Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Archive for the ‘Uğur Meleke’ Category

6 ayrı takım!

Friday
Apr 25,2008

Ugur Meleke
Sağlıklı bir Fenerbahçe-Galatasaray maç önü analizi yapmanın zorluğunu ifade etmek için bir kez daha şu örneği vermekte beis görmüyorum: Benitez’in Liverpool’uyla Mourinho / Grant’ın Chelsea’si son üç buçuk yılda tam 19 kez karşılaştılar, şöyle müsabaka kasetlerini yanlışlıkla karıştırsanız, oynadıkları oyunu izleyip. hangi kasedin hangi maça ait olduğunu ayırt etmeniz gerçekten zor olur. Oysa Fenerbahçe’yle Galatasaray son 5 aylık küçük periyotta 3 maç yaptılar, sanki 6 ayrı takım izledik!
“Kalli yönetiminde Fenerbahçe’ye karşı oynayan takım farklıydı, o gittikten sonraki bu ekip daha mücadeleci ve azimli”  iddialarına asla itibar etmiyorum, çünkü bu ülkede herhangi bir futbolcunun böyle bir ahlaksızlığın parçası olacağına, ne kadar koşacağını kenardaki hocaya göre ayarlama ucuzluğuna düşeceğine inanmıyorum. Mevcut teknik ekip de sezon başından beri görevdeydi ve İsviçreli bilim adamlarından öğrendikleri yepyeni metotlarla çıkagelip, ani bir fizik yükleme yapmadılar bildiğimiz kadarıyla…
Gerçi Alkmaar, Moskova ve Sevilla deplasmanları gibi global ölçekteki fizik sınavlarının son bölümlerinde geriden gelerek bu alanda Avrupa’nın da iyileri arasına giren Fenerbahçe’yi en çok zorlayan mücadelecilerinden birisi Galatasaray… Zaten sarı-kırmızılılar için maçın en skorer bölümü hep “üçüncü yarım saat” olmuş, gerek ligde (14-18-23), gerek kupada (4-1-5), gerekse Avrupa’da (4-6-8) en çok gol buldukları zaman dilimi son 30 dakikalar…
En önemli rol Aykut’un
Fenerbahçe’yse oyunu bütün olarak pozitif oynayan, sahaya hükmeden taraf olma eğiliminde. Maç başına Galatasaray’dan 64 fazla topla buluşuyorlar, topla ortalama 3 dakika fazla oynuyorlar, üstelik 81 fazla isabetli pas da yapmayı başarıyorlar.
Son 3 maçta 2 gol attığı için (32’nci haftada nihayet ligdeki ilk derbisine çıkacak) Lincoln’ün formda olduğu söyleniyor, ama herhalde bu verilerle Alex’le kıyaslanması mümkün değil, zira Alex, “sezonun herhangi bir yerinde, herhangi bir 3 maçta”  2 gol atmazsa bir problemi mi var diye düşünür duruma getirdi bizi…
Bence  Galatasaray’ın çıkışındaki en önemli rolüyse Aykut oynuyor. Hem soğukkanlı, hem uyumlu ve sempatik, hem de oyun kurma konusunda son derece akıllı davranıyor ve Fenerbahçeli meslektaşından farklı hedefe sahip: Volkan’ın Euro 2008 rezervasyonları yapıldı bile. Oysa Aykut’un İsviçre’de olması için bilete, yani tribündeki Milli Takım kurmaylarının gözüne girmeye ihtiyacı var.

Niçin?

Thursday
Apr 24,2008

Ugur Meleke
Salı ve Çarşamba geceleri 4 mekanik takımı eşleştiren Şampiyonlar Ligi yarı final maçlarını izledik heyecanla… 100 metreyi 11 saniyede koştuğu için hayranlık beslenen, 90 dakikayı iki taç çizgisi üstünde sıçrayarak geçiren ve kusursuz anatomisiyle şu anda dünyanın en iyisi gözüken Cristiano Ronaldo’yu… Akıllı oyunu ve kurnaz bakışlarının yanında zaman zaman yüzünde oluşan çocuksu ifadeyle 100 bin kişinin ayakta alkışladığı Lionel Messi’yi… İnanılmaz enerjileriyle 5400 saniye boyunca baş döndüren Makelele’yi, Mascherano’yu ve Lampard’ı…
Bu iki kusursuza yakın maçı izlerken aynı sual yankılandı hep beynimde… Geçen sene, Darüşşafaka Lisesi’ndeki bir söyleşi sırasında karşılaştığım, heyecanlı bir kız çocuğunun sorusu: “Tamam yetenekli çocuklar spor kulüplerine kaydolup, yarışmacı takımlarda oynasınlar, başarı ve para kazansınlar da, ben ve benim gibi binlerce yeteneği sınırlı genç ne yapsın?”…  Yani, spor dediğimiz sadece, olağanüstü yetenekteki atletlerin sahada koşuşturup, yeteneksizlerin de onların sevinçleriyle yetinmeye mahkum olduğu bir seçkin uğraşı mıdır?
Tottenhamlı eski futbolcu Mike England’a göre öyle: “Hafta sonu maç seyahatlerine çıkarken eşime asla futbol oynamaya gidiyorum demem. O iştir. Avrupa Şampiyonalarında, olimpiyatlarda veya Dünya Kupası’nda hiç kimse oyun oynamıyor artık”…
Caslavska’dan Comaneci’ye
Yapılan şey bir oyun olmaktan çıktığı için, oyuncu tarifi de her geçen yıl daralıyor tabii… Joan Ryan’ın araştırmasına göre, 1956 yılında üst düzey iki bayan Olimpiyat oyunları jimnastikçisi 29 ve 35 yaşlarındaydı. 1968 yılında altın madalya kazanan Çek Vera Caslavska 26 yaşında, 160 cm. boyunda ve 55 kg ağırlığında… O halde, jimnastik, yaklaşık 40 yıl önce tamamen bir kadın sporuymuş gibi gözüküyor…
Ama 1972 yılında 149 cm boyunda, 38,5 kg. ağırlığındaki Olga Korbut, başının arkasından sarkan saç örgüleri ve lastik-banttan bedeniyle dünyayı büyülediğinde iş değişmiş.
1976’da, 14 yaşındaki Nadia Comaneci ise Olimpiyat tarihinde ilk tam 10 puanı aldıktan sonra koltuğuna oturup, oyuncak bebeğini kavrıyor. Küçük Nadia o gün 152 cm. uzunluğunda ve 38 kg. ağırlığında…
Sevgili İlker Yasin’in benimle paylaştığı Chris Bambery imzalı “Marxism and Sport” makalesindeki bir diğer örnek de son derece çarpıcı: “18 Haziran 1994 günü, 22 yaşındaki Rus Alexander Popov’un bedeni Monaco’da bir yüzme havuzuna daldı. Dakikalar sonra Popov, 100 metreyi diğer herhangi bir insandan daha hızlı giderek tamamen su yüzüne çıktı. 48,21 saniyede Popov, çok karmaşık süreçleri ve mekanizmaları harekete geçirmişti… 61 kulaç boyunca her kası kasılmış, gerilmiş ve bükülmüş, ciğerleri tekrar tekrar dolmuş ve boşalmış, kalbi bedeninin her yerine 6,6 galon(?) kadar kan pompalamıştı.
Bu yeni rekoru elde etmek için Popov bedenini karmaşık bir makineye indirgedi. Ne pahasına? Onu 10 yıl veya 20 yıl sonra kim hatırlayacaktır? (Rekor da 16 Eylül 2000’de el değiştirmiştir zaten)… Artık bu düzeyde idman yapmayan Alexander, 5 yıl sonra, 42 yaşında neye benzeyecektir?
1996 Kasım’ında Guardian yazarı Vincent Hana da, bu garipleşen durumu sorguluyor: “Birinin size, Avrupa’da temsilcilerinin dereceye girmek için şiddetli rekabet nedeniyle üstünkörü eğitim alan, evlerinden koparılan, kölece işleri yapmaları için kamplara sokulan, sürekli talim yaptırılan yetenekli gençleri bulmak için ülkeyi taradığı bir sistem olduğunu söylediğini farz edin. Şanslı olanların devam ettiği, işverenler tarafından alınıp satıldığı bir kontrat sistemine bağlandığı… Başarılı ve parlak olanların çok iyi para kazandığı. Ama ikinci sınıftan olanların 30’larında kendisini posası çıkmış ve işsiz olarak bulduğu… Bu, başka bir sanayide olsa ağır protesto uğultularına neden olacaktır.”
***
Amacımız insan özgürlüğü ve gerçekten sınırsız olanağın olduğu bir dünyadır, gelecek kuşakların olimpiyatlar veya Şampiyonlar Ligi gibi bir şeye hayretle dönüp bakacağı ve yalnızca tek kelimelik bir soru soracağı bir dünya: “Niçin?”
 
İstanbul Belediyespor hadisesi
G.Saray-İ.B.Belediyespor maçı öncesi Hakan Ünsal, enteresan şeyler anlattı futbolculuk döneminden… “Olimpiyat Stadı’nın şartları gerçekten zorlardı bizi oyuncuyken… Diyelim ki, ters kanada uzun bir top atacaksınız, öyle uzak gelir ki, ya gitmezse diye bir endişeye kapılırsınız… Veya topla dripling yaparak ileri çıkmaya niyetlenirsiniz, ya bir daha geri dönemezsem diye düşünürsünüz bazen… O saha sanki 100 değil de, 150 metreymiş gibi gelir insana…”
Tam sebebi nedir bilemiyorum, atletizm pistinden mi, tribünlerin yapılanmasından mı, gerçekten de İstanbul’un diğer 3 büyük stadyumundan farklıymış gibi hissettiriyor insana Olimpiyat Stadı… Bu stadın da tek bir ev sahibi takımı var şu an: İstanbul Belediyespor… Sadece bu sezon o statta oynadıkları için değil, geçen yıl, ikinci ligde bu stada adapte oldukları için… Yani bu yıl orada oynamak zorunda kalan Kasımpaşa’ya göre avantajları da bu… Zaten İstanbul Belediyespor’un 38 puanının 26’sı iç sahada iken, Kasımpaşa, o stattan sadece 8 puan çıkarabilmiş…  
O statta belki de en çok maç yapan iki takımın, Galatasaray’la İstanbul Belediyespor’un müsabakası öncesinde medyada en çok yazılan çizilen şeyse, Abdullah Avcı’nın takımının 3 büyüklere yenilmemiş olması… Bu ülkede bir takımın/bir oyuncunun takdir edilmesi için üç büyüklerle yaptığı maçlarda başarılı olması yetiyor ya… 3 büyüklere yenilmemişsen, ama kalan 14 takımdan (Kasımpaşaspor da dahil) 12 mağlubiyet aldıysan, kimse önemsemez onu…  
Necati ve İ.Akın
Tabii medyanın son aylarda bu takımdan en çok ilgisini çeken bir diğer konu da, İbrahim Akın ve Necati Ateş… Gazeteler, büyük puntolarla öve öve bitiremiyor, ikinci yarıda takımın kaydettiği 22 golün 17-18’inde atan/attıran olarak bu iki oyuncunun imzası varmış…
Burada sorulması gereken bir soru var… Peki, son dönemde İbrahim’le Necati çok iyi form tutmuş da, diğer oyuncular ne yapmış? İlk yarıda bu iki adam yokken 20 golü nasıl atmış bu takım?… Hatta ilk yarının ilk 14 haftasında Necatisiz-İbrahimsiz 19 puan toplamışlar, ikinci yarıda aynı dönemde Necatili-İbrahimli 18 puan!
Kadroda zaten Sertan-Erman ve Adriano gibi başarılı bir forvet üçlüsü varken, o bölgeye bir de Aydın-İ.Akın-Necati takviyesi olmuş, lâkin takımın performansı yükselmemiş, hatta 1 puan da düşmüş…
***
Bu bir İstanbul Belediyespor eleştirisi değil… Bu bir medya eleştirisi, bir otokritik… Abdullah Avcı, mutlaka bu durumun farkındadır zaten… Medyaya İ.Akın-Necati haberlerini yapmalarını, her galibiyetten sonra “içinde Akın geçen, Ateş geçen” başlık atmalarını söyleyen de o değil tabii ki… Umut ederim, gelecek sezon Sivasspor/Kayserispor benzeri bir çıkış da yakalayabilirler.
Ama bu medya anlayışı, İstanbul Belediye’nin kalan 20 futbolcusuna, Sivassporlusuna, Gençlerbirliği Oftaşlısına, Osman Özdemir’e, Tolunay Kafkas’a, Serkan Atak’a büyük bir haksızlık yapıyor, bilesiniz…
 

Süper Lig

Monday
Apr 21,2008

Ugur Meleke
Ne yapsanız olmuyor, her sezon aynı problemler karşımıza çıkıyor… Son 6-7 haftaya girilip orta sıralardaki takımlar hedefsizleştikten sonra ister istemez performansları düşüyor ve onların inişli-çıkışlı grafikleri düşme hattını doğrudan ve adaletsiz bir biçimde etkiliyor. İlk 24 haftada sadece 3 mağlubiyet alan Kayserispor, Avrupa kupaları umudu azalınca son 7 maçta 5 kez yenildi. Küme düşme korkusu kalmayan Denizli’nin de son 5 haftada 4 mağlubiyeti var.
Öte yandan, orta gruptaki hedefsizlerin finiş çizgisinde dağıttıkları puanlar, altlardaki sıralamayı belirliyor, 29 hafta vasat görüntü çizen bir takım, 5’te 5 yapıp ligde kalabiliyor. Örneğin, ikinci yarıda 12 hafta boyunca tek bir galibiyet alabilen Konya, son iki maçında şahlanıp Bursa’yı 2-0, Ankaragücü’nü 3-0’la geçiyor! Yine ikinci yarıda ilk 9 maçta 1 kez kazanabilen Antep’in, son bir ay içindeki 3 galibiyeti içinde Bursa ve Ankaragücü var!
Tabii mâlum, bu sezon ilk kez karşılaştığımız bir tablo değil bu… 2005-06’da ilk 29 haftada 24’er puan toplayabilen Samsun ve Malatya son 5 haftada 4’er galibiyet almışlar. Yine son bir buçuk aya kadar 30 puan barajına ulaşamayan Denizli son 4 haftada 8, Ankaraspor 7 maçta 13, Antep de 5 haftada 10 puan toplamışlar… 2006-07’de de durum farklı değil, geçen sezonun sonradan açılanları da; Ç.Rizespor (7 maç 11 puan), Manisa (8 maç 13 puan) ve Gaziantep (5 maç 8 puan)…
Bu sezon da son üç haftanın fikstürüne baktığımızda, sonuçların ne olacağını büyük ölçüde kestirebiliyorsunuz ve şimdiden kimlerin küme düşeceği, kimlerin kalacağı aşağı yukarı görülebiliyor maalesef… Hem de hiç âdil olmayan bir biçimde… 

Avrupa’da…
 Tabii ki bu problemler Avrupa’nın üst düzey liglerinde de oluyor, ama İngiltere-İspanya-İtalya gibi ülkelerde UEFA’ya-Ş.Ligi’ne gidenler 7-8 takıma kadar çıkınca, son günlere kadar hedefsiz takım sayısı artmıyor… Bazı orta sınıf ligler de çareyi, şampiyonadaki takım sayısını 10’a-12’ye indirmekte bulmuş. Biz, takım sayısını azaltmadığımıza ve de Avrupa kupaları biletlerimizi artıramadığımıza göre, (üç sezondur ara ara değindiğimiz gibi) Türkiye’ye en uygunu, Hollanda’daki play-off modeli gibi duruyor…  
Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası biletlerini doğrudan verseniz bile, en azından Intertoto Kupası’na gitmek için 4 ile 7’nci sıra arasındaki takımlar play-off oynarlarsa, bugün 12’nci Bursaspor’a kadar olan grup Avrupa kupaları umuduyla lige dört elle sarılmaya devam edeceklerdi. Alt taraftaki 5 takım da zaten kümede kalma savaşı veriyor. Yani tek bir statü değişikliği ile, son 3 haftaya girilirken koca ligde hedefsiz tek takım Kasımpaşaspor kalıyor…  

Play-out
Esasında küme düşme konusunda sıkça yaşanan adaletsizliğe bir alternatif çözüm de play-out gibi duruyor. Son sıradaki takım doğrudan TFF 1. Lig bileti alır, onun üstündeki 4 takım play-out oynar ve kaybeden iki ekip daha alt ligin yolunu tutar…
Veya Süper Lig’deki 14’üncü ile 17’nci arasındaki 4 takımı, ikinci ligde 2’nci ilâ 5’inci sırayı alan takımlarla çapraz eşleştirip kazanan 4 ekibi ligde tutma formülü de düşünülebilir…
Tüm bu formüller tartışılabilir, çeşitli avantajları ve dezavantajları var, belki bu ülkeye uygun formata sokulabilir. Ama her ne yapılırsa yapılsın, geçen sezonun son bölümünde Denizlispor-Sivasspor maçının global bahis listelerinden çıkarılmasından daha kötü olmayacaktır… Bu ülkede herkes namusuyla mücadele etse de, demek ki dışarıdan bakanlar şike olabileceği endişesine kapılıyorlar. Maalesef acı gerçek bu… 
Bülent Uygun
Avrupa’nın yükselen teknik adamlarını derleyen Champions dergisini, sevgili Ertem (Şener) getirmişti sağolsun, Türkiye’de piyasaya çıkmadan…
Daha önce Ertuğrul Sağlam’ın girdiği listeye, bu kez de Bülent Uygun’u almış Champions’çular… Şampiyonlar Ligi’nin resmi dergisi, Bülent Hoca’yı tarif ederken, futbolcuları marşlarla motive ettiğini manşete taşımış.
Siz istediğiniz kadar çalışın, idman yapın, taktik-teknik olarak kendinizi geliştirin, rakipleri analiz edin, Anadolu’dan yeni bir şampiyon çıkartma ihtimaline bu kadar yaklaşın, yine sizin başarınızı yalnızca “motivasyon” detayı içine sıkıştırsınlar…
Birilerinin bu ülkede futbol adamlarına “motivasyon” kelimesini kullanmayı yasaklaması gerekiyor artık galiba… Tabii ki motivasyonun spor müsabakalarında önemli bir değeri var, ama her şeyi bu kelimeyle izah etmeye kalkmak, bilimselliğin karşısında çok ciddi bir tezat olarak duruyor…
(Not: Esasında bu bölümün, Avrupa’nın diğer yükselen teknik adamlarından bahsedilen yazı ile birlikte dün çıkması gerekiyordu, ama yer yetersizliği nedeniyle atılmış, bugüne kalmış) 
Sağ bek Selahattin!
Fenerbahçe-Denizli maçından sonra iki konu çıktı ön plana… Birincisi, “Denizli’nin santrforu yok” geyiği… Doğrusu şu, Denizli’nin bir santrforu Selahattin sağ bekte, diğeri Engin kulübede… Hatta kadroda Christian Kotchoni de var… Ama zaten bu takımın sezon başından beri en dikkat çekici özelliği santrforsuz oynaması…  Attıkları 40 golün de yalnızca 6’sı forvet oyuncularından (4’ü Selahattin’den, 1’er tane Gökhan Güleç ve Kotchoni’den) geldi zaten… Roma gibi biraz… Denizli’nin Totti’si de Yusuf Şimşek…
***
İkinci konu da Selahattin’in sağ bek görevi… Türkiye’de futbol yazarlığının kapsamı 3 takım 75 futbolcudan ibaret olduğu için, Güvenç Kurtar’ın Selahattin’i sağ bekte kullanması, kadro yetersizliğinin ispatı için yeterliydi, çünkü zaten Denizlispor’dan iki buçuk adam biliyor kamuoyu…
Oysa Güvenç Hoca, bu denemeyi Trabzonspor maçında da yapmış, gerek gollerde, gerekse verilen sayısız pozisyonda savunma kurgusunun bozukluğu ön plana çıkmıştı. Kurtar da, 2-0 geriye düştükleri 60’ıncı dakikadan sonra M.Karakoç’u oyuna alıp geri dörtlüsünü Selahattin’siz bir biçimde yeniden şekillendirmişti.
Fenerbahçe karşısında da aynı deneme yapıldı, yine doğal olarak Selahattin başarısız oldu… Kurtar, bu kez 33’üncü dakikada bu oyuncuyu Çağlar’la değiştirerek Fatih’i sağ beke çekti ve savunmayı F.Yiğen-Hasan-Çağlar-C.Alberto şekline döndürdü…
O zaman akla ister istemez şu soru geliyor: “Daha önce denenmiş ve başarısız olunmuş bir diziliş, kenarda alternatifi de olduğu halde neden tekrar deneniyor?”… Mutlaka Güvenç Hoca’nın bizim aklımıza gelmeyen mantıklı bir açıklaması vardır, ama buradan bakınca “bile bile lades” gibi görünüyor maalesef…

Galatasaray

Sunday
Apr 20,2008

Ugur Meleke
Türkiye’de başarılı olmuş iki temel yabancı teknik adam formülü var. Birincisi, kulübün cv’sinin çok üstünde bir kariyere sahip, sıfırdan bir takım kuracağı inancıyla Türkiye’ye gelen hoca modeli. Parreira gibi, Piontek, Beenhakker, Derwall veya (92-93’teki) Feldkamp gibi… Sanırım Türk futbolunun dünyada bugünkü konumu itibariyle, hem bu çapta hoca sayısı az, hem de kulüplerin böyle bir tercih yapması için gerçekten dibe vurmuş olmaları (pardon, dibe vurduklarını kabullenmeleri) gerekiyor.   
İkinci modelse, eşit kalibrede, benzer kariyer ve cv’de, gelişmeye açık, başarıya aç hoca modeli… Yani görev süresince ne kulübün, ne hocanın gözünü dışarıda bırakmayacak, güzel kadın-güzel adam evliliği… En başarılı örneği hiç kuşkusuz Zico, bu listeye belki Milne, (UEFA Şampiyonu G.Saray’a gelen) Lucescu veya (İstanbulspor yılları itibariyle) Susiç eklenebilir. Şu anda galiba Galatasaray’ın yapması gereken de, kendi Zico’sunu bulabilmek…
Tabii bu hoca tercihini yaparken Türkiye şartları da dikkate alınacaktır. Örneğin futbolcuların kendisine “siz” değil de, “sen” diye hitap etmesini isteyen ve başarısını bu samimiyete borçlu olan Pablo Correa’yı bir Türk takımı transfer etmez. Correa, 2004’te birinci lige çıkardığı Nancy ile 2005’te Lig Kupası’nı kazanıp, UEFA’nın yolunu tuttu.  Hiç transfer istemeyerek başladığı bu sezonsa, Ş.Ligi bileti peşindeler. Ama sanırım, “Bazı maçlarda hatanın kendimde olduğunu futbolcularımla paylaşıyorum” diyebilen bir hoca bu ülkedeki yönetim anlayışına biraz fazla gelecektir.
Basın toplantılarında gazetecilerle şakalaşan ve onlarla çok yakın ilişkiler kuran Ron Jans’a da sanırım İstanbul bileti almazlar! 6 senedir Groningen’de çalışan ve iki yıl üst üste bu mütevazı takımı UEFA Kupası’na taşıyan Jans, transferde de son derece başarılı, 1 milyona aldığı Luis Suarez’i Ajax’a 11 milyona verip, yerini de 19 yaşındaki Cahais’le doldurabilmiş.
Tabii Hibernian’dan Mixu Paatelainen ’i de gerek geldiği kulüp, gerekse milliyeti nedeniyle küçümseyebilirler. Premier Lig’de oynayan ilk Fin futbolcu apoletine sahip 41 yaşındaki Paatelainen, kısa teknik adamlık kariyerine de, Hibernian’la yarım sezonda yaptığı devrimi sığdırdı. Küçük Mourinho lakaplı Jacky Mathijssen  de, Sint Truiden, Charleroi ve Brugge’daki başarılarına rağmen, agresif stiliyle sanırız Türkiye’deki yönetici profili ile ters düşecektir!
Avukat Bilic
Hırvatistan’ın Almanca-İtalyanca-İngilizce konuşan gitarist avukat teknik adamı Slaven Bilic  de, herhalde 39 yaşında olduğu için çok genç bulunabilir bu ülkede… Üstelik de Türkiye’de eski futbolcuların hiçbiri yardımcı hocalığı beğenmezken, Bilic’in yardımcıları efsanevi yıldızlar Asanovic, Jurcevic, Prosinecki ve Mrmic… Üstelik üçü, yaşça Bilic’ten büyük!
Zeman’ın 4-3-3 sistemiyle alay ederek onu bu ülkeden kaçıranlar, Udinese’nin hocası Pasquale Marino ’yu da taktik diziliş tercihi nedeniyle sevmeyebilirler. Catania’yı Serie A’ya çıkarmış, Udinese’ye hücum futboluyla Ş.Ligi hedefi koymuş olması yetmez bizim için… Hele hele, “Quagliarella’yı ortada değil de kanatta oynatmakla hata yaptım” diyen bir hocaysa…
İspanya Ligi’ni kasıp kavuran iki adama  gelince… Bilbao’yu ligde 5’inci yapan, Espanyol’u önce UEFA’da finale çıkartıp şimdi de Ş.Ligi bileti kovalayan Ernesto Valverde ’yi defansif oynatıyor diye beğenmeyiz… Huelva ile Santander’de mucizeler üreten Garcia Toral’in de Süper Lig’de çalışacak karizması yok(!)
Neyse, zaten eski köye yeni adete ne gerek… Önce, Türkiye’de eskiden çalışmış adamları birer kez daha aramalı… Lucescu’yu, Souness’ı, Götz’ü… (Hollmann’ı da unutmamalı!)… Sonra da olmazsa, yöneticiler yapmalı takımı! Zaten teknik adam dediğiniz nedir ki… Bütün iş, ilk on biri seçmek değil mi nasıl
olsa…       
 
 Abdullah Avcı neden olmaz?
Beşiktaş’ın Ertuğrul Sağlam’a yaptığını, G.Saray Abdullah Avcı’ya yaptı. Teknik adam daha imza atmadan zayıflatıldı, marka değeri aşağı çekildi. Beşiktaş, çeşitli hoca arayışları nedeniyle Sağlam’ı iki gün bekletti, bu durum medyaya çarşaf çarşaf yansıdı, Ertuğrul Hoca’ya “son seçenek” muamelesi yapılarak kariyerine-saygınlığına darbe vuruldu.
Aynen bugün G.Saray’ın Avcı’ya yaptığı gibi… Çeşitli yabancı hocalarla görüşülüyor, onlar Türkiye’den teklif aldıklarını doğruluyor. Eğer tüm bu gelişmelerden sonra rota Avcı’ya dönerse, Avrupa şampiyonu/dünya 4’üncüsü bir hocaya da “son şık” muamelesi reva görülmüş olacak. Zaten Avcı da, Belediyespor’la sözleşmesini uzatarak en doğru hareketi yaptı, “seçeneklerden biri” olmaktansa, “seçici”  veya en azından doğrudan “seçilen”  olması gerektiği mesajını verdi.
Şu anda G.Saray hangi yerli hocaya dönse, bu “1256’ncı tercih”  imajı doğuracağı için sanırım yabancı teknik adam daha hayırlı olacak.

I love you Şenol!

Thursday
Apr 17,2008

Ugur Meleke
Son yıllarda hep bir ağızdan seyircisiz maç cezasını eleştiriyoruz eleştirmesine de, herhangi bir kanaldan buna iyi bir alternatif de sunulmuş değil… Federasyonun son olarak dillendirdiği “seyircisiz maç” yerine “bayan taraftara açık maç” önerisi de çok gerçekçi sayılmaz, zira bu da “seksist” bir düşünce… Aklıma, “Sadece bayan taraftarların bulunduğu bir maçta çirkin tezahürat olursa ne yapacağız?” sorusu geliyor, cevap bulamıyorum… (Biliyorsunuz, bu ülkede çirkin tezahürat tanımı içine “I love you Şenol” da girmişti)
Gerçi bu cezalar da bize hiçbir şey öğretmiyor değil… Örneğin bu sezonun başlarında Avni Aker’deki seyircisiz maçlarda bir Trabzonsporlu futbolcu için, hatta hoca için, boş tribünler önünde işlerini icra etmenin ne kadar zor olduğunu görmüş olduk ceza sayesinde… Top her Trabzonlu futbolcunun ayağına geldiğinde tribünden 50 ayrı taktik geliyor, birisi “vur” derken, diğeri pas vermesini söylüyor, ve bu 50 kişi aynı anda konuştukları için dayanılmaz bir kakofoni çıkıyordu ortaya…
Geçtiğimiz hafta seyircisiz oynanan Beşiktaş-Oftaşspor maçı da enteresan bir tecrübe oldu bizim açımızdan… Sadece şeref tribünü değil, VIP ve numaralı tribünün de bir kısmı dolu idi ve maç belli ki seyircisiz değil, “seçkin seyircili” idi…
Oftaşspor kenar yönetimi maç boyunca Kamil Abitoğlu ile pek diyaloga girmezken, Beşiktaş kulübesinin (özellikle teknik kadro harici kişilerin) sık itirazları arasında hakemlerin çalışmasının ne kadar zorlaştığına şahit olduk İnönü’de… Sanırız Türkiye’de hakemler, maçları çok fazla germemek, müsabaka sonlarında tansiyonun yükselmesini önlemek için kenardan gelen bitmez tükenmez itirazlara biraz kulak tıkıyorlar ve hakaret olmadığı sürece kulübedekileri tribüne göndermiyorlar. Özellikle Türkiye’de böyle seyircisiz bir maçta çelik gibi sinirleri olması lazım hakemin…
***
Tabii öğretici olması esprisi bir yana, seyircisiz maçın hiçbir faydası yok hiç kimseye… Bir kişinin veya bir grubun ortaya koyduğu fiil nedeniyle, bütün bir topluluğun cezalandırılması mantıksızlığından herkes şikayetçi zaten… Ama o bir kişi veya bir grubun kim/kimler olduğu tespit edilemediği için, topluca cezalandırılıyor tribün…
Aslında elimizdeki “5149 sayılı sporda şiddet ve düzensizliği önlemeye dair kanun”un üstünde iyi çalışılmış, yasa güncel metinlerden oluşuyor ve caydırıcı özellikli… Ama problem uygulamada yaşanıyor…
Geçtiğimiz sezon İtalya’da yaşanan büyük tribün hadiselerinin ardından Senato, hızla yasa değişikliğine gitmiş, olay çıkaran fertleri masum insanlardan ayırt edebilecek teknolojik donanıma sahip olmayan statları süresiz kapatmıştı.
Meselenin içindeki can alıcı yer de burası zaten… Türkiye’de de aradığımız çözüm bu, statlara gerekli güvenlik kameralarını yerleştirip, hadiselerin müsebbiplerini topluluğun içinden çekip alabilmek gerekiyor… Statların da ivedilikle bu donanım düzeyine getirilmesi icap ediyor tabii… Ama acı olan, Süper Lig kulüplerinin, hükümetle görüşerek bu donanım değişikliği için 5 yıl ekstra süre almaları…
Yani Türkiye’deki statlarda olay çıkaran birkaç kişinin, kalan binlercesinden ayırt edilebilmesi için önümüzde hâlâ 5 uzun yılımız var… Yazık, binlerce masum futbol seyircisine… Ve, birkaç yıl daha devam seyircisiz maçlara…
 
Gordon Schildenfeld
Beşiktaş’ın Gordon’u nasıl aldığı mâlum… Esasında hedef Drpic’ti, ama bu oyuncunun youtube’da uygunsuz video görüntüleri çıktığı için transferden vazgeçildi. O gün Antalya’da Dinamo Zagrep’in hazırlık maçını izleyen Beşiktaş yöneticileri de Drpic’in yerine partneri Gordon’u transfer ettiler…
Bilmem izleyebildiniz mi, geçtiğimiz hafta Maraton programında Beşiktaş’ın Oftaş’tan yediği golün harika bir analizi yapıldı:
1) Önce Gordon, hücuma çıkarken bir top kaptırıyor…
2) Sonra geriye doğru 86 metrelik bir koşu yapıyor ama diğer arkadaşları ile koordine olamıyor ve Hakan Arıkan’ın hemen önünde şaşkın bir biçimde beklerken ofsaytı bozuyor… 3) Ve son olarak da, diğer iki arkadaşı iki Oftaşlı oyuncuyu marke ederken, Gordon golü atan Kadir’e 7 metre mesafede donduğu için kolayca golü atıyor kırmızı-siyahlı oyuncu…
Umarım Maraton’da bu hafta bu kusursuz analizi bir kez daha verirler de, bir oyuncu aynı pozisyon içinde 3 ayrı hatayı nasıl yapmış, bir kez daha görme fırsatı buluruz…
 
Bünyamin Gezer
Bünyamin Gezer, mâlum son dönemlerin formda ve gözde hakemi… Ama futbolcularla arasındaki diyalog kopukluğu ve gerilim de görmezden gelinecek gibi değil… Biz, hakemler dahil 26 kişinin beraber oynadığı bir oyun hayal ederken, o, 22 kişiye polislik yapmak konusunda kararlı…
Geçtiğimiz hafta Kasımpaşa-Ç.Rizespor maçında verdiği bir “geri pas” kararından sonraki hareketleri de futbol sahalarında 20-25 yılda bir görebileceğimiz cinstendi… Kasımpaşalı oyuncu atışı kullanmak için topu almak istiyor, Bünyamin Gezer’se topu vermemek için öyle bir kucaklıyor ki, inanılmaz… Hatta elinin tersiyle bir tane de vuruyor, topu isteyen Kasımpaşalı futbolcuya!…
Tamam, Türkiye’de futbolculara karşı otorite oluşturmak da kolay bir iş değil, ama Gezer de sanki biraz abartıyor bu otorite detayını… Neticede karşınızdaki adamlar da, 25-30 yaşlarında, çoluk çocuk sahibi sporcular… 

1.Lig

Monday
Apr 14,2008

Ugur Meleke
Sakarya’da tribünler hem dolu hem de cıvıl cıvıl… Maçı izleyenler arasında Fatih Terim, Sadri Şener ve Aziz Yıldırım var… Müsabakanın hakemi FIFA kokartlı Selçuk Dereli… Bir takımın kulübesinde Hikmet Karaman, diğerinde Hüsnü Özkara…
Antalya ikinci yarıda namağlup, Sakarya da sadece bir kez yenilmiş… Yani neresinden bakarsanız bakın, birinci lige fazla gelen iki takım, birinci lige fazla gelen bir maç… Ama müsabakanın sonunda damağımızda kalan tat, birinci lige fazla gelen bu iki takımın, Süper Lig’e de biraz eksik kaldığı…
Antalya’nın savunmasındaki iki Polonyalı son derece uyumlu (ki Bieniuk milli bir oyuncudur ve ülkesinde star olan bir aktrisle evlidir), ama bir o kadar da oyun kurma konusunda eksikler. İlyas’ı Antalya’da tutmaları zordu ama Levent’i kaybetmeselerdi bloklar arası bağlantı kurmada belki bu kadar zorlanmazlardı. Durum böyle olunca, Antalya’nın bütün hücum planı (ve golü de) yetenekli kanat oyuncuları Vahap/Uğur ve Şenol/Mesut organizasyonuna bağımlıydı.
Sakaryaspor’sa önde bu lig için öldürücü sayılabilecek üçlüye (Erman, Taner ve Burak’a) sahip, ama onlara sürekli uzun ve yüksek toplar indirmeye çalıştıkları için eridiler Antalya savunmasının içinde. 56. dakikada sağdan Yasin’in taşıdığı ve Burak’ın indirdiği topsa, maçta Süper Lig tadı veren tek pozisyondu belki de…
Yine de heyecan verici olan, Süper Lig’deki birkaç plastik kulübün yerine, seyircisi ve hikayesi olan gerçek şehir takımlarının gelme ihtimali…

Batan gemiyi ilk terk edenler

Sunday
Apr 13,2008

Ugur Meleke
Geçen sezonun sonlarıydı, İngiltere’de küme düşmekte olan takımların taraftarlarının davranışlarını izliyorduk imrenerek… Charlton Kulübü’nün Alan Pardew’la, Watford’un da Aidy Boothroyd’la işi bitmemişti, tribünler, ikinci ligin yolunu tutan takımlarını aynı hocanın tekrar Premier Lig’e çıkartmasını istiyordu. (Onlar da hâlen ikinci ligde bu mücadeleyi veriyorlar zaten)
Aynı günlerde konuk olduğum bir TV programına, Denizli ve Antalya’yla kümede kalma mücadelesi veren iki teknik adam, Güvenç Kurtar ve Yılmaz Vural bağlanmışlardı, ben de, ikisine aynı soruyu yöneltmiştim: “Olur da işler kötü gider ve takımınız ligde kalamazsa, görevinize devam edecek misiniz?”… İkisinin de cevabı benzer olmuştu, onlara göre bu konuları konuşmak için henüz erkendi…
Neticesini biliyorsunuz… Küme düşen üç takımın da teknik adamları ile yolları ayrıldı. Şaban Yıldırım Sakarya’ya, Yılmaz Vural Antalya’ya, Bülent Korkmaz da Erciyes’e veda ettiler…
Oysa ki özellikle ikisi, kümede kalamamalarına rağmen çok iyi işler yapmışlardı takımlarıyla…
Bülent Korkmaz, 10 puanla son sırada devraldığı Erciyes’e 17 haftada 27 puan kazandırıp hedefe çok yaklaştırmış, şanssız Rize beraberliği neticesinde lige kıl payı veda etmişlerdi. Hiçbir teknik adamlık tecrübesi olmamasına rağmen ona güvenen Erciyes yönetiminin de ne kadar doğru bir tercih yaptığı ortadaydı, zira yeni sezonda bir de UEFA Kupası bileti koymuşlardı ceplerine… Ama ne olduysa oldu, Korkmaz, UEFA Kupası’nda değil, Süper Lig’de olmayı tercih etti, başarısız Bursa ve G.Birliği denemelerinin ardından sanırım şimdi o da düşünüyordur hatanın nerede olduğunu…
Yılmaz Vural’ın hikayesi daha da dramatik aslında… Vural’ın sayısız Süper Lig tecrübesinden sonra Antalyaspor ile 2.ligde giriştikleri iş, takdire şayandı… Uzun vadeli planlar peşindeki yönetim, Vural’a genel menajerlik görevi verdi, geniş yetkilerle donatarak Süper Lig’in ön çalışmasını yapmaya koyuldu. Vural yönetiminde Süper Lig’e çıkan Antalya, taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanan bir futbol oynadı geçen sene… Hiç kimsenin adlarını bilmediği Ali Bilgin, Volkan Yaman, Uğur ve Şenol gibi gençlerle, Suazo, Dzievicki ve Bieniuk gibi nokta atışı yabancı transferleri ile güzel futbol koydular sahaya… Tek sorunlarını, gol problemlerini çözemedikleri için, hak ettikleri yerin 6-7 basamak altında bitirdiler onlar da… Anlaşılmaz bir şekilde, Vural da ayrıldı Antalya’dan…
Onun da bu sezon Manisa’ya bir şey veremediğini itiraf edip istifa ettiğini izledik üzülerek… Oysa 2 senelik harika Antalyaspor projesinden sonra, bir takıma bir şeyler vermenin uzun soluklu takvimler gerektirdiğini en iyi kendisi biliyordu Vural’ın…
***
Tabii ki sadece Korkmaz ve Vural değil, takımları düşüp, kendileri kalanlar… Önceki sene Hadzibegic ve Ümit Kayıhan… 2005’te Şaban Yıldırım ve Güvenç Kurtar… Türkiye’de öyle alışmışız ki, küme düşen takımın hocasının ceketini alıp gemiyi terk etmesine… Birçok benzer garabet gibi, o da normal gelmeye başlamış bize artık… Oysa bir takım küme düşüyorsa, kulüp 7-8 milyon dolarlık yayın/isim hakkı gelirlerinden artık mahrumsa, futbolcular yeni bir ligde oynayacaklarsa, taraftar 2.lige alışmak zorundaysa, hoca da yer almalı bu yeni tecrübede… Bir bedel ödenecekse, o da ortak olmalı hesaba… Deyim yerindeyse, batan gemiyi ilk onlar terk etmemeli artık… 
Bu sezon hangi gemiler batacak belli değil henüz… İkinci yarının en iyi futbolunu oynayan takımlarından biri olan Kasımpaşa’nın ligde kalmasını istiyorum yürekten… Özgür Öçal’ın, Barbaros Barut’un devam etmesini diliyorum Süper Lig’de… Ama olur da işler kötü gider, ikinci ligin yolunu tutarlarsa, kaptan Uğur Tütüneker gemiyi terk etmemeli, çünkü bu ülkede öncülüğün en çok yakışacağı adamlardan birisi o…
Eğer birisi doğru bir model oluşturursa, diğerleri utana sıkıla da olsa, geleceklerdir peşinden…
39’uncu maç
Geçen sezon son 16’ya kalan takımların 12’si bu yıl yine aynı biletleri aldılar Şampiyonlar Ligi’nde… Geçen yılın 8 çeyrek finalistinin de 4’ü tekrarladılar aynı başarıyı… Ama esas dikkat çekici olan, son 4’ün 3’ünün değişmemesi… 3 İngiliz, M.United, Chelsea ve Liverpool’a geçen yıl Milan eşlik etmişti, bu yılsa kalan tek bileti Barcelona aldı…
Şampiyonlar Ligi’nde, yani dünyanın en büyük kulüpler arası futbol organizasyonunda, iki sezon üst üste son 4’ün 3’ünün aynı ülke temsilcileri olması, gözden kaçırılacak bir detay değil…
Mike Collett da, Premier Lig yönetiminin ülke dışında uygulamak istediği “39’uncu maç projesi”nin zaten fiilen hayatta olduğunu iddia ediyor… Collett’a göre, muhtemel bir İngiliz-İngiliz Şampiyonlar Ligi finali, 200 televizyon kanalından yayınlanıp, 4 milyar kişi tarafından izlenen, harika bir Premier Lig 39’uncu hafta maçı olacaktır zaten! Demek ki mesele, İngiltere Ligi’ne yurt dışında maç oynatma izni vermemekle bitmiyor aslında… 
Ballotta, yedek oturmayı bilince
Peruzzi’nin arkasında sessizce yedek bekliyordu, kendisinden 6 yaş küçük meslektaşı jübile yapınca, Lazio’da birinci kaleci konumuna geçti… Üstüne Uruguaylı Muslera transfer edildi, ama onun da yediği hatalı gollerle Ballotta tekrar kaleye döndü. Arjantinli Carrizo’yu aldılar, ama onun da evrakları yetişmediği için Ballotta varıyla yoğuyla oynamaya devam ediyor! Ve nihayet, 1964 doğumlu Ballotta, ikinci (hatta üçüncü) kaleci olacağını bile bile, gelecek sezon da oynamaya devam edeceğini açıkladı… 45 yaşındaki bu tevazuya, bu uyum ve bu sportmenliğe, ancak şapka çıkartılır…
 
 

Friday
Apr 11,2008

Ugur Meleke
Oftaşspor’da devre arasında Sterjovski’nin, İngiltere Ligi’ne gidişiyle geriye kayan oyunun merkezi, (Tozo da eksik olmasına rağmen) Olgay ve Kadir’in iyi performanslarıyla öne taşınmış. Tabii Oftaş’ın merkezde üstünlük kurmasında 3 oyun kuramayıcı stoper (Gordon, Zan ve Toraman) artı bir şaşkın devşirme Serdar Özkan’a karşı teknik kalite avantajlarının da etkisi var.
Beşiktaş’ın 60’taki Yozgatlı-Delgado değişikliği ile göbekteki denge biraz Beşiktaş lehine döndü, ama Oftaş’ın esas zayıf karnı Petkovic’li sol tarafını iyi değerlendiremediler. Son 15 dakikada Serdar’ı sola, Aydın’ı sağa alarak Petkovic’in üstüne daha fazla gitmeyi denediler, ama bu kez de karşılarına sahanın en iyisi Murat Kalkan çıktı.
Hocaların da sıkışan oyuna fazla müdahale etme şansları yoktu, zira iki takımın çeşitli sebeplerle oluşan kadro zâfiyetleri yedek kulübelerinden de bariz bir biçimde anlaşılıyordu. 14 yedek futbolcu arasında koca sezonda 1 maçtan fazla ilk on bir görmüş sadece 3 oyuncu vardı: Serdar, Delgado ve Savaş…
Caydırıcı ceza
Bu arada, statta tesadüfen bir yabancı basın mensubu olsa, onu bu maçın seyircisiz oynandığına ikna etmeniz zor olurdu. Sadece şeref tribünü değil, onun aşağısındaki VIP bölümü ve numaralının bir kısmı da vazifesinin ne olduğunu bilmediğimiz insanlarla doluydu.
Esasında madem federasyon, seyircisiz oynama cezasını da tam olarak uygulayamıyor ve tribünlere çeşitli görevleri olan (!) yüzlerce insan girerek, ceza “seçkin seyircili”  bir forma dönüşüyor, bari masum futbol seyircisini de lüzumsuz yere cezalandırmayın. Veya seyirciye illâ bir ceza verecekseniz, maç öncesi ve devre arası birbirinden latif eserler çalan hoparlörlerin sesini bir kademe daha açın, “kulak ve ruh sağlığı kaybı cezası” son derece caydırıcı olacaktır…

Thursday
Apr 10,2008

Ugur Meleke
Geçtiğimiz çarşamba günü İngiltere’de Toxteth’te, küçükken birlikte elma çaldığı arkadaşlarıyla 33’üncü yaş gününü kutladı, İngiliz futbolunun “Aziz”i Robbie Fowler… Bu çarşamba günü ise Zincirlikuyu’daki kabri başında 19’uncu kez anılacak, Türk futbolunun “Baba”sı Hakkı Yeten…
The Guardian’la 4 Eylül 2005’te yaptığı röportajda anlatıyor Robbie Fowler: “Beckham, Rooney, Gerrard, Scholes, Cole, McManaman, Ferdinand… Hepimizin ortak bir yanı var: Çocukluğumuzun sosyal konutlarda, kısıtlı imkânlar içinde geçmesi. Belki de o futbol topunun peşinden bu kadar iyi koşabilmemizin nedeni de bu: Çocukken ona sahip olamayışımız”
9 Nisan 1975’te Liverpool’un aşağı mahallelerinden Toxteth’de doğmuş Robert Bernard Fowler. Annesi ve babası da, hatta onların babaları ve dedeleri de suç oranının yüksekliği ve eğitim seviyesinin düşüklüğü ile tanınan Toxteth’lilermiş. Fowler’ın UEFA Kupası’nda Brann’a attığı golden sonra formasının altında yazan “İşten çıkarılan Liverpoollu 500 liman işçisine destek verin” mesajındaki kıymet bilirliğin nedeni, babasının gündelik işler yaparak kardeşlerine bakmaya çalışması gerçeğinde gizli…
Baba Hakkı da, şu anda haritadaki yerini dahi bulamadığımız, Bulgaristan’ın bir köyü olduğunu tahmin ettiğimiz Vadina’da, bir binbaşının oğlu olarak dünyaya gelmiş 1910’da… O zamanlar kaçıncısı olduğunu henüz bilmedikleri koca dünyanın savaşına kurban gitmiş babası. Hakkı da onun ruhunu hoş tutmak için asker olmaya karar vermiş, ama bir vesileyle futbola başladığı Karagümrük formasıyla Bozkurt’a 6 gol attıktan sonra boynuna sarıldığı annesinin mutluluğuyla yetinmiş çaresiz…
Aslında Robbie ve 3 kardeşi de gerçek bir aile sahibi olamamışlar, çünkü bir dargın bir barışık yaşayan anne ve babası hiç evlenmemiş. 1993’te Anfield’a ilk kez çıkıp Lig Kupası’nda Fulham’a 5 gol birden atınca, o sırada annesinin evinde kaldığı için o da sevincini sadece annesiyle paylaşabilmiş… 1 yıl sonra babasının da tribünde olmasının verdiği heyecanla Arsenal’e karşı 4 dakika 32 saniye içinde yaptığı hat-trickse halen Premier Lig tarihinin en hızlı üçlemesi olarak tarih kitaplarındaki yerini koruyor.
Rivayet odur ki, Robbie Fowler’ın 4 buçuk dakikada 3 gol attığı Arsenal, 1930’larda Hakkı Yeten’e talip olmuş, ama Baba gitmek istememiş. O, siyah-beyaz formayla 439 maçta 382 gol atıp, kulübün teknik direktörlüğünü ve başkanlığını da yapıp, Beşiktaş efsanesi olmayı tercih etmiş. 
Baba Hakkı’nın oyunculuk döneminde bile sporseverler üstünde öyle bir ağırlığı varmış ki, bir maç sonunda sinirli taraftarların dövmek için stat çıkışında beklediği hakemin koluna girip, kalabalığın arasından başı dik bir biçimde öylece yürüyüp geçtikleri söylenir.
Fowler’ın dünya futbol ailesi tarafından gördüğü saygı da Baba Hakkı’ya benzer tavırlarına dayanır. Gerek 1997’de Arsenal karşısında lehine verilen haksız penaltı için hakemi uyarması (hatta kimilerine göre kaleci Seaman’a bilerek nişanlaması), gerekse aynı sezon gol sevinci için kendisine koşan taraftarı korumak için polisin üstüne atlaması üzerine, KOP tribünleri, daha 20’li yaşlarında gelmiş geçmiş en büyük Liverpool efsanelerinden biri olan Fowler’a “saint” (aziz) unvanını verir.
***
Aziz Fowler, 3-4 gün önce geldi yine aklımıza… Pazartesi akşamı Habertürk’te Futbol Kulübü’nde Fenerbahçe’nin Kayserispor önünde kazandığı penaltıyı konuşuyorduk aslında…  Okay Karacan, “Keşke Alex de, Fowler gibi kaleciye nişanlayabilseydi o penaltıyı”  dedi, 11 yıl önceki Liverpool-Arsenal maçını hatırlatarak… Ama, “Alex, Fowler değil işte”  diye de ekledi iç geçirerek… Mehmet Demirkol da, “Türkiye de, İngiltere değil”  dedi ardından…
Okay’la Mehmet, çıplak gerçeği söylüyorlardı, asla haksız değillerdi, zaten geçen sezon, “Galatasaray Fenerbahçe’yi alkışlamalı”  yazdığımda da sıkça işittiğim cümlelerdi bunlar: “Türkiye, İngiltere değil” … “Fenerbahçe, Chelsea değil” … “Galatasaray taraftarı da M.United taraftarı değil” …
Yine de, 1 yıl sonra bugün, tekrar düşünmeden edemiyorum doğrusu… Galatasaraylı futbolcular, Fenerbahçeli meslektaşlarını alkışlasalardı ne kaybederlerdi acaba? Veya Alex, o penaltıyı dışarı atsaydı ne yitirirdi? Alex gibi olmak isteyen yüz binlerce çocuk, Alex’e öykünen, onun formasına onlarca lira ödeyen yüz binlerce genç, yıllar sonra ligde kazanılan bilmemkaçyüzüncü 3 puanı mı hatırlarlardı, yoksa Fenerbahçe kaptanının penaltıyı bilerek auta atarak sergilediği efsanevi dürüst davranışı mı?
Dürüstlük, adalet, sportmenlik, İngiltere olmaya, Chelsea olmaya, Fowler olmaya endeksli olamaz sadece…
Doğru olmak, âdil olmak, centilmen olmak; Türkiye olmak, Fenerbahçe olmak, Galatasaray olmak, Baba Hakkı olmaktır biraz da…
 
 

Tuesday
Apr 8,2008

Ugur Meleke
Yaklaşık 1 ay önce Frankfurt’taki Eintracht- Bochum maçını izleyenler ilginç bir gole şahit oldular Waldstadion’da. Sol taç çizgisi yakınlarında bir serbest atış kazanan Bochum’un kurnaz oyuncusu Azaouagh, topu yere koyduktan sonra hakemle 1-2 kelime bir şey konuşup atışı hemen kullandı ve baraj kurmakla uğraşan kalecinin meşguliyetinden faydalanarak çok kolay bir gol kazandırdı takımına…
Maçtan sonra golle ilgili görüşleri alınan Azaouagh, hakemin kendisine barajın mesafesini ayarlamasını isteyip istemediğini sorduğunu, kendisinin de barajı beklemeyeceğini söylediğini anlattı mikrofonlara…
Yedikleri golün şaşkınlığını yaşayan rakip oyuncular herhangi bir itirazda bulunmadılar, bulunamadılar, muhtemelen onların da İngiltere Ligi’nde Henry’nin attığı benzer frikiklerden haberleri vardı…
Ama galiba Türkiye’de birileri bu frikiklerle, Henry’yle, Azaouagh’la filan pek ilgilenmiyor…
***
Gençlerbirliği-Galatasaray maçının ilk yarısının sonlarına doğru, önce Lincoln, sonra da Engin, kaleye şut açıları olmayan ve pas olarak kullandıkları iki serbest atışta hakem düdüğünü beklemedikleri gerekçesiyle sarı kart gördüler… Tabii mevzu sadece bu maçta gösterilen iki kart değil, her hafta böyle sayısız ihtar veriliyor bu ligde…
Şimdi burada anlayamadığımız nokta şu: Ortada öyle ciddi bir baraj yokken… İki vuruşta da zaten topun karşısında sadece birer-ikişer oyuncu varken… Ne atışı kullanan, ne de kaleci barajla ilgilenmiyorken, hakem neden oyunculardan düdüğünü beklemelerini ister? Yoksa Türkiye’de bütün serbest atışlar hakem düdüğüyle atılacak diye bir kaide mi var? Bu beklenen düdüğün oyuna nasıl bir katkısı var? Zaten yeterince yavaş olan futbol neden bir de resmi hakem eliyle daha da yavaşlatılıyor?
***
Türkiye’de bu biçimde çok fazla kart gösteriliyor olmasının tek bir anlamlı gerekçesi olabilir: “Hakemler gerek maçlarda, gerek seminerlerde, gerekse deli saçması televizyon programlarında sürekli aşağılandıklarını düşündükleri için, otoritelerini ispat etme adına bu enstrümanlardan faydalanıyorlar”…
Zaten otoritelerini kanıtlama güdüleri kart gösterirken yüzlerine de yansıyor hakemlerin… Oyuncunun 20 santim kadar yakınına giriyorlar, ellerini hızla daldırdıkları ceplerinden silah çıkarırcasına kartlarını çıkarıyor, kollarını semâya ulaştırma arzusu içinde, yerle 90 derecelik bir açı oluşturuyorlar… Oyuncunun kartın altında ezilmesi sağlandıktan sonra mağrur bir biçimde yerleştiriyorlar kartlarını-kalemlerini ceplerine…
Çünkü onların önüne yıllardır model olarak konulan hakemler böyle yaptı. Ali Aydın, Serdar Tatlı, şimdilerde Bünyamin Gezer… Tabii bu hakemlerin Türk futbolu üstündeki “karakol” etkisi düdüğü bırakmaları ile bitmedi, zira devre arası seminerinde konuşan hakem hocası Serdar Tatlı’nın şu sözünü manşete çıkarmıştı gazeteler: “Hayatım boyunca hiçbir futbolcu beni aşağılayamadı”…   
Tek bir cümle anlatıyor aslında bütün problemi… Türkiye’de bazı hakemler oyunun içinde nerede konumlanacağını henüz çözememiş. Sporcu ile ilişkisini aşağılama/aşağılanma ekseninin dışına çıkaramamış. Sahada 26 kişinin bir oyun oynadığını ve 4 hakemin de bu oyunun eğlencesini artırması gereken parçaları olduğunu kavrayamamış.
Sahada bir oyun varsa ve siz bir oyuncu olarak buna katılamıyorsanız, eğlenceyi kaçırıp, oyunu bozuyorsunuz demektir maalesef…

 
Serbest atışta uyarı
Ceza alanı çevresinden tehlike arz eden bir serbest atış kullanılacaksa, artık onun bir-iki dakika süren bir keşmekeşe dönmesini kanıksadık… Oyuncu gerilmiş, hazırlanmış, tam atışı kullanacak, canhıraş bir hakem düdüğü ile duruyor oyun… Hakem ceza alanına doğru can havliyle koşuyor ve kalabalıktan iki kişiye “gözüm üzerinizde” diyor… Bazen iki kez-üç kez de tekrarlanabiliyor bu sahne…
Ben bu uyarının oyuna nasıl bir katkı yaptığını çözebilmiş değilim! Eğer orada kusurlu bir hareket varsa, bırakın atış kullanılsın, faul veya penaltı düdüğü çalmanız gerekiyorsa çalacaksınız zaten. Kusurlu bir hareket yoksa da devam ettireceksiniz ve oyun soğumamış olacak…
Sadece Türkiye Ligi’nde değil, her yerde yapılıyor tabii bu uyarı… Ama bizde biraz daha fazla… Çünkü mâlum, bu hareket de bir otorite gösterisine dönüşüyor ister istemez…
Kötü zeminler
Eylül  2001’de zeminin bozukluğu nedeniyle tehir edilen Samsunspor-Beşiktaş maçından bu yana hiçbir hakem böyle bir karar almayı aklından geçiremiyor… O maçın hakemi Metin Tokat, zeminin sporcu sağlığını tehdit eder özelliği ve topun hareketinin sağlıksızlığını göz önüne almış ve 10’uncu dakikada oyunu durdurmuştu.
Bu sene en az 5-6 maç oynandı böyle… Aşırı kar yağışının söz konusu olduğu Kayseri-Gaziantep müsabakası gibi… Defalarca patates tarlası görünümüyle karşımıza çıkan Ankara 19 Mayıs Stadı’ndaki maçlar gibi… Gençlerbirliği-Galatasaray karşılaşmasında topun zeminde düzenli seyrinin defalarca bozulduğunu gördük televizyonda… Sporcu sağlığını tehdit edip etmediği de tartışılabilir herhalde…
Üstelik de 2001’de bu cesur tehir kararının alındığı maçın gözlemcisi de, bugünkü MHK Başkanı Oğuz Sarvan’mış…