Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Sivasspor’un Türkiye Futbol Federasyonu’na yaptığı itiraz metninin içeriğini bilmiyorum, ama federasyonun söz konusu itirazı hangi gerekçe ile reddettiğini okudum. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, “Turkcell Süper Lig Müsabakaları Statüsü” 13’üncü maddesinde bir eksiklik söz konusudur ve bu talimatnameye göre Türkiye’yi UEFA Kupası’nda temsil etmesi gereken takım Sivasspor’dur!
***
Öncelikle, “Turkcell Süper Lig Müsabakaları Statüsü” Madde 13’e bir göz atalım:
1. Turkcell Süper Lig müsabakalarında kazanan takıma 3 (üç), berabere kalan takıma 1 (bir), kaybeden takıma 0 (sıfır) puan verilir.
2. Puan usulü ile yapılan müsabakalar sonunda en fazla puanı kazanan takım birinci, ondan sonra gelen ikinci ve ……………. olarak sıralanır. 2007 2008 Sezonunda aynı puana sahip ilgili takımlar arasında aşağıda belirtilen esaslar uygulanır.
a) Öncelikle aynı puana sahip ilgili takımların kendi aralarında oynadıkları müsabakalardaki puan üstünlüğüne bakılır.
b) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki gol averajına, (Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise, deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz.) FMT’nin 10.maddesinin son paragrafı hükmünce;
c) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa, Genel puantajdaki gol averajına bakılır. Takımlar arasındaki gol averajı da eşit ise daha fazla gol atmış olan takım üstün sayılır.
d) Bu şartlara rağmen eşitlik devam ediyorsa hükmen yenilgisi olmayan takım üstün sayılır.
e) Bütün bu şartlara rağmen eşitliğin devam etmesi halinde belirtilen esaslara göre ilgili takımlar arasında yapılacak tek maçlı eleme usulü müsabakaları neticesinde kazanan takım üstün sayılarak nihai sonuç alınır.
***
Bir de federasyonun Sivasspor’a verdiği cevabı inceleyelim:
SİVASSPOR KULÜBÜ BAŞKANLIĞI’NA
İLGİ: 13 Mayıs 2008 tarih ve bila sayılı yazınız.
İlgi yazınızda bahsi geçen 2007-2008 Sezonu Turkcell Süper Lig Müsabakalarına ilişkin puan usulü ve averaj sistemi 21 Temmuz 2007 tarih ve 26589 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Turkcell Süper Lig Müsabakaları Statüsü’nün 13’ncü Maddesi esaslarına göre belirlenmektedir.
2007-2008 Sezonu Turkcell Süper Lig müsabakaları sonunda Kulübünüz ile birlikte Fenerbahçe ve Beşiktaş A.Ş. Kulüpleri Ligi 73 puan ile tamamlamış ve üç kulübün kendi aralarında oynanan müsabakalar sırasıyla; FENERBAHÇE:1 - SİVASSPOR:0, FENERBAHÇE:2 - BEŞİKTAŞ A.Ş.:1, BEŞİKTAŞ A.Ş.:1 - SİVASSPOR:2, SİVASSPOR:1 - FENERBAHÇE: 4, BEŞİKTAŞ A.Ş.:1 - FENERBAHÇE:2, SİVASSPOR:1 - BEŞİKTAŞ A.Ş.:2, şeklinde sonuçlanmıştır.
Ligler Statüsü’nün 13. Maddesinin 2/a-b hükümleri uygulanmak suretiyle eşit puana sahip Fenerbahçe, Beşiktaş A.Ş. ve Sivasspor Kulüplerinin aralarında oynamış oldukları yukarıda belirtilen tüm müsabakalar dikkate alınarak üç takımın kendi arasındaki sıralama aşağıdaki şekilde oluşmuştur:
İlgi yazınızda bahsi geçen genel averaja dönülme sistemi; ancak Lig sıralamasında puanı eşit olan tüm takımlar arasında oynanan müsabakalara göre hazırlanan puan tablosunda puan ve gol averajının da eşitliği halinde uygulanmaktadır.
***
Federasyonun bence haksız olduğu nokta şu:
Turkcell Süper Lig Müsabakaları Statüsü 2a maddesine göre Turkcell Süper Lig’i 73’er puanla bitirmiş Fenerbahçe, Beşiktaş ve Sivasspor arasındaki müsabakalardaki puan üstünlüğüne bakacağız. Bu durumda Fenerbahçe’nin 12, Sivasspor ve Beşiktaş’ın 3’er puanı var.
2b maddesi ise şöyle başlıyor: “Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa…”…
Oysa burada puan eşitliği üç takım arasında söz konusu değil… Yalnızca Sivasspor ve Beşiktaş arasında… Bu cümleye göre 4 maçta 12 puanlı Fenerbahçe artık ligin ikincisi… Bu madde artık yalnızca kendi aralarındaki maçlarda puan eşitliği olan Beşiktaş ve Sivasspor’u ilgilendiriyor…
Bu iki takımın kendi aralarındaki müsabakalarda gol averajı da aynı olduğu için, genel puantajdaki gol averajına bakılacağı salık verilmiş. Genel puantajdaki gol averajında üstün olan Sivasspor da bu durumda ligin üçüncüsüdür!
***
Bu tespiti yaptıktan sonra, normal koşullarda bütün dünyada uygulanan ikili/üçlü/beşli/yedili veya on yedili averaj statülerinde Beşiktaş’ın ligi üçüncü bitireceğini, ama Turkcell Süper Lig Müsabakaları Statüsü’ndeki enteresan farklılık nedeniyle bu hakkın Sivasspor’un olduğunu da belirtmeliyim…
Örneğin Euro 2008 eleme gruplarını Türkiye, Norveç ve Yunanistan aynı puanda bitirselerdi, UEFA’nın söz konusu talimatnamesinin 6.05 maddesi takımları şöyle sıralayacaktı:
6.05 Eğer grup maçları sonunda iki veya daha fazla takım puan eşitliği yaşarsa, sıralamanın belirlenmesi için aşağıdaki kriterler geçerli olacaktır:
a) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda kazandıkları puan sayısı
b) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda elde ettikleri gol farkı (averaj)
c) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda attıkları gol sayısı
d) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları deplasman maçlarında attıkları gol sayısı
e) Eğer a ve d maddeleri çok sayıda takıma uygulandıktan sonra hâlâ 2 veya daha fazla takımda eşitlik söz konusu ise, YALNIZCA O TAKIMLARA a ve d arasındaki kriterler tekrar uygulanır.
f) Hâlâ eşitlik söz konusu ise, tüm grup maçlarında,
1. Gol averajı
2. Atılan gol
3. Deplasmanda atılan gol
4. Fair play durumuna bakılır.
g) Kura çekilir.
***
Yazık ki, bizim talimatnamemizin 2b maddesindeki “Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa” bölümünün tüm takımları mı yoksa sadece puan eşitliği olan takımları mı ilgilendirdiği, Euro 2008 talimatnamesinde olduğu gibi tartışmaya kapalı ve net değildir…
Türkiye Futbol Federasyonu’nun ilk işi UEFA biletini Sivasspor’a vermek, ikinci işi de 2008-2009 sezonu için talimatnameyi düzeltmektir…

Münih’te (veya Köln’de, Frankfurt’ta) Sivas-Kayseri 2008 TFF Süper Kupa finali satırlarını yazmak için gerçekten sabırsızlanıyordum… Sivasspor orada olamadı ama Kayserispor başardı, zaten onlar bu kademeleri çoktan hak etmişlerdi.
Ertuğrul Sağlam, önceki sene ligde son anda tutunmuş bir takıma iki sezonda iki beşincilik kazandırmıştı, tutarlı davranışlarını sürdüren Kayseri teknik ekibi bu yıl ligdeki pozisyonlarını korudukları gibi üstüne bir de Türkiye Kupası eklediler… Tüm kalbimizle, coşkuyla alkışladık onları Bursa’da…
Lâkin taraftarı olan, maddi imkânları olan, yepyeni çağdaş bir stat yapan, doğru yönetilen, (projenin esas mimarı teknik adamını yitirmiş olmasına rağmen) hocada doğru alternatifi bularak iki yıllık kazanımları hebâ etmeyen bir kulüp için, M.Topuz ve G.Ünal’lı üçüncü başarılı sezonda hâlâ beşinci sırada kalmak da tartışılması gereken bir konudur bence…
***
Bursa’daki Türkiye Kupası finalinin artık son 15 dakikasına girilmiş, Gençlerbirliği yavaş yavaş oyunda ağır basan taraf konumuna geçmiş… Mesut Hoca, M.Çakır ve Hakan takviyeleriyle rüzgarı kendi lehlerine çevirmiş… Bakkal, Burhan Eşer veya Okan Öztürk kozunu da oynasa, muhtemelen kupayı da alıp gidecek oradan…
Biz de Tolunay Hoca’yı gözlüyoruz, oyundan düşen birkaç adamının yerine kimleri sokabilir diye… Esame listesine bakıyoruz, yedek kulübesinde şu isimler var: “Hasan, Durmuş, Avendano, Kemal, Turgay, Kamber ve Ali”… Kayserispor’un sakat veya cezalı oyuncusu da yok. Sadece Gökhan Ünal kadro harici…
Seneye Türkiye’yi UEFA Kupası’nda temsil edecek, üç sezon üst üste ligi beşinci bitirerek beşinci büyük olmaya aday konumuna gelmiş bir takımın kulübesi böyle… Girip oyunu değiştirebilecek gözüyle bakabileceğiniz maalesef bir buçuk oyuncu yok… Zaten Tolunay Hoca da aylardır maçlarda aynı değişiklikleri yapıyor: Ragıp’ın yerine Kamber, Koray’ın yerine Durmuş, M.Eren’in yerine Turgay veya Kemal…
11 milyon euro!
Şimdi bir de bu açıdan bakalım, ligi 13-14 oyuncuyla götürmeye çalışan, sezon başında İlhan Parlak ve Bülent Bölükbaşı’nı da kaybettiği için kulübe derinliğini tamamen yitirmiş Kayserispor’un Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz’u satmama ısrarına…
Siz bütçe olarak ligin orta sınıf takımlarından biri iseniz, hedefiniz kısıtlı imkânlarınızdan maksimum verimi alarak bir küçük devrim gerçekleştirmekse… Zaten bu yüzden Ertuğrul Hoca’yı Beşiktaş’a, İlhan’ı Fenerbahçe’ye gitmek istedikleri için tutamamışsanız ve onların gidişini normal karşılamışsanız… Sizin işiniz değerleri 8-10 milyon euroları bulmuş iki yıldız oyuncunuzu metazori Kayseri’de tutmak mıdır, yoksa gerçek fiyatlarını bulduklarında satıp kadronuzun genelinin düzeyinde 5-6 yeni oyuncu alabilmek mi?
Sezon başı Gökhan’a verilen (sözleşmesinin bitimine 1 yıl kaldığı için de bundan sonra kimsenin vermeyeceği) 8 milyon, Demirören’in Mehmet Topuz için telaffuz ettiği 11 milyon eurolar, Türkiye şartlarında olağan üstü (hatta Topuz’unki akıl mantık dışı) bedellerdir ve siz o para ile takımınızın kalan 9 oyuncusu ile benzer kalibrede 9 oyuncu daha alabilir/yetiştirebilirsiniz belki…
Bir hocanın veya bir oyuncunun bir takımda mutlak mutluluğu yakalamasının yolu, kendini o takımla aynı seviyede hissetmesidir. Eğer hoca ve oyuncunun marka değerinin takımızın üstüne çıktığını gözlemliyorsanız, onu tutmakta ısrar etmek kimseye fayda sağlamayacaktır…
Bu “güzel kadın-güzel adam” evliliği gibidir yine… İki tarafın da gözünün dışarıda olmayacağı evlilik… Eğer çiftlerden biri diğerinden kat be kat güzel duruyorsa, iki tarafın da huzurunun kaçması normaldir…
Marsilya, 2004 UEFA performansından sonra Drogba’yı tutamazdı artık… PSV, yüzlerce gol atmış Van Nistelrooy’a kal diyemezdi… İkisi de büyük kulüplerdir, ama oyuncular kulüplerin üstüne çıkmışlardır artık o durumlarda… Marifet, Drogba’yı gönderip Cisse’yi/Nasri’yi kazanabilmek; Van Nistelrooy’u satıp Robben’i/Park’ı oynatabilmek… Kayserispor’un da yapması gereken aşağı yukarı bu olmalı gibi geliyor bize…
Bafraspor hadisesi (2)
Bafra Belediyespor konusunda Salı günü bu köşede yer alan yazıyla ilgili TFF Kurumsal İletişim’in gönderdiği bilgi notunu mutlulukla aldım. Uğradıkları saldırı saha dışında olduğu için sigorta haklarından faydalanamayan S.Gezer ve İ.Kurt hocalara söz konusu meblağ (ve hatta çocuklarının okul masrafları da) TFF tarafından ödenecek. Bafraspor’un kalan maçlarında rakiplerine 3 puan verilmesi uygulaması ise Tahkim Kurulu’nun dosyası içinde… O konuda da en âdil karar ne ise uygulanacağına eminim. Sayın Altuğ Soytuna’ya teşekkürlerimle.
Futbolig 2007-2008
Bu kadar çok profesyonel lig ve kulüp olan, bu kadar çok teknik direktör ve kadro değişen bir ülkede “Futbolig” gibi harika bir kaynağı üretmenin ne kadar çaba ve emek istediğini tahmin edebilirsiniz. Koray Gürtaş ve arkadaşları üç sezondur kütüphanemizin en kıymetli yerine bir Türkiye profesyonel ligler rehberi hazırlıyorlar. Şimdi üçüncü ligdeki futbolcuları da resimli olarak kaynağa ekliyorlar… Kaynağın resmi sitesi : futbolig.com.tr.
Ülkemiz futboluyla ilgili kısıtlı kaynaklardan ikisi de, macanilari.com ve futbolmerkezi.com, her geçen gün büyüyen döküman arşivleri ile Türk futbolsevere her dâim çok yardımcı olacak gibi gözüküyorlar. Bu vesileyle onlara da teşekkürler…

Sliding Doors* (Türkiye’de gösterime girdiği adıyla “Rastlantının Böylesi”) filmini izlemişsinizdir… Londra’da bir halkla ilişkiler şirketinde çalışan Helen (Gwyneth Paltrow), işten kovulduğu gün bir saniye farkla metro trenini kaçırır. Helen, bu bir saniyenin hayatında ne büyük değişikliklere sebep olacağının farkında değildir. Film, (biri sarışın, diğeri esmer) iki Helen’in biri mutlu, diğeri hayal kırıklıklarıyla biten hikâyelerini anlatan kader vurgularıyla son buluyor…
2005-06 sezonunda UEFA’da yarı finale çıkan mütevazı Basel’de de iki Helen öyküsü gizli aslında… Takımın o sezonki iki yıldızından Delgado ligi 19, Petric’se 15 golle kapatmış, Basel’in süper sezonunun mimarları olmuşlardı. İki İsviçre pasaportlu yabancıdan esmer olanı, yani Delgado, Basel’e UEFA macerasında 7 gol, 6 asistlik bir katkı yapmış, diğer İsviçre pasaportlu yabancı, “sarışın Petric”se bir adım geride kalarak Avrupa sezonunu 3 golle bitirmişti. Bir adım ilerideki esmer Delgado, büyük Avrupa metrosunun kapısından son anda girip, 5 milyon euroya Beşiktaş’ın 10 numarasını sırtına geçirirken, o metronun kapısında bir yıl bekleyen Petric, 2007’de aynı maliyetle B.Dortmund’un yeni 10 numarası oldu.
Esmer 10 numaranın, yani Delgado’nun Beşiktaş’ta geçirdiği iki sezonun sonunda toplam 12 golü var. Oyununu çok fazla geliştirdiğini söyleyemeyiz, halen tek yönlü sayabileceğimiz bir forvet. Arjantin Milli Takımı veya 5 büyük Avrupa ligi ile de ilişkisi, sanıyorum yerel basınımızın yerli menajerlerle yemek masası ilişkisi düzeyinde… “Basel 2006’nın sarışını, yani Mladen Petric’inse bu sezon B.Dortmund formasıyla ligde attığı gol sayısı 13… Bunun yanında kupa finalinde B.Münih’e, Wembley’de İngiltere’ye 25 metreden attığı goller hafızalarda… Euro 2008’de de Bilic’in önemli kozlarından…
***
Burada can alıcı detay şu: O günün verileriyle Beşiktaş’ın Delgado tercihi doğru görünüyor. Delgado’nun ligde de Avrupa’da da istatistikleri Petric’ten iyi, üstelik ondan 1 yaş daha genç… Ama bugünkü performanslarına baktığınızda Petric hiç şüphesiz birkaç adım öne geçmiş, fiyatını ikiye katlamış ve marka değeri Delgado’nun çok üstünde…
Öyleyse soru şu olmalı: “Ülker, iki sezon önce 5 milyonu Delgado’ya değil Petric’e verse idi, bugün cebinde 10 milyon eurosu mu olacaktı?”… Veya Dortmund, aynı paraya Petric’i değil Delgado’yu alsaydı, Arjantinli şu anda Dortmund’un yedeği miydi?
Bizce iki sorunun cevabı da “Hayır” … Çünkü esas mesele kimin hangi metroya bindiği değil, o metroda ne yaşadığı, ne öğrendiği… Üzülerek söylemeliyiz ki, 2 yıl önce Petric Beşiktaş’a gelseydi, şu anda rakip takımın otoparkında dayak yemiş, soyunma odasında güldüğü için sözleşmesi feshedilmiş veya satış salahiyeti, “yetkisiz” bir menajerlik şirketine verilmiş olabilirdi… Bu arada Delgado da Dortmund’un ve Arjantin’in yeni yıldızıydı belki de…
İşte bu yüzden marifet, ne kadar pahalı transferler yaptığınız veya yaz boyunca kulübü kendinize ne kadar borçlandırdığınız değildir… Esas marifet bir yaz sezonunu transfer yapmadan kapatabilmek, eldekinden maksimum verimi alabilecek ortamı oluşturabilmektir… Bu ülkede ne zaman bir takım bir sezona hiç transfer yapmadan başlayacak, o zaman belki düzelmeye başlayacak bir şeyler…
Barcelona’nın R.Madrid’i alkışlaması
İki sezon önce M.Unitedlı futbolcuların Chelseali meslektaşlarını alkışlamasından sonra, bu kez de Barcelonalılar derbiye şampiyon unvanıyla gelen R.Madrid’i alkışladılar. Hatta Raul ve arkadaşları da Barcelonalılara alkış tuttular aynı anda…
Geçtiğimiz yıl “G.Saray, F.Bahçe’yi alkışlamalı” yazısının ardından İngiltere’nin şartlarıyla Türkiye arasında büyük farklar bulunduğunu, futbol algısının kıyas kabul etmez biçimde Türkiye’nin uzağında olduğunu düşünenler e-mailleriyle itiraz etmişlerdi çokça… Bu kez bize çok daha yakın sayılabilecek İspanya’da da benzer bir tablonun olabildiğini gördük hep beraber sevinerek…
Yaser Yıldız
1988 doğumlu Kartalsporlu oyuncunun G.Saray’a transfer olacağı haberlerini okumuşsunuzdur. Konunun uzmanı Tunç Kayacı da Yaser’in Tuncay/Serhat benzeri özelliklere sahip, ecnebilerin offensive-allrounder (TDK karşılığı hücumcu her yerci ayaktopçu olmalı!) dediği tipte bir forvet olduğunu yazmış.
Gerçekten de Yaser, Kartalspor’un zirveye oynadığı ilk yarıda (benim de çok beğendiğim) partneri İskender Alın’la birlikte çağdaş bir ikili oluşturuyordu. Tek santrfor oynaması mümkün gözükmüyor, sürpriz şutlarla golleri olmasına rağmen, kusursuz bir son vuruşçu değil…
Esas sevindirici olan, Türk futbolunda Yaser’in de içinde bulunduğu çok yönlü bir 86-88 jenerasyonu olması… Mevlüt, Arda, Oğuz Sabankay, Özgürcan, Uğur, Ferhat, iki Aydın, M.Sedef, iki Serdar, Kazım, İlhan, Özer, Ufuk, M.Duruer, İ.Kaş, Orhan Şam, Murat Kalkan, Volkan Şen, Murat Ceylan, Tevfik ve diğerleri… Eğer bu çocuklar düzenli oynayabilirlerse, 2012 ve 2014’ün esas yarışmacılarından biri Türkiye olabilir.

Şampiyon Galatasaray, Avrupalı Fenerbahçe ve yeni Avrupalı Sivasspor’dan sonra ligin en çok övgüyü hak eden takımı Oftaşspor’un kanadı kırık… Maç öncesinde rakipleri kazanmış, ligi bitireceği pozisyon 10 veya 11’incilik olarak netleşmiş. Bence Milli Takım’da Servet’in yanına Emre’den çok daha fazla yakışacak Giray’la birlikte İlhan ve İbrahim de kadroda yok. Dünkü savunma ikilisinden Orhan’ın esas pozisyonu orası değil, Cevher’in de bütün futbol kariyerinde Süper Lig görmüşlüğü 9 dakikadan ibaret… Ve onlardan daha kötüsü, sol bekte Petkovic oynuyor…
Çeşitli ülkelerde ve liglerde amatör/profesyonel birçok maç izledim, sanıyorum Petkovic’ten daha kötü bir futbolcu çok az gördüm. Ya Sırbistan Ümit Milli Takımı’nda oynayan bu futbolcunun ikiziydi veya Sırplar bu çocuğu pazarlamak amaçlı koydular U21 kadrosuna… Petkovic’i daha önce izlemiş herkes, Galatasaray’ın sağdan yapacağı ilk atakta gol tehlikesi üreteceğini ve Osman Özdemir’in bu sezon defalarca yaptığı gibi yine onun yerini Murat Kalkan’la değiştireceğini tahmin ediyordu…
Euro 2008 etkisi
Tabii ki Oftaşspor oyunun gereklerini kusursuz yerine getirse de G.Saray muhtemelen buradan ihtiyacı olan sonucu alacaktı. Kulakları Euro 2008 listesinde olan iki Hakan’ın ekstra golleri de şampiyonluk gününe yakıştı.
Bu arada G.Saray yöneticilerinin “İlk 11’i yaptıklarını belirtme hevesi”, bu takımın Kalli ve Güler’in ekibi olduğu gerçeğini değiştirmez, zira teknik direktörlük bir meslektir ve sahaya çıkacak on bir kişiyi seçmekten ibaret değildir. 28 hafta boyunca Kalli, son 6 haftada da Cevat Güler önderliğindeki ex-Kalli ekibi, kenardaki hocanın kim olduğuna bakmaksızın 34 hafta boyunca aynı üst düzey mücadeleyi gösteren 25 onurlu futbolcusuyla birlikte şampiyonluğu hak ederek kazanmışlardır.
Bu şampiyonlukta ve 5 golle kapanan UEFA Kupası macerasında G.Saray yönetiminin bir payı vardır evet, o da parasızlık şayiası içinde dün yalnızca 4 tanesi on birde çıkan 12 transfer yapmaları ve Kalli’yle teknik ekibini sezon başında göreve getirmiş olmalarından ibarettir. Gerisi lâf-ü güzaftır.

İngiliz futbol efsanesi Gary Lineker, dünyanın en iyi liginin neden kendilerinde değil de İspanya’da olduğunu şu sözlerle açıklar: “Belki bizim ilk 4 takımımız İspanyolları alt edebilir, ama onların bize olan üstünlüğü orta sıralardaki ekiplerinin kalitesi… Real Madrid La Liga’yı yedinci tamamlasa da, Deportivo gelip sizi Şampiyonlar Ligi’nde saf dışı bırakabilir”
Türkiye’nin Deportivosu adayları vardı dün gece Bursa’da sahada… Gerçi Gençlerbirliği bu sezon ligin zirve dörtlüsünden hiç puan alamamış (hatta büyüklerden 2005’te en son puan alan kadrodan sanırım yalnızca M.Nas’la Erkan kalmış), Kayseri biraz daha iyisi, 24 muhtemel puandan 8’ini toplamış onlar… Sarı-kırmızılıların dengeli bir yönetimi var, hoca ve kadro istikrarının değerinin farkındalar, sokaktaki adama Kayseri’nin 11’ini ezbere saydırabilecek bir çizgi tutturmuşlar. Üstelik tribüne prestijli transferleri Salomon Olembe’yi de oturtmuşlar, ama sahada oynanan (aslında oynanmayan) futbol çok kötü, Allah’tan menajeri Olembe’yi kolundan tutmuş, bir yere bırakmıyor!
4’lü savunmalar ve önlerindeki üçüncü stoperler Saidou ile Kerem neredeyse hiç çıkmadılar, kazandıkları topları da sürekli uzun vurmayı tercih ettiler. Ragıp-M.Eren-M.Topuz’la Engin-Ergün-M.Nas orta sahaları normal süre boyunca sürekli başlarının yukarısından geçen topları izlediler, meşin yuvarlak yere pek inmediği için esas iyi görüş açısı da basın tribününde değil, stadın yanındaki gökdelen Town Plaza’nın 15-20’nci katlarındaydı aslında..
Tolunay Hoca, sık sık iki çaresiz Mehmet’i -Topuz’la Eren’i- yer değiştiriyor, ama saha kenarındaki tavırları kadar isyankâr sayılmayacak 6 savunmacılı oyun anlayışı driplingci Mehmetleri de kısıtlıyor. Tribündeki Olembe’yi M.Eren’in, Aghahowa’yı da Iglesias’ın yerine koysanız, onlar da bir şeyi değiştiremeyecek gibi…
Kafkas’ın kulübesinde olmayan M.Bakkal’ınkinde var, M.Çakır’la Hakan uzatmalarda kırmızı-siyahlıları biraz canlandırıyor… Kafkas’ın elinde bir Burhan bile olsa oyuna sürecek, Bakkal’sa var olduğu halde kullanmadığı için 120 dakikadan geriye Mesut Hoca’nın çizgideki şovu kalıyor sadece…
Penaltılarla kazananın kim olduğu da, Türk futbolunun 2008 UEFA’daki kaderini çok etkilemeyecek gibi…

Pazar akşamı çok güzel, çok temiz bir futbol şöleni yaşadık gerçekten… Avrupa’nın genç ve umut vaat eden hocalarından Bülent Uygun’la zirve yarışı yapan genç Sivasspor’un Galatasaray sınavını genç Halis Özkahya yönetti, genç Onur Şahin’in anlattığı maçın yıldızı da genç Arda oldu gecenin enerjisine uygun bir şekilde…
Mâlumunuz, Sivas-Galatasaray maçını başarıyla yöneten Halis Özkahya 1980 doğumlu ve yeni FIFA listesinin en ciddi adaylarından… Gecenin diğer kritik maçının hakemi M.Kamil Abitoğlu da yüz aklarımızdan, ama Süper Lig’e çıkışı biraz geç olduğu için onun yeteneklerinden 7 yıl daha belki de sadece Türkiye’de faydalanılacaktır… Bu yılın genelinde Fırat Aydınus ve Bünyamin Gezer’in güvenilir performansları da dikkate alınırsa, Türkiye’nin hakemlik açısından iyi bir sene geçirdiğini, yeni sezonun ilk haftasında bir derbi olsa, yetenek ve birikim açısından çok sayıda alternatifimiz olduğunu gururla söyleyebiliriz herhalde…
***
Türkiye’de hakemlik yapmanın ne kadar zor olduğunu tekrar etmeye lüzum yok, mesela 6 yıllık bir hakemimizin, 6 sezonda 6 ayrı MHK Başkanı ile çalıştığını bilmek bile işlerinin ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor zaten (Sarvan, Ok, Çulcu, Özerten, Çelik ve Yavuz). Üstelik de söz konusu arenada çok ağır ve dayanılmaz bir siyaset de dönüyor (Cemal Ersen yazdı, bir MHK üyesi daha geçen ay içinde dernekleri zorla istifa ettiriyor, ardından 3 FIFA hakemini işe karıştırıp divan üyesi yapıyor, Allahtan delegeler sağduyulu davranıyor ve zorlamaya boyun eğmiyor. Ama tabii yeni MHK, kendi üyesi eliyle bolca yıpranıyor bu arada…)
Yeni MHK’nın dernekler dışında uğraşması gereken esas işleri var haliyle. Süper Lig, 1.Lig, 2. Lig, bütün hakem kategorileri feci biçimde şişmiş durumda… Bu ülkeyle aynı sayıda takımın aynı sayıda maç yaptığı Almanya Ligi ve de 20 takımlı İngiltere Ligi 17-18’er hakemle yürütülürken, Türkiye’de bu sayı 38 olduğu için, koca bir sezonu Süper Lig’de hiç müsabaka yönetemeden tamamlayan hakemlerimiz var maalesef… Maç yönetemeyen hakem gelişemiyor, gelişemeyen hakem de önemli müsabakalarda görevlendirilemiyor paradoksal bir şekilde… Yani sistem kendi eliyle iyi hakem üretimini kısıtlıyor esasında…
***
Muhtemelen hakem sayısını yarıya, hatta belki üçte bire düşürecek yeni MHK… Sayı düşünce umarız hakemlere hak ettikleri paraları da ödeyecekler… Milyon dolarlık kulüplerin milyon dolarlık futbolcuları ve milyon dolarlık yatırımlarına uygun (komik olmayan) meblağlar yatacak hakemlerin hesaplarına…
Yine, hakem sayısının azaltılmasıyla birlikte yardımcı hakem kalitesi de yükselebilecek… Belki de yardımcı hakemlere, üçüncü ligde orta hakemlik yapma şansı verilecek. Hem yardımcı hakemlerin bazıları ilerleyen yıllarda orta hakem olabilecek (Koray Gençerler ve Mete Kalkavan gibi), hem de yardımcı sıfatıyla devam edenler orta hakem görüşünü/anlayışını kazanacak, deyim yerindeyse “futbolu bilecek”…
Bildiğimiz kadarıyla, Şampiyonlar Ligi tarihinde en çok görev yapan hakem unvanına sahip Kim Milton Nielsen de çizgide başlamış bu işe… Belki yardımcıların her biri Milton Nielsen olamayacak, ama en azından bir ömrü iki çizgide geçirmeyecek, oyunu okuma becerilerini artıracaklar…
Yeni MHK mutlaka düşünüyordur bu konular üstünde… Umutla bekliyoruz…
Özür ve düzeltme:
“Global bir vaka: Sivasspor” olması gereken dünkü yazının başlığı, teknik bir hata neticesinde “Glokal bir vaka: Sivasspor” olarak çıkmış. Düzeltir, özür dilerim.
Bafraspor hadisesi
Elim Bafraspor hadisesini tekrar gündeme taşıyıp hem acıları hatırlatmak, hem de saldırganlara prim yaptırmak istemiyorum, o yüzden sadece iki noktaya temas edeceğim, iki okur dostumuzun, Alper Palabıyık ve Cem Tulga Okay’ın uyarılarıyla…
Birincisi, Sedat ve İsmail Hoca’nın saldırıya futbol sahasının içinde uğramadığı gerekçesiyle ailelerinin ve yetim kalan evlatlarının sigortadan yararlanamaması ayıbı… Futbol Federasyonu’nun bu konuda ivedilikle girişimde bulunması mecburidir.
İkincisi de, Bafraspor’un kalan maçlarında rakiplerine 3’er puan verilmesi kararı… İkinci devre yaptığı tüm maçlardan puan çıkaran Bafraspor’la bugüne kadar oynayan takımlar aleyhine bir haksızlığa sebep olmuş bu karar… Şampiyonluk ve kümede kalma yarışını da doğrudan etkilemiş ister istemez… Bu kararın ideali nedir bilemiyorum, ama sayın Okay’ın önerisi mantıklı gözüküyor: “Bafraspor’un ikinci devrede aldığı puanların geçersiz sayılması ve tüm rakiplerine 3’er puan verilmesi”…

Türkiye’de 30 yaşın altındaki gençlerin (yani nüfusun üçte ikisinin) Anadolulu bir şampiyon görmemiş olması mühimdir, evet, ama Hollanda da çeyrek asırdır Ajax-Feyenoord-PSV, Yunanistan da 20 yıldır AEK-Olympiakos-Panathinaikos haricinde bir şampiyon tanık olmamıştır mesela… Hatta, Devler Ligi kurulduğundan beri İngiltere, İspanya ve İtalya’da da 4 büyükler dışında birer (Blackburn, Deportivo ve Lazio) farklı şampiyon görebilmiştir sporseverler…
Futbola giren (ve üretilen) paranın geometrik artışı, oyunun en sihirli tarafını, sürprize açık olma hâlini zayıflattı, ortaya 4 yarı finalistinin 3’ü geçen sezonla aynı ülkeden aynı takımlar olan bir Şampiyonlar Ligi çıkarttı! Sadece bu göstergeler ışığında bile, Sivasspor’un, üst düzey bir Avrupa liginde şampiyonluk umutlarını son 2 haftaya taşıması, küçümsenmemesi gereken bir başarıdır. Sadece lokal değil, global bir vakadır hatta…
Ancak, Türk futbolunun, büyük liglerle çok temel bir farkı vardır: Bu ülkenin futbol lügatinde “istikrar” kelimesi bulunmaz. Son 10 sezonda Trabzon 18, F.Bahçe ve Beşiktaş 12’şer teknik adam değiştirmiştir. Aynı dönemde Chelsea ve Milan’da 5, B.Münih’te 4 hoca çalışmıştır halbuki…
Yine sadece son 2 yıl içinde Beşiktaş 19, G.Saray 18, F.Bahçe 17 oyuncu transfer etmiş, yaklaşık o sayıda futbolcuyla da yollarını ayırmıştır. 3 büyük takımımızda 100 maç barajını geçmiş toplam 10 oyuncu varken, yalnızca Milan’da bu sayı 12, sınırsız bütçeye sahip Chelsea’de bile 7’dir. Dolayısıyla Almanya’da, İtalya’da veya İngiltere’de büyüklere karşı bir fark üretmeniz için sizin istikrarlı/tutarlı davranmanız yetmez, çok paraları olmasına rağmen onlar da tutarlıdır zaten…
Türkiye’deyse durum farklıdır. Bu ülkede istikrarlı/vefalı davranmak belirleyicidir. Herhangi bir Anadolu takımı, büyüklerin bu kadar teknik adam değiştirdiği dönemde hocasıyla 5 yıllık kontrat yapıp uzun vadeli planlara girişemediği için çıkamamıştır zirveye. Büyükler, her sezon başı 10-15 transfer yaparken, bir Anadolu takımı, “Bu yıl hiç yeni oyuncu almıyoruz” diyemeyip, 70 maç üst üste (sakatlık/ceza dışında) aynı on birle oynayamadığı için kapamamıştır şampiyonluğu…
Bugün Sivasspor’un yaptığı aşağı-yukarı budur. Bülent Uygun’la (1’i oyuncu, 3’ü menajer, 2’si de hoca olarak) 6 sezon çalışmış, sadece 15 oyuncuyla, ciddi bir kadro istikrarıyla bir sezonu tamamlamışlardır. Bugün herkes Petkovic(Akın), Abdurrahman, Sedat(Saidi), Murat, Hayrettin, Musa, Devran(Sezer), M.Ali, İlhan, Balili(Cvetkov), M.Yıldız on birini ezberlemiştir. Bu ligde de ilk 4’te olmak için bu veriler yeterlidir, üstüne biraz da değer katarsanız şampiyon olmanız işten değildir. Sivasspor (veya başka bir takım), 3-4 yıl bu istikrarı sağlarsa şampiyon olacağına inancım sonsuzdur.
Yani (yalnızca) vefa ve istikrar, size İngiltere’de 17’ncilik, İspanya’da onunculuk, İtalya’da 8’incilik, Türkiye’deyse şampiyonluk getirebilir.
Shearer ve B.Uygun
İngiliz efsanesi Alan Shearer, güncel bir tartışmayı tek cümleyle özetlemiş geçenlerde: “Arsenal, bu güzel futbolla şampiyon olamaz” .. Bu durum hoşumuza gitmese de, Şampiyonlar Ligi yarı finallerinde de aynıyla yaşadık yine… Celtic önünde 80 dakikada 500 isabetli pas yapıp 3 gol atan Barcelona, M.United’a karşı golü bırakın, 180 dakikada iki buçuk net pozisyon bulamadı. Futbolda haticeyle neticenin hedef birliği yapmadığı yılları yaşıyoruz galiba…
Shearer, Sivas’ı da izleseydi, bu ligle ilgili tespitleri de olurdu herhalde… Sivas’ın, 18 takım içinde en az topla buluşan, en az pas yapan, (Denizli’yle birlikte) en az topla oynayan ekip olduğunu… F.Bahçe’nin maç başına Sivas’tan 176 fazla topla buluşup, 165 fazla isabetli pas yaptığını, topa %10 daha fazla sahip olduğunu… Ama iki takımın haftaya aynı puanda girdiğini…
Ve de Sivasspor’un iki devreye de tempolu başlayıp tam 20 golü devrelerin ilk 15 dakikalarında bulduğunu, dört büyüklere karşı beş maçın dördünü kaybederken diğerlerini bu yöntemle 21 defa yendiğini bilse idi Shearer… Bülent Uygun’u tebrik ederdi herhalde. Çağın gerekliliklerini sahaya yansıttığı için…
Aydın Yılmaz
Arda, Özgürcan, Erkan, Anıl, Uğur, Ferhat, M.Güven, Cafercan, Oğuz’lu jenerasyonun en özelliklilerindendi bence… Yaşıtı Agüero La Liga’da direkt oynarken, o pişiyor hâlen…
Devre arasında A.Avcı mârifetiyle İBB’ye kazandırıldı, sakatlığını atlattıktan beri her gün üstüne koyarak gidiyor. Bence karşı çizgideki muadili Arda’dan iki artısı var, kanat paslarını kesinlikle görerek veriyor, lüzumsuz orta hatasına düşmüyor, üstelik defansif bilince de sahip…
Son haftalarda izlediğimiz Aydın Yılmaz, ligin en iyi sağ kanat oyuncularından olmaya aday… 2010’da H.Altıntop ve G.Gönül’le birlikte Güney Afrika’da olursa şaşırmayın…
(Bu yazılar, dün geceki maçlar öncesi kaleme alınmıştır)

Geçtiğimiz Salı günü Hürriyet Spor’da yayınlanan, Adil Demirçubuk’un Celal Kolot’la yaptığı güzel röportajı umarım okuma şansı bulmuşsunuzdur… Ben kaçırmışım, Cem Dizdar’ın yazısında gördükten sonra dergiyi bulup söyleşiye bir göz attım ve Türkiye’deki yönetici profiliyle ilgili verdiği somut doneleri buraya taşımaya karar verdim:
- Gülnaz Hanım dirsek yediğini söylerken doğru söylüyor da dirsek atanın ismini neden açıklamıyor? Ben açıklayayım, dirseği atan Kenan Öner’dir. Öner, fotoğrafa çıkmak için herkese dirsek atar. Peki Gülnaz Arsel neden dirsek yedi? Sen 18 erkeğin arasına gelmişsin, her şeyi göze alman lazım.
(Not 1: Bir yönetimde cinsel olarak azınlıktaysan dirseği yersin! Bak, İspanya kabinesinde kadınlar çoğunlukta, orada da dirsekleri erkekler yiyor!)
- Benim baskım olmasaydı, Tigana, Antalyaspor maçına kalede Bobo ile çıkacaktı. Allah’tan ben bastırdım da kalede Murat Şahin oynadı!
(Yorumsuz…)
- Tigana, bütün başarıyı üstlenmek istedi. Sakarya deplasmanı öncesinde Ali Gültiken’le haber göndermiş, “Celal Kolot soyunma odasına girmesin” diye… Sen kimsin ki, bu kulübün maaşlı antrenörüsün, asbaşkana böyle bir şey nasıl söylersin!
(Not 2: Demek ki başarının paylaşımı, soyunma odasına giren kişi sayısıyla orantılı… Ayrıca maaşlı hoca kim ki soyunma odasına girecek taktik filan verecek, asbaşkan varken!)
- Del Bosque, sözleşmesi feshedildikten sonra çocuğunun okul durumu nedeniyle 3 ay İstanbul’da kaldı. Del Bosque 2 milyon euroya razıydı, ama 3 ay boyunca Beşiktaş yönetiminden bir kişi onunla görüşmedi.
(Not 3: İyi de, maaşlı antrenör kim ki, yönetici onunla muhatap olsun!)
- Ben teknik direktörlük için Sven Goran Eriksson ve Marcello Lippi’yi düşünüyordum. Onlar Ertuğrul Sağlam’ı getirdiler.
(Not 4: Maaşlı antrenör dediğin nedir ki, Eriksson’la Lippi kim ki, parayı verirsin koşa koşa gelirler zaten!)
***
Artık içinde Kolot’un olmadığı mevcut yönetimin de hâlihazırda transfer çalışmaları var mâlum… Bütün gazeteler yazdı, Dinamo Zagreb’li Luka Modric, ilk hedeflerinden biriydi Beşiktaş’ın… Mâlum devre arasında Antalya’da kamp yapan D.Zagreb takımından seçmece transfer yöntemiyle, Drpic görünümlü Gordon gelmişti, herhalde aynı metotla Modric’i de getirmeye niyetlilerdi. Yazık ki, Luka Modric, hafta içinde Tottenham’ı tercih etti, yaklaşık 31 milyon euroluk bonservis bedeli karşılığında…
Modric, 1985 doğumlu Hırvat milli bir oyun kurucu… Slaven Bilic’in Euro 2008’de en güvendiği isimlerden… Sezon başından beri Chelsea, Inter, M.City gibi devlerin de listesindeydi. Sanırız Beşiktaş’ın Modric’e verecek 30 milyon eurosu vardı ki, devlerle baş etmeye karar vermişlerdi. Bu arada küçük bir not, Beşiktaş’a transfer olması durumunda, Delgado’nun veya Tello’nun pozisyonunu tehdit edecekti…
Beşiktaş’ın Modric’le ilgilendiği haberlerinin çıktığı günlerde, bir de sütun haber yer buldu bu transfer iddialarının yanında… 1986 doğumlu defans oyuncusu İbrahim Kaş, sadece küçük bir yetiştirme bedeli karşılığında Getafe ile anlaşmıştı. İlerleyen günlerde Beşiktaş yöneticilerinin bu transfere tepkisi de, “İbrahim’e küsmek” çerçevesinde oldu. Bu küsülen oyuncu, sadece 21 yaşındaydı ve Türkiye A Milli Takımı’nın tarihinin en önemli maçlarının birinde, Kasım 2007’de Norveç’te ilk 11’deki tek Beşiktaşlıydı.
***
Şimdi şöyle bir soru geliyor akla… Bütçesinin 8 milyon eurosunu Del Bosque tazminatına ayırmış, kendi kendine kulübü 40 milyon borçlandırmış Beşiktaş yönetiminin esas meselesi 30 milyonluk Modric’i getirmek mi, yoksa aynı yaştaki 30 kuruşluk İbrahim Kaş’ı tutmak mı?
Tabii bir de, savunmaya yeni bir İbrahim Kaş bulmanın bedeli ne olacaktır Beşiktaş’a? Ve bu yeni savunmacıya verilecek para da, başkanın borç hanesine mi yazılacaktır?
Bu soruların cevaplarını yıllar sonra, bir başka dergi röportajında bulmak umuduyla…
Aykut milli takımda olmalı
2002-03 sezonunda Stuttgart 19 yaş altı takımından transfer edildi, 5 sezonda üstüne Kingston, Fevzi ve Orkun getirilmiş olmasına rağmen konsantrasyonunu hiç yitirmedi…
Mondragon’un yerine oynadığı anlarda da çok iyi sinyaller vermiş olmasına rağmen, Orkun transferiyle tekrar ikinci kaleci durumuna düştü, küsmedi… Kendini hep hazır tutmasının karşılığını, Beşiktaş maçıyla birlikte devraldığı kaleyi bırakmayarak aldı. Galatasaray’ın esas sıçramayı yaptığı ve 22 puan topladığı son 8 maçta sadece 1 gol yedi, üstelik o golde, yani Hasan Yiğit’in bomboş vuruşunda da bireysel hatası yok…
O maçta Hamidou’nun yediği şanssız gol üstüne söylediği sözler de, sezonun en güzel karelerindendi.
Hem yaşından büyük bir olgunluğa, hem de yaşının gerektirdiği enerjiye sahip… Çılgınlar gibi bağırmadan da savunmasıyla sağlıklı iletişim kurabiliyor, büyük maç atmosferiyle başka bir insana dönüşmüyor…
Kalenin Hamit Altontop’u gibi, olgun, vâkur, akıllı, hem de iyi bir oyun kurucu… Galatasaray’ın bu sezon kendine ve Türk futboluna yapacağı en büyük kötülük, Aykut’un üstüne kaleci transfer etmek olur…
Hatta, Volkan’ın sakatlık problemi yaşadığı, Rüştü’nün travmatik bir sezon geçirdiği bu günlerde, Aykut’un İsviçre’de de olması gerek…
B.Münih-Rangers
B.Münih sezonu, Schalke’yi devirip Almanya Lig Kupası ile açtı… Önceki hafta Dortmund’u geçerek müzelerine Federasyon Kupası’nı da eklediler. Üçüncü kupa, yani Almanya Ligi şampiyonluğu da artık cepte…
G.Rangers’sa Mart’ta D.United’ı geçip İskoçya Lig Kupası’nı müzesine götürdü. Federasyon Kupası finalinde ikinci lig ekibi Queen OTS ile oynayacaklar. Ligde de bitime sayılı haftalar kala Celtic’e göre maç fazlasıyla avantajlı durumdalar.
Yani bu hafta içi UEFA Kupası yarı finallerinde turu geçenler Bayern ve Rangers olursa, 14 Mayıs’ta City of Manchester Stadı’na iki “4’üncü kupa” hedeflisi çıkabilir.
Nefis bir hikâye bizi bekliyor…
Mevlüt Erdinç
Euro 2008 öncesinde, son 10 yılda katıldığımız 3 büyük turnuvada sahip olmadığımız bir şeye sahibiz: Üst düzey şampiyona alışkanlığı olan oyunculara… Özellikle de forvette…
Nihat Kahveci zaten harika, İspanya Ligi’nde 15-20 gol alışkanlığını sürdürüyor… Premier Lig’de düzenli oynayan ve ilk sezonunda 7 gol kaydeden Tuncay… Bundesliga’nın tecrübelisi, bu sezon 5 kez ağları havalandıran Halil Altıntop…
Bu üç harika alternatifin yanına bir de Fransa gibi iki haneli skor üretmenin en zor olduğu ligde 11 gole ulaşan bir Türk eklendi: Mevlüt Erdinç…
1987 doğumlu ve sadece 20 yaşında Sochaux’yu Fransa Ligi’nde tutma sorumluluğunu üstlendi. Şunun tekrar altını çizmek lazım, Fransa’da bu yıl 15 golü geçen 2 oyuncu var, geçen sezon hiç yoktu, 2006’da ve 2005’te birer kişi vardı sadece…
Tebrikler Mevlüt…

Dünyanın en büyük derbisi oynanıyor İstanbul’da… Bitime sadece 3 hafta var ve 2’nci G.Saray, lider F.Bahçe’yi ağırlıyor. Maç gündüz 12:45’te, çünkü federasyon, tüm yılın fikstür planlamasını çok önceden yapmış ve olağanüstü bir durum olmaması halinde değişikliğe gitmiyor (Eyvah, maçın gündüz oynanması, yayıncı kuruluşun reytingini veya reklam payını düşürecek)…
Üstelik lider F.Bahçe, çarşamba günü Ş.Ligi yarı final maçı oynamış, sadece 61 saat sonra bu derbiye çıkmak zorunda kalmış, hatta önümüzdeki salı da Devler Ligi’nde finale kalma mücadelesi verecek. G.Saray, rakibinden 1 gün fazla dinlenmiş, bu müsabakadan sonra da 24 saat ekstra zamanı var. (Federasyon, maçı pazara almadığı için G.Saray’ı kayırmakla suçlanacak)
Kadrolar elimize ulaştı. Zico, sezonun bu en önemli maçında Alex’i kulübede oturtuyor ve onun yerine Deivid’i oynatıyor (Bu Zico da hoca mı şimdi?).
Maçın öyküsü
Dakika 10… Esas şimdi büyük bir problem var. Nonda’nın darbesiyle Lugano’nun yüzü kanlar içinde kaldı, Uruguaylı ayakta durmakta güçlük çekiyor ve hastanenin yolunu tutuyor. Zico, kenarda Önder olduğu halde oyuna Selçuk’u sokup sistem değiştiriyor! (Evet, gerçekten hoca değil galiba)…
Dakika 44… Deivid’in arkadan yaptığı sert darbeyle H.Balta yerde kaldı… Tribünler ayaklandı, hakem Aydınus, kart göstermek üzere koşarak gitti olay yerine… Ama H.Balta, hakeme eliyle “Hayır, kart gösterme” diye işaret etti, yerde acı içinde yatarken Deivid’in özrünü kabul etti ve Aydınus bu pozisyonu uyarıyla geçiştirdi. (Ey hakem, oyuncunun uyarısına göre mi karar verilir? Hakemin başı dertte… Hatta H.Balta’nın da…)
Dakika 45… Deivid’in karttan kurtulduğu pozisyonun devamında G.Saray’ın golü geldi! Durum 1-0… Şampiyonluk el değiştirebilir!
Kafa golünü atan Lincoln, formasının altından Mehmet’in annesinin adı yazılı olan bir tişört çıkardı. Mehmet, perşembe günü anneciğini yitirdi ve hocası oynayıp oynamama kararını ona bıraktığını söyledi. Mehmet, sezonun bu en önemli maçında oynamamayı tercih etti. (Oysa başkaları bacağı kopsa oynuyorlar!)
Galatasaraylılar, ellerini gökyüzüne kaldırarak bu golü merhuma armağan ettiler. Bu gergin maçın ilk yarısındaki tek sarı kart da formasını çıkaran Lincoln’e geldi. (Ne sorumsuzca görülmüş bir sarı kart!)
Dakika 64… (Zico nihayet medyayı dinledi ve…) Alex’i oyuna aldı… Durum 1-1, avantaj F.Bahçe’de…
Dakika 72… G.Saray frikik kazanıyor ve Nonda ile Lincoln arasında atışı kullanmak için tartışma yaşanıyor. Nonda’nın vuruşunu kaleci Volkan çeliyor, ama iki oyuncu arasındaki tartışma sürüyor. (Kimse G.Saray’dan büyük değildir, 2 oyuncu da kadro dışı kalabilir).
Dakika 84… G.Saray bu kez bir penaltı kazanıyor ve şimdi de Lincoln topu Nonda’ya bırakmıyor… Takımın esas penaltıcısı Mehmet de sahada yok! (Lincoln kaçırırsa büyük kaos olacak)
Lincoln attı. Müsabaka 2-1 sona erdi… 202 TV kanalının yayınladığı dünyanın en önemli derbisinde 3 puanı kazanan G.Saray, şampiyonluk umutlarını tazeledi. Maçta sadece 29 faul oldu, 1 ciddi sakatlık, 1 penaltıya rağmen yalnızca 7 sarı kart var. Bu müsabakanın rövanşı belki de 1 ay sonra Moskova’da, Ş.Ligi finalinde olacak.
***
Gözlerimizi kapattık ve bir an Stamford Bridge’i Ali Sami Yen, M.United’ı F.Bahçe, Chelsea’yi de G.Saray varsayıp, onların cumartesi günü oynadığı harika maçı, Türkiye’ye adapte ettik.
Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünelim, bu yazı bir Chelsea-Manchester United uyarlaması değil de gerçek olsaydı, Galatasaray-Fenerbahçe maçı 12:45’te oynansa, Zico Alex’i yedek bıraksa, H.Balta Deivid’in kart görmesini engellese ne olurdu?
Bir İngiliz A.Cole’ün bir Portekizli Nani’ye gösterilecek karta engel olması, Bir Alman Lampard’ın golünü vâkur bir şekilde Bayan Pat Lampard’a armağan etmesi, takımların bütçesiyle, ekonomisiyle, İngiltere’nin gelişmişlik seviyesiyle ilgili midir? Ahlâk, adalet duygusu veya medeniyet paraya tahvil edilebilir mi; bir ırkın/bir kıtanın uhdesinde olabilir mi?
Galiba hep beraber düşünmek gerek bu maç üzerinde..
Intertoto Kupası
Gelecek sezondan itibaren tarihe karışacak Intertoto Kupası’nda muhtemel rakiplerimiz belli oldu. Süper Lig’in 4’üncüsünün seri başı olduğu 2. turdaki rakibi, (kupa finalinde lig lideri ile 2’ncisi oynadığı için) Karadağ Ligi 4’üncüsü (şu anda R. Pljevlja) veya B.Hersek Ligi üçüncüsü (kupayı kazanmazsa Z.Mostar)… Üçüncü turdaysa rakibimiz, seri başı Portekiz Ligi’nin (kupa finalinde Porto-S.Lizbon oynadığı için) yedincisi (şu anda Maritimo)…
Üçüncü turda seri başı olmamamıza rağmen, iki senedir seri başı ülkelerden Romanya ve Portekiz’i çekmiş olmamız, büyük bir şans doğrusu..

Eğer Süper Lig’deki 13 takım için başarı ölçüsü kümede kalmaksa, evet Bursaspor sanırım istediğini elde etti bu sezon… Emeği geçen herkese, sporculara, teknik kadroya ve diğerlerine tebrikler…
Lâkin zaten sadece 3 takım küme düşecekti, bugün ligde 6 ile 15’inci sıra arasında yer alan takımların büyük bir mücadele verip, Kasımpaşa, Rize ve Manisa’yı geride bırakmayı başardıklarını söylemek güç… Zira son 3 sırada yer alan 3 ekip de Kadri Özcan, Giray Bulak ve Saffet Susiç’i gönderdikleri gün intihar etmişlerdi zaten… Üstelik bir hatırlatma daha yapmak lazım, geçen sezonun sonunda düşenler Antalya’yla Erciyes’ken, sevinenler Rize ile Manisa’ydı… Bugünün sevinenlerinden biri olan Bursa da, oynadığı (pardon oynamadığı, hatta oynamaya pek de niyeti olmadığı) bu futbola bakıp öz eleştiri yapmalıdır yeni sezon öncesinde…
Ali Aydın imitasyonu
Bursa’nın savunma dörtlüsünün üç buçuğu (kısmen Ömer Aysan hariç) Egemen, Ö.Erdoğan ve İ.Güldüren’in oyun kurma konusunda hiçbir katkıları olmadığı gibi, hiçbir çabaları da yok. Üstelik bütün meziyeti adam döver gibi kart göstermek olan kötü bir Ali Aydın imitasyonunun, sahada gezerek bu üçlünün futbol dışı hamlelerine göz yummasıyla rakipleri de oyun oynama şansı bulamıyorlar.
Samet Aybaba, iki son durak oyuncusu, sadece duran toplarda ortaya çıkan Romaschenko ile, yüzüne baktığınızda kendisi mi yoksa çocukları mı 30 yaşındadır tereddütü yaşadığınız Tum’la gol arıyormuş gibi yapıyor. Ligin en iyi 30 yerli oyuncusundan ikisini, Sinan Kaloğlu ve Volkan Şen’i kullanmak için skorun 2-0, dakikanın da 65 olmasını bekliyor.
Intertoto Kupası biletine yakın gözüken Beşiktaş’ın bu sezon 2 farklı yenebildiği sadece 4 takım var ve Bursaspor, siyah-beyazlılardan İnönü’nün dışında iki (ve daha fazla) fark yiyebilen ilk ekip oluyor. İki Tigana kazanımı, Serdar ve Bobo oyuna girene dek, akılda şöyle bir soru oluşturan bir oyun var: “Holosko’nun oynadığı futbolsa diğerlerinin oynadığı ne, veya bunlar futbol oynuyorsa Holosko ne yapıyor?”
Bursalılar, şiddet imasını gözümüzün içine sokarak, üstelik (sporcuların elindeki pankarttan anlaşıldığı üzere) buna takım elbiselilerden destek de alarak yapay bir kavga ortamı oluşturmaya çalışıyorlar, ama futbol takımlarının 180 dakikada ezeli rakibine(!) karşı bir buçuk pozisyonu yok! Sahada 3 turuncu pabuçlu, Volkan Şen, İsmail Özgür ve Veli de olmasa, her şey kara, gerçekten her şey kapkara…