalıdır.

Hasan Doğan göreve geldiğinde yazmadıklarını bırakmayanlar şimdi arkasından methiye düzüyor Aynısı Deivid’e de yapıyorlar. Gollerine alkışlarını esirgeyenler, şimdi “Deivid’e yazık oldu” diyorlar!
NE yazık ki insanların değerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz. Buna en güzel örnek olarak Hasan Doğan’ın vefatını gösterebiliriz. Bizim gibi onun futbolun başına gelmesi için uğraş verenlere yazacak bir şey bırakmadılar. “Futbola siyaset bulaştı. Beşiktaş kongre üyesi. Aziz Yıldırım zaten perde arkasında” iddialarıyla Doğan’a demediklerini bırakmayanlar, şimdi methiyeler düzüyorlar. “Pes yahu” demekten başka bir şey yapmak mümkün değil. “Beşiktaş kongre üyesi” dediler, bu sene hakemlere en fazla isyan eden takım da Beşiktaş. “Aziz Yıldırım ile beraber” dediler, “Haluk Ulusoy gittikten sonra Galatasaray’ın Hasan Doğan’la hiç şansı olamaz” dediler.
Galatasaray ligin en fazla penaltı atan takımı olarak şampiyonluğa ulaştı. MEKÂNI CENNET OLSUN Tüm bu örnekler bile Hasan Doğan’ın nasıl tarafsız bir spor adamı olduğunun en güzel göstergesidir. Çantasında çok güzel projeler vardı. Umarım yeni gelecek kişi, o çantayı yanında taşır, açar ve yapılması gerekenleri yapar. Hasan Doğan’a Allah’tan rahmet, kederli ailesine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun… Yukarda yazdıklarıma başka bir örnek de Deivid’i gösterebiliriz. Geçen gün Faruk Ilgaz Tesisleri’nde havuzdayız. Kalabalık bir arkadaş topluluğu ile sohbet ediyoruz. Sohbetin konusu elbette futbol, Fenerbahçe ve transferler. Laf lafı açıyor. Bir arkadaş “Deivid’e yazık oldu. Fenerbahçe büyük yara aldı” dedi. Ben de “Yahu kardeşim bütün sezon boyunca ‘Zico, Deivid’i nasıl oynattı. Takım bir kişi eksik oynuyor’ diyen sen değil miydin?” diye soruyorum. Ses seda yok. BİRDEN DEĞERLENDİ Şimdi ayağı kırıldı ya birden bire aranan adam oldu. Galatasaray’a, Beşiktaş’a, Trabzonspor’a, İnter’e, CSKA’ya, Sevilla’ya, Chelsea’ye gol attığı zaman alkışlarını esirgeyenler şimdi hiç konuşmasınlar. Futbol oynarken iki kere ayağım kırıldı, ikisi de fibula kemiğinden (biri altta biri üstte). Deivid’in neler çektiğini çok iyi anlıyorum. Umarım bir an önce sağlığına kavuşur. Sakatlanmasıyla bir kişilik kontenjan açılmış oldu. Böylece Güiza da imzayı bastı. Aragones eğer İspanya’ya oynattığı modeli uygulayacaksa, büyük ihtimalle iki forvet başlayacak. Yani Güiza, Semih ve Kezman’dan biri dışarıda kalacak. Tek dileğim, geçen seneki gibi dışarda kalanların suratlarını asmamaları ve bir takım havalara girmemeleri. Çünkü bu sayede kaybedilen puanların hesabını yapmak güç oluyor.

L’Equipe Gazetesi’nden Erik Bilderman’ın soruları çok hoşuna gitmişti… Projelerini sıralıyordu tek tek… Avrupa Şampiyonası’nda yarı final oynayacak olmamız, bizim Avrupa’nın en büyük 4 futbol ülkesinden biri olduğumuz anlamına gelmez. 4 ülkeden biri olmak için akademilerimizi kurmak gerek. Siz Avrupalılar’ın teknik bilgisi var. Bizim de futbol oynamak için yüreğimiz var. Biz eğitim akademisi kuralım. Size de futbol yürekle nasıl oynanır, onu öğretelim derken gülüyordu… Mutluydu… Nasıl mutlu olmasın… Bir gün önce Hırvatistan’ı tarihi bir maçla elemiştik…***Sonra bana döndü… Bak, görüyor musun? Herkes projelerimizle ilgileniyor. Türk basını nelerle uğraşıyor… Lütfen bize yardım edin. Çıtayı yukarıya koyarsak, herkesin çıtası yükselir dedi. Haklıydı. Sustum. Güldüm… Bu kez Erik’e yöneldi: Rica ediyorum Türkiye’nin futbolda nasıl gelişeceğini izleyin. İzleyin ki, bugünü hiç unutmayın. İnsanı bulutların üzerine çıkartabilecek bir zaferden sonra bile ayakları yere basıyordu. Hem gerçeklerin farkındaydı, hem de elde edilen başarının ona nasıl yardım edeceğinin…Ama başladığı, hayâlini kurduğu, temelini attığı projelerin tamamlanmasını göremeyecek. Ne yazık ki kalbi ona daha çok ‘kalp akademisi’ kurma imkanı tanımadı… Artık maçlardan önce uğur olsun diye öğlenleri maç yemeğini Nihat Kahveci ile yan yana yiyemeyecek. Artık attığımız gollerden sonra heybetli iki yumruğun göğe doğru kalktığını göremeyeceğiz. Artık onun Türk Sanat Müziği ile çalan cep telefonun sesini duyamayacağız. Artık onun herkesi ‘adam’ yerine koymasına tanıklık edemeyeceğiz… Onun futbola ve bizlere sağladığı güven ortamını çok özleyeceğiz…***Hasan abi ile en son Almanya maçından sonra konuşmuştum… Gece otelde maçı tekrar izlerken onun golden sonraki sevinçlerini gördüm… Çok heyecanlandım… Saatin kaç olduğuna bakmadan elim telefona gitti. Aradım… Çok üzgündü. Lütfen üzülmeyin Türkiye’yi hem saha içinde, hem dışında çok iyi temsil ettiniz dedim… Durdu… Daha iyisini yapabilirdik. Şu maçı gördükten sonra üzülmemek olur mu? derken o üzüntüsünün bu kadar büyüyeceği aklıma bile gelmemişti… Saat 02.15′ti. Herkese ‘insan gibi’ davranan, herkesi ‘ciddiye’ alan, ‘işini’ nasıl yapması gerektiğini bilen bir ağabeyi kaybettik. Arkada kalanlar… Lütfen ona yakışır bir hizmet yarışının içine girin. Kavga etmeyin… Hasan abi bize kavga etmeden de işlerin yürüyeceğini göstermedi mi?

Hasan Doğan ne tipik bir halk adamıydı, ne de onca ‘iş adamı’ unvanı olmasına rağmen insanlara yukarıdan bakan biri. Tam ortadan üstlendiği görevi, hassas ve titiz ilişkiler çizgisi üzerinden yapmaya çalışan bir lider tipiydi. Ülke futbolunun uzun yıllardır yaşadığı ve ne yazık ki gerek yönetici gerekse spor medyası tarafından her gün altı yakılan kaos kazanının içine düşmemeye gayret eden bir kişilik çizdi. Milli Takımımız’ın Avrupa Şampiyonası’ndaki ciddi başarısı tabii ki tamamen Hasan Doğan’a mal edilemez. Bu kolektif bir başarı. Ama Doğan; harcadığı yoğun mesai, yönetim becerisi ve birleştirici yaklaşımıyla Avrupa Şampiyonası’nda çok önemli katkılar yaptı.
PROJESİ HAYATA GEÇİRİLMELİ
Genç yaşta kaybettiğimiz Doğan’ın asıl notunu bir tam sezon lig yaşadıktan sonra, ya da o ligi uzun süre yaşarken vermek daha doğru olacaktı. Ama kader gerek biz spor medyasını, gerekse Doğan’ın kendisini bu değerlendirmeyi yapma noktasından alıkoydu. Nur içinde yatsın. Bakalım yazımızın girişinde fotoğrafını vermeye çalıştığımız doğru federasyon başkanlığı tipinin yenisini görebilecek miyiz?
Hasan Doğan’ın en büyük ideali futbol okulları projesiydi. Onun ruhunu şad edebilmek için bu proje ivedilikle hayata geçirilmeli. Çok saygı duyduğum Hasan Doğan’a Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine de başsağlığı diliyorum.