Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

UEFA, ilk kez Euro 2004’te uyguladığı yeni bir kuralla futbolseverlere farklı bir heyecan yaşatmayı denedi. Grup maçlarının sonuncusuna aynı puan, aynı averaj ve aynı gol sayılarıyla gelen iki takım berabere kalırlarsa, üst sırada kimin yer alacağını uzatma oynanmadan direkt geçilecek penaltı atışları belirleyecekti. Euro 2004’te böyle bir durum yaşanmadı, dolayısıyla herhangi bir probleme veya tartışmaya da neden olmadı. Nihayet Euro 2008’de, UEFA’nın yeni uygulamasından ilk nasibini alanlar Türkiye ve Çek Cumhuriyeti oldu ve kuralın artı-eksileri masaya yatırılmaya başlandı…
Eğer son müsabakada birbiriyle karşılaşmayan iki takım aynı durumda olursa bu kez penaltı atışları uygulanmayacak, normal statüdeki madde, yani son iki şampiyona elemelerinden kazanılan puanın maç sayısına bölünerek elde edilen katsayı kullanılacak. Yalnız bu aşamada çok büyük bir sorun bizi bekliyor olabilir, UEFA, hiç ummadığı büyük bir skandalla karşı karşıya kalabilir. Bu skandal ihtimalinin küçük bir simülasyonunu 13 Ocak 2006’daki “Bombanın tüm kabloları aynı renk” isimli yazımda Euro 2004 D Grubu’nu model alarak yapmıştım (http://www.milliyet.com.tr/2006/01/13/spor/spo07.html ), şimdi de daha gerçek ve canlı bir grup için, Euro 2008 C Grubu için bu senaryoyu oluşturalım…
Euro 2008 C Grubu’nda bugüne kadar alınan sonuçlar şöyle:
***
17 Haziran Salı akşamı, Hollanda-Romanya (3-0) ve İtalya-Fransa (0-0) sonuçlarının alınması halinde üç takım (Romanya, İtalya ve Fransa)’nın puanları eşitleniyor. Üç takım arasındaki mini ligde de, puanlar ve averajlar eşit, ama Fransa’nın attığı gol 0 olduğu için eleniyor, İtalya ve Romanya’yı ise son iki turnuvadaki katsayı ayırıyor (İtalya 2.364, Romanya 2.250)…
* * *
Peki, Euro 2008 C Grubu’nda sonuçlar şu şekilde olsaydı:
17 Haziran Salı akşamı saat 23:32… Fransa-İtalya, 0-0 neticelenmiş… Ama Hollanda-Romanya maçı 65’inci dakikada ağır yağış koşulları nedeniyle çeyrek saat duraksayıp, yeniden başladığı için bitime hâlâ 15 dakika var ve durum 2-0 Hollanda lehine… Eğer bu maç bu şekilde biter veya Hollanda 3’ten daha az bir farkla kazanırsa ikinci tur biletini alan Romanya olacak, ama kalan 15 dakikada Hollanda skoru 4-0’a getirirse, bu kez Romanya elenecek ve Fransa ile İtalya’nın, Zürih’te penaltı atması gerekecek!
Hollanda-Romanya maçının son 15 dakikası boyunca Fransız ve İtalyan futbolcular ne yapacaklar peki? Sahada bekleyip dev ekranlardan Bern’deki maçı mı izleyecekler? Yoksa soyunma odasına gidip, diğer maç 4-0 biterse penaltı atmak için tekrar sahaya mı dönecekler? Böyle bir 15 dakikayı zihinlerinizde canlandırabiliyor musunuz? Dünya futbol tarihinin en acaip durumlarından, olası büyük skandallarından biri değil mi?
UEFA’nın bu penaltı uygulamasında çok ısrarcı olacağını sanmıyorum… Muhtemelen bir sonraki turnuvada benzer bir durum olursa sadece son iki/son üç turnuva puanlarını kullanarak takımları sıralayacaklardır.
Minimum 3 dakika!
Bilmem dikkat ediyor musunuz, Euro 2008’de uzatma dakikaları anonsları “a minimum of x minutes” (en az x dakika) diye yapılıyor. Yani kural açık, hakem kaç dakika uzatma gösterirse eksiksiz olarak o süreyi oynatacak, eğer söz konusu uzatma dakikalarında yine bir duraksama olursa, onu uzatmanın sonuna ekleyecek.
Son iki sezon içinde birkaç kez bu köşeye taşıdık, (tabii ki cevap beklemiyoruz ama) MHK’nın bu konuda bir resmi açıklamaya gerek duymadığını da belirtmek gerek. 28 Nisan 2007’deki Sakarya-G.Saray maçının yöneten Bülent Demirlek, müsabakayı 2 dakika uzattı, skorbord 91:33’ü gösterdiğinde bitirdi. Aynı hakem bu sezonki A.Gücü-G.Saray maçında da gerekenden 33 saniye erken bitiş düdüğünü çaldı. Yine bu sene Beşiktaş-Konya maçını Halis Özkahya 30, Beşiktaş-Fenerbahçe maçının ilk yarısını Yunus Yıldırım 13 saniye eksik oynattı.
Eminim MHK üyeleri ve hakemlerimiz Euro 2008’i pür dikkat izliyorlardır, zaten bir kısmı da İsviçre’deler… Mutlaka onların da dikkatini çekmiştir turnuvadaki uzatma anonsları ve uygulamaları… Yeni sezonda da eminiz, eksiksiz oynanacaktır uzatma dakikaları…
20 metreden frikik atmak
Hollanda-Fransa müsabakasını izliyoruz, ikinci yarının ortalarında Ribery ceza yayı çevresinden önemli bir frikik kullanıyor. O anda biliyoruz ki, barajda önemli bir hata olmazsa top ya auta gidecek veya barajdan dönecek!
Bu 18-20 metre mesafedeki serbest atışları doğru bir baraja karşı kaleye yönlendirmek gerçekten çok zor, önce 9,15 metre mesafede, yaklaşık 2 metre boyundaki bir duvardan topu aşıracaksınız, sonra kalan 10-11 metrede top 2,5 metre yüksekliğin altına inecek ve kaleye gidecek!
Biraz yüksek vursanız top üstten auta gidiyor, biraz alçak vurursanız da barajı aşamıyorsunuz! Oysa top sadece 2-3 metre geride, 25 metre mesafede olsa, barajı aşırıp kaleyi nişanlamak için ideal uzaklık oluşuyor.
Öyleyse neden hiçbir takım, paslaşarak topu 2-3 metre geriye taşımıyor? Topun başındaki bir adam topu 3 metre geriye verecek, oradaki arkadaşı durduracak ve bir diğeri de kaleye ideal mesafeden doğru vuruşu yapacak!
Üstelik barajdan uzaklaştığınız için de, paslaşma sırasında savunma oyuncuları size çok fazla yaklaşamayacak! Size de mantıklı gelmiyor mu?

Şampiyonlar Ligi’nin son 8’inin 6’sının (Barcelona, Schalke, Chelsea, F.Bahçe, Roma, Liverpool ve hatta deplasmandaki M.United’la 7’sinin) 4-3-3 dizilişini kullanması Euro 2008’deki etkin anlayışlarından birinin bu olacağının sinyallerini vermişti. Ama turnuvanın ilk 6 gününde gördük ki bu diziliş dönüşümü kolay olmayacak, hatta kendi liginde ağırlıklı 4-4-2 kullanılan ülkeler için bayağı sancılı geçecek.
Turnuva öncesi hazırlık maçlarında Donadoni’nin 4-3-3’te ısrar etmesi, İtalya Federasyonu’ndan da çatlak seslere neden olmuş, ama yöneticiler Donadoni’nin şansını sonuna kadar kullanmasına izin vermeleri gerektiğini itiraf etmişlerdi. İtalya’nın Hollanda ve Romanya maçlarındaki istikrarsız oyun anlayışı gösterdi ki, Serie A’da neredeyse bütün kulüpler 4-4-2 oynarken ulusal takımda 4-3-3’e uygun oyuncu bulmak kolay olmayacak.
İlk turda A Grubu’nda Türkiye, Portekiz, Çek C. ve ikinci maçtaki İsviçre, C Grubu’nda Romanya, Hollanda ve İtalya ile D Grubu’ndan Rusya 4-3-3’ü tercih ederken, Almanya, Polonya, Fransa, İspanya, Hırvatistan ve İsveç klasik 4-4-2 ile mücadele ettiler. Liberolu 3’lü savunma ile sahaya çıkan Avusturya ve Yunanistan’ınsa akıllarda iyi izler bıraktığını söylemek güç…
Turnuvanın ilk 6 günü sonunda 2. maçlarını tamamlayan 8 takım içinde kadrosunda en fazla değişiklik yapan takım da biz olduk. İlk maçların en iyileri Almanya ve Portekiz 2. maçlara da aynı 11’lerle çıkarken, Çek C. ve Hırvatistan birer forvet değişikliği yaptılar (Koller ve Petric)… İsviçre sakat 2 forvetini değiştirirken, moralsiz Polonya ve Avusturya ikinci maçlarına 8 aynı oyuncu ile çıktılar.
Türkiye’yse 2. maç öncesi biri zorunlu 4 oyuncu (Arda, Gökdeniz, Tümer ve Emre), bir de pozisyon değişikliği (Tuncay) yaptı… Bu değişikliklere bir de ikinci devredeki anlayış değişikliğimizi (4-4-2’ye dönüşü) ekleyelim ve umut edelim, turnuva bizim için gerçekten 11 Haziran’da başlamış olsun ve bundan böyle sahada kimlerle nasıl oynayacağımızı önceden bilebilelim..

Terim,”Bizim için turnuva 11 Haziran’da başlıyor” demiş, oysa gruptaki diğer 3 takım için turnuva 26 Mayıs’ta start almış, o günkü özel maçlarından bugüne neredeyse aynı 11’i kullanmışlardı. Nitekim Portekiz turnuvadaki ikinci müsabakasına da Gürcistan hazırlık maçındaki 11’iyle çıkarken, Çekler tek değişiklik yaptı… Slovakya, Liechtenstein ve Çek maçlarındaki kadro ve dizilişini koruyan İsviçre, 2 sakatını mecburen tribüne gönderdi, Türkiye’deyse (biri mecburi) tam 4 oyuncu (Emre A., Gökdeniz, Tümer ve Arda), bir de pozisyon değişikliği vardı (Tuncay)…
Bu turnuvanın hatta futbolda bu yılların hakim anlayışı 4-3-3, ama İtalya gibi Türkiye’nin de kulüp takımlarındaki 4-4-2 alışkanlığı nedeniyle bu dizilişte uyum sıkıntısı oldu. İkinci yarıda 4-4-2’ye dönülmesiyle hem 10 oyuncumuz kulüplerinde alıştıkları pozisyonlarına geçtiler, hem de Senderos’un kayıtsız şartsız hava hakimiyeti Semih tarafından büyük darbe aldı.
İkinci yarıda doğru diziliş ve doğru pozisyonlarla yükselen özgüvenimiz, turnuvanın ilk 5 gününde mağlup duruma düşüp geriden gelen tek takım apoletini bize getirdi. Bu kadar yüksek tansiyon içinde futbol dışı hiçbir hadisenin içine girmememiz, hatta son düdükle yığılıp kalan Vonlanthen’i Hamit Altıntop’u 50 metre koşup teselli etmeye gitmesi bizim için büyük gurur kaynağı oldu.
Deniz, Serkan, Hüseyin
Sahanın en iyi oyuncularının hepsi Türktü, ama üçü turkuaz formalı değildi. Tamam Hakan Yakın’ı çoktan yitirmiştik, Eren’in de tercihi doğduğu ülkenin milli takımı oldu. Ama bu yıl Serie A’nın en iyi yabancı transferi seçilen ve ligin (kaleciler hariç) en çok dakika alan oyuncusu olan Gökhan İnler’i kaybetmenin mazereti yok. İki kez Türkiye Ümit Milli olmuş Gökhan’ı, pozisyonunda Deniz, Serkan Balcı ve Hüseyin olduğu için yitirmenin acısını herhalde o oynadıkça hissedeceğiz…

Maçın özeti aslında ilk yarıdaki iki sahnede gizliydi: Birincisi, karşılaşmanın 30’lu dakikalarındaydı, Romanya rakip yarı sahanın sağ tarafından bir serbest atış kazanmıştı. Topsa, Fransa ceza alanı ön çizgisi üstünde kalmıştı ve hiç kimse meşin yuvarlağa doğru hareketlenmiyordu. Rumenlerin atış için acelesi olmaması doğal karşılanabilir ama Fransızların çok yakınlarında olan topu rakiplerine iletmeyip vakit geçmesine göz yumması anlaşılır gibi değil.
İkinci dikkat çekici sahne ise 44. dakika içinde bir Fransa kontratağı idi. Rumenler hücum ederken topu yitirdi, meşin yuvarlağı önünde bulan Benzema topla birlikte ileri doğru hareketlendi ve tribünler ilk yarıda belki ilk defa bu kadar gürültüyle ayağa kalktı! Ama Benzema kafasını kaldırıp ileriye doğru baktığında durum pek iç açıcı değildi: Orta yuvarlağın gerisindeki 6 sarı formalıya karşılık hiç mavi formalı gözükmüyordu… Rumenler hücuma sadece 4 adamla çıkmış, Fransızlar da onları 9 oyuncuyla karşılamıştı!
90 dakika boyunca Fransa 4 savunmacı artı Makelele-Toulalan ikilisi, Romanya da 4 savunmacı artı Chivu ve Radoi ile 0-0’ı kurguladılar. Maçın adamının, 90 dakikayı 0 şutla bitiren ve rakip yarı sahaya çok az adım atan Makelele seçilmesi de oyunu özetliyor…
Eğer Zidane adayları Nasri, Benzema ve Ribery aday olarak kalmayı sürdürürlerse, Domenech günlük tutmaya kendi mâlikhanesinde devam edecek gibi…

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, Der Spiegel ile yaptığı söyleşide futbolun Türkiye’de “milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını ve otoriter düşünme tarzını” üreten bir makine haline geldiğini söylemiş ve Terim’i de aşırı milliyetçi bulduğunu eklemiş… Milli takımlar teknik direktörü Terim de, atv’de canlı yayında Pamuk’a “yetersiz milliyetçi” yakıştırması yaparak mukabele etti bu röportaja…
Aynı günlerde bu kapsamda başka iki görüş daha çarptı gözüme… Birisi BBC’de, Hırvat Milli Takımı’nın neden Euro 2008’in iyileri arasında olduğunu anlatan bir yazı: “Belki bu bir klişe olabilir, ama Hırvatistan henüz 17 yaşında bir devlet. Dolayısıyla her bir Hırvat futbolcu için o milli formayı giymek hâlâ çok şey ifade ediyor” deniyordu makalede. Yani, futbolun milliyetçiliğe olan ihtiyacıydı ana fikir…
İkincisi ise Boniface’ın Futbol ve Küreselleşmesi’nden: “Herkes, futbolun milliyetçiliğe ne kadar ihtiyacı olduğunu anlatıyor, oysa belki milliyetçiliğin futbola daha fazla ihtiyacı var. Bir ulusu bir bayrak altında bir araya getirmek için siyaset, ekonomi, kültürel aktiviteler çoğu zaman yetersiz kalırken, bir futbol müsabakası bütün bir milleti aynı doğrultuya çevirebiliyor”…
Yani çok kısa bir süre önce kurulan Karadağ’ın belki bir ekonomik müsabakada Sırbistan’ı devirme şansı yok, veya devirse bile bunun toplumu bir bayrak altında toplama kudreti yetersiz… Oysa 105×70 metrelik bir futbol sahasında 11 Karadağlı genç 90 dakika iyi mücadele edip 11 Sırp genci mağlup ederse, bu bir ulusal zafer edasıyla kutlanabiliyor…
***
Pamuk, Türkiye’de futbolun milliyetçilik üreten bir makine olduğu görüşünde kısmen haklı olabilir. Evet, gerçekten de milli takımlar, milliyetçilik güdüsüne çok ciddi ihtiyaç duyuyor. Kulüplerin milyon dolarlar ödedikleri futbolcuların milli takımlarda yaşadıkları sakatlıklar için UEFA/FIFA’dan tazminat aldıkları gün gibi ortada… Her geçen gün milli müsabaka sayısı azalıyor ve futbolcular artık milli takımlara gelme konusunda açık açık çekince gösteriyorlar… Dolayısıyla milli takımı çekici hale getirecek başka enstrümanlar gerekiyor…
Ama diğer tarafta çok basit bir genel-geçer gerçek de gözümüzün önünde duruyor: Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında, Hırvatistan’da, İsviçre’de, Yeni Gine’de ve Karadağ’da, milliyetçiliğin, ulus bilincinin de futbola ihtiyacı var… Bu ihtiyaç da görmezden gelinemez.
Eğer görmezden gelinirse, Avrupa futbolunun patronu UEFA, genel merkezine sadece 15 dakika mesafede bir stada, Stade de Geneve’e, gayrı nizami bir Türk bayrağı asar. Maçın üstünden 36 saat geçmesine rağmen hiç kimse tribünlerin üstündeki Türk bayrağının 2893 sayılı Bayrak Kanunumuzdaki ölçülere (ayın iç ve dış çemberlerinin merkezleri arasındaki uzaklık oranına ve ayın dış çemberi merkezinin uçkurluktan uzaklığına) uygun olmadığını fark etmez ve dile getirmez…
Yadsınamaz gerçek şu ki, hem kendi milletinize hem de dünyaya, bayrağınızı ve milli marşınızı ancak uluslararası spor müsabakalarında daha fazla yer alarak öğretebiliyorsunuz… Bugün gayri safi milli hasıla sıralamasında bizim 8 basamak aşağımızda olan, sosyoekonomik olarak vasatın altında sayılabilecek Brezilya’nın bayrağını dünya gençliğinin yüzde 50’si zihnine kazımışsa, bunun nedeni futboldur, Romario’dur, Ronaldinho’dur…
Ve eğer bu gençlerin yüzde 5’i olsun bizim bayrağımızdan, marşımızdan, kültürümüzden haberdarsa bunun da önemli sebeplerinden birkaçı Terim’dir, Hakan Şükür’dür, Nihat’tır, Mehmet Okur’dur…
İsviçre fırsatı
Cristiano Ronaldo ile röportaj yapılıyor, genç oyuncu ülkemiz futbolu ile ilgili pek bir şey bilmediğini ama sert oynadığımızı duyduğunu söylüyor…
Ümit milli takımımız Toulon Gençlik Festivali’nde (Bakınız, ismi turnuva bile değil, festival) 3 maçta 3 kırmızı kart görerek muhtemelen şampiyona tarihine geçiyor…
UEFA fair-play listesini açıklıyor, birincilik kontenjanını İngiltere kazanıyor, diğer iki biletin adayları arasında Avrupa’nın en yarışmacı ülkeleri Almanya, İspanya ve Fransa da var… Bizse 53 ülke arasında 43’üncü basamakta kalıyoruz…
***
Çarşamba günü Basel’de bizi çok önemli bir fırsat bekliyor. Orada Milli Takım’ımızın göstereceği âdil ve centilmen duruş, önce bize (yani Türk insanına) model, sonra da dünyaya olumlu bir mesaj olacak.
Basel’de açılacak yeni sayfa, bir dahaki Toulon Turnuvası’nda Ümit Milli Takımımızın tavrını da, önümüzdeki yılın fair-play listesindeki yerimizi de, bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nda Ronaldo’nun yapacağı açıklamaları da etkileyecek…
3 yıl önce yaşanan İsviçre hadisesinin ardından elemelerdeki 12 maçı hiç kırmızı kart görmeden tamamladık, aynı mâkul davranışımızı Çarşamba günü Basel’de de, turnuva boyunca da, Dünya Kupası elemelerinin tamamında ve Ermenistan önünde de göstererek bize yakışanı yapacağımıza eminiz.
Tuncay, Ronaldo’yu yenmişti
Sadece 5 sene önce Türkiye ile Portekiz milli takımları yine karşılaşmış, yine bizim takımımızın kalesini Volkan korumuş, Servet stoperde, Sabri sağ bekte oynamış, Tuncay’la Hamit de gol aramışlardı.
Portekiz milli takımının yıldızı yine Cristiano Ronaldo idi. Diğer kanatta Quaresma, önünde Postiga gol arıyordu. Savunmalarında da yine Bosingwa’yla Bruno Alves vardı.
15 Ekim 2002’de 21 yaş altı 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde ümit milli takımımız Roberto Rosetti’nin yönettiği maçta Portekiz’i 4-2 mağlup etmişti… 2003’te Portekiz’de oynanan rövanşı da 2-1 kazanmıştı bizimkiler…
7 Haziran 2008’de, yine Türkiye’yle, yine Portekiz, yine aynı adamlarla karşılaşıyor ve bu kez Ronaldo’yla arkadaşları maçı 2-0 kazanıp, 3 topları da direkten dönüyorsa, Tuncay bu kez varlık gösteremiyorsa… Bunu sorgulamak, bunun üstüne kafa yormak gerek…

Şampiyonlar Ligi’ndeki 8 çeyrek finalistin 7’sinin 4-3-3 oynaması, Euro 2008’in baskın dizilişinin bu olacağının sinyalini vermişti, nitekim ilk gün sahaya çıkan 4 takımın üçü bu modaya uydu. Bu düzende belki sahayı daha demokratik paylaşıyorsunuz, ama bir handikap da ortaya çıkıyor: 11’inize asgari 2, ideali 3 solak gerek, ama dünyada her 18 kişiden yalnızca biri solak…
Portekiz kusursuza yakın bir takım, son iki büyük turnuvada birden yarı final görmüş tek ülke, ama onlar da yıllardır sol bek bulamayanlardan… Dün de bu mevkiiyi Ümit Özat’ımsı devşirme Paulo Ferreira’ya emanet etmişler. Önündeki Simao/Ronaldo ve Deco’nun da Ferreira’ya yardımı kısıtlı… Bizim de maç boyunca bulabildiğimiz az sayıda fırsat o çizgiden geldi, belki daha fazlası da olabilirdi, ama orta sahanın sağından hücum etmeyi Bayern Münih’te melekeleştirmiş Hamit’i 70 dakika bekte, 20 dakika da kulübede tuttuğumuz için kısıtlandı oyunumuz…
Üstüne, yeni Europass topunun havada yön değiştiren ve kalecilerin işini daha da zorlaştıran yapısının kalesine daha çok top gelen Volkan’a çıkarttığı problemleri ekleyin… Bir de kulübede Quim olduğu için huzursuz olan ve yerel basın tarafından birinci kaleciliği sorgulanan Ricardo’nun sahaya kayıtsız şartsız bir numaralı forma sahibi moraliyle çıkmasını… Rüzgâr pek bizim arkamızda değildi dün gece…
Bu maçı kaybettik, ama skordan ötesini de sorgulamamız gerek: 2003 kışında Volkan-Servet-Tuncay-Sabri-Hamit’li Ümit Milli Takımımız, C.Ronaldo-Bosingwa-Quaresma-Postiga’lı Portekiz’i içeride dışarıda yenerken, 5 sene sonra bugün aynı oyuncu listelerinin kat ettikleri ve kat edemedikleri mesafe dikkate değer…

Perşembe sabahı belli başlı bütün dünya gazetelerinin birinci sayfasındaydı, George Bush’un göğüs toslatması… Görevinin bitmesine sayılı aylar kalan Bush’un, Colorado’da Hava Kuvvetleri Askeri Akademisi Mezuniyeti’nde Teksaslı yeni mezun hemşehrisi ile havada nefis bir göğüs çarpışması yapmasının çok etkileyici olduğunu kabul etmek gerek…
Fotoğrafa baktığımızda… Her Amerikalının başkanla mesafesinin bir önceki güne göre daha kısa olduğunu… Her Teksaslının kendini özel hissettiğini… Her askerin (bu hâyâsız Irak çıkarması zihinlerde hâlâ taze olmasına rağmen) yaptığı işin kutsal olduğunu fark ettiğini… Her akademi öğrencisinin ve de aklında akademi ihtimali olan her gencin bir gün mezuniyet töreninin hayalini kurduğunu… Düşünmeden edemedik…
***
Aynı gün… Aynı gazetelerde… Başka bir fotoğraf daha çarptı gözümüze… Milli takımın gurbetçileri Halil ve Yıldıray, ulusal takım kampını ağlamaklı gözlerle terk ediyorlardı… İkisi de böyle bir şeyi hiç beklemiyorlardı belli ki…
Şimdi de bu fotoğrafa baktığımızda… Hele de aynı durumun 2002 Dünya Kupası’nda bir başka gurbetçi Tayfun Korkut’un başına geldiği hatırlandığında… Almanya’da, Hollanda, Fransa’da, İsviçre’de oynayan birçok Türk asıllı futbolcumuzun yüreğinin burkulduğunu… Milli takım seçme aşamasındaki çok sayıda gencin zihninde ayrımcılık hususunda bir “acaba” oluştuğunu… Ay-yıldızlı formayı seçmeyen Mesut ve Eren’in de, doğduğu büyüdüğü ülke milli takımları yerine kalplerinin çarptığı Türkiye’yi seçen Zafer’in ve Nuri’nin de kendilerini Yıldıray ve Halil’in yerine koyduğunu da… Düşünmeden edemezdik…
***
Umarız gurbetçi kardeşlerimiz, onlarla toslatsak da toslatmasak da, bu göğüslerin içinde birer küçük kalbimiz olduğunu, ve bu kalbin onlarınkilerle her dâim birlikte çarptığını unutmuyorlardır…
Löw’ün elinde Yıldıray ve Halil olsaydı…
Bir taraftan Terim’in Alman Ligi’nin iki kalburüstü oyuncusunu kadro harici bırakmasını kabullenemiyorum… Dikkat buyrun, 23 kişilik kadroya almamasını değil… 27’ye alıp, sonra kadro harici bırakmasını…
Terim’in 27 kişilik kadroyu oluştururken ekibe dahil ettiği ekstra 4 oyuncunun sakatların durumuna bağlı olarak Almanya’ya geldiklerini düşünüyorduk çünkü… Ulusal takım açıklandığında temel sağlık problemleri olan/kadroda alternatifi bulunması gereken oyuncularımız Servet, G.Zan, Hamit ve Emre idi. Ne Yıldıray ne de Halil bu 4 oyuncudan birinin alternatifi olarak kadroya çağırılmış olamazlar. Yıldıray belki… Ama Halil kesinlikle değil…
Bir taraftan şunu da düşünmeden edemiyorum… Alman Milli Takımı patronu Löw’ün alternatifleri arasında Yıldıray ve Halil olsaydı, onları 23 kişilik kadrosuna dahil eder miydi?
Löw, Schalke’nin birinci forveti Kuranyi’yi kadroya dahil etmiş… Ayrıca elinde Klose var, Gomez var, Podolski var… Beşinci forvet 35’lik Neuville, geçen sezonu ikinci ligde geçirmiş ve Halil’in belki onun yerini alma şansı olabilirdi…
Yıldıray’a gelince… Onun bir Şampiyonlar Ligi finali var (Ki mevcut Alman milli takımında Ş.Ligi finali görmüş yalnızca 3 futbolcu bulunuyor)… İki sezon önce Bild tarafından Bundesliga’ya değer katan 5 oyuncudan biri seçilmişliği var… Bu sezon başında şampiyon takıma transfer olmuş. Stuttgart’ın ideal 11’i içinde yer alıyor, bu yıl da 26 maç/4 gollük bir performans göstermiş… Onun da Ballack’lı, Borowski’li, Frings’li ve Schweinsteiger’li Almanya’nın 11’inde değil ama, 23’lük listesinde yer alma ihtimali olabilirdi…
Belki Halil ve Yıldıray’ın (º’lük bahis oranıyla turnuvanın birinci favorisi olarak gösterilen) Almanya kadrosuna girip giremeyeceğinden emin değiliz, ama Tümer’le Emre Aşık’ın o kadroda yer alamayacağına emin olabilirsiniz…
Anthony Seric
Beşiktaş, 29 yaşında, Serie A’da 6 sezon aralıksız oynamış bir oyuncu transfer ediyor. 3 Dünya Kupası’na 3 ayrı hoca (Blazevic, Jozic ve Kranjcar) tarafından çağırılmış… Yani bir teknik direktörle olan özel bir ilişkisi sebebiyle değil…
19 yaşındayken Asanovic, Suker, Boban ve Bilic’li dünya üçüncüsü efsanevi takımın bir parçası… 4 sene sonra Tomas, Rapaiç, Vugrinec, Boksic, Soldo ve Vlaovic’li yeni jenerasyonla beraber Kore/Japonya’da… Ve 2006’da da Pletikosa, Kovac, Modric, Klasnic ve Balaban’la birlikte Almanya’da…
Evet, Panathinaikoslular oyuncuyu sevmiyor. Tamam ama bir futbolcuyla ilgili tek ölçü eski takımının taraftarının internette yazdıkları olabilir mi? Ersen Martin Beşiktaş’tan giderken internetçiler ne yazmıştı peki? Ya da Johnsen, Münch ve Juanfran giderken?
Seric’in nasıl bir futbolcu olduğu konusunda fikrim yok. Ama ön yargılardan arınıp bu oyuncuya şans verilmesi gerektiğine eminim.
Kalli, Hakan’ı istiyor muydu ki?
Kalli, Hakan’ı istemeyenin kendisi değil Polat olduğunu açıklamış, tartışmalar büyümüş… Ben bu açıklamayı duymadım, ama iki hafta önce Kalli’nin bu konudaki köşe yazısını okudum. Feldkamp’ın 15 Mayıs’ta Zaman Gazetesi’nde kendi imzasıyla yayınlanan yazısının bir kısmı şöyle: “Kulaklarıma gelenler ve okuduklarım doğru ise Hakan Şükür önümüzdeki sezon devam etmek istiyor. Hasan Şaş da devam etmek isteyebilir. Adnan Polat ve Adnan Sezgin, yeni sezonda bu oyuncuların takımı ne derece güçlendireceklerini iyi hesaplamalı”
Zaman Gazetesi’ne bu yazıyı yazan Kalli… Aynı gazeteye o açıklamayı da yapan Kalli… Eğer Hakan Şükür, kararını verirken Kalli’nin sözlerini kriter kabul edecekse, eski hocasının tüm söylediklerini dikkate almalı, ikilemleri görüp ona göre hareket etmeli…

Milli takımın özellikle son 15 yılda yaptığı özel karşılaşma sayısı arttı, ama bir türlü resmi müsabaka ciddiyetimizi hazırlık maçlarına taşıyamadık. Lâkin Almanya’da oynadığımız iki maçta bu yönde önemli bir kazanım var, gerek Slovakya gerekse Uruguay karşısında ay-yıldızlıların, resmi maç isteklerinden/performanslarından çok geride olmadığı gözlemlendi. Öyleyse bu iki maçı turnuva öncesi durumumuz açısından ölçü kabul etmek çok yanlış olmayacaktır.
4-4-2 ihtimali
Terim, turnuvada 4-3-3 düzeniyle oynayacağımızı daha önce açıkladı ama maç içinde dönem dönem 4-4-2’ye dönebileceğinin sinyallerini de veriyor. Slovakya maçına 4-4-2 başlayıp sonra 4-3-3’e dönmesi, belli rakiplere karşı bu şablonu da kullanacağının işareti… Büyük ihtimalle bu sistem değişikliklerinden en çok etkilenen oyuncu M.Topal olacak, zira 4-4-2’nin göbeğinde Aurelio ile birlikte yer bulması kuvvetle muhtemel, ama 4-3-3’te Fenerbahçeli adaşının yedeği konumunda gibi gözüküyor… Topal, Euro 2008’de değişiklik tabelasına adı çok yazılan oyunculardan biri olabilir…
Yıldıray
Sanıyorum Terim’in 4-3-3 düzeni içinde yer bulmakta en çok zorlandığı oyunculardan biri Yıldıray… Uruguay maçında orta üçlüyü Emre-M.Topal-Yıldıray olarak kurdu ama gurbetçi yıldızımızın gerek savunmaya katkısı gerekse çizgi oynama alışkanlığı eksik… Yıldıray’dan faydalanabileceğimiz ideal pozisyon da yine 4-4-2’nin içinde var, Yıldıray ve Nihat hücumda arka arkaya oynayabilirler, ama Terim herhalde bu dizilişe sadece ihtiyacı olduğunda başvuracak…
Multi-pozisyon oyuncular
Terim sadece 6 maçlık bir turnuvada ve 20+3 kişilik kısıtlı kadro imkanları içinde birden fazla pozisyonda kullanabileceği oyunculara çok değer veriyor… Bu multi-pozisyon futbolcular sayesinde oyuncu değişikliği yapmadan sistem değişikliği yapmanın planlarını yapıyor…
Kamuoyunun çok itibar etmediği Kazım ve Tümer’e yüklediği ekstra anlamlar da biraz bu yüzden… Mesela Kazım’ı, 4-3-3’te ortanın sağında, hücumun sağında ve hatta santrfor olarak kullanabileceğini düşünüyor Terim… Aynı şekilde Tümer’i de göbekte ve solda kullanması mümkün…
Mevlüt
4-3-3’ün en önünde iki çizgi hücumcusu ve bir santrfora ihtiyacınız var ve Semih’le Halil bütün bir sezon boyunca kulüplerinde bu düzeni oynamış oyuncular… Halil Altıntop, Asamoah, Kuranyi, Sanchez ve Larsen’in herhangi ikisinin ortasında genelde tek santrfor olarak oynadı sezon boyunca… Fenerbahçeli Semih’in de Deivid ve Kazım’la birlikte üçlünün ortasında oynadığını söylemek mümkün…
Mevlüt’ünse durumu biraz farklı… Sochaux iç saha maçlarında 4-4-2’yi tercih ediyor ve Mevlüt, Pancrate veya Grax’la iki santrforu oluşturuyordu… Deplasmanda da tek santrfor olarak görev yapmışlığı çok az. İki hazırlık maçımızda da biraz heyecanlı gözüktü. Sanırım bizim onunla ilgili duyduğumuz yoğun heyecan 21 yaşındaki bu temiz yüzlü gence de yansımış…
Yemeden kazanmak
Savunmamızla ilgili tarihi problemlerimizin sürdüğü mâlum… 2000’li yıllarda da “yediğinizden bir fazlasını atma” hedefi her zaman mümkün gözükmüyor… Hele böyle kısa turnuvalarda “yemeden kazanmak” üstünde de ciddi kafa yormak lazım…
Terim 90’ların ortasında yaptığı savunma devriminde Trabzonspor’un başarılı defansının uyumundan çokça faydalanmıştı… Çoğu maçta Abdullah-Osman-Cengiz-Ogün ve Tolunay’ın dördü, hatta bazı maçlarda beşi birden oynamışlardı… O gün için, Bülent’in, Gökhan’ın, Recep’in çok iyi dönemleriydi ve Terim, “şimdi yeni bir şey söylemek lazım” deyip yapmıştı bu savunma hamlesini… Trabzonsporlu oyuncuların kulüplerindeki uyumundan faydalanmıştı basitçe… Acil durumda camı kırıp, böyle bir ara çözüm üretmişti doğrusu…
Şimdi de bir acil durum gözüküyor sanki… Gökhan Gönül’ü kaybettik. Zan’ın da sağlık problemleri var… Turnuvaya sadece 11-12 gün kala savunmamızı netleştiremiyor, özellikle pozisyon oyununda çok zorlanıyoruz… Bu acil durumda da camı kırıp faydalanılabilecek savunma düzeni, Galatasarayınki gibi gözüküyor…
Sabri-Emre-Servet ve H.Balta, neredeyse bütün bir ikinci yarıyı bir arada oynadılar ve 17 maçın 12’sini gol yemeden kapattılar… Terim, onların kulüplerinden taşıdığı uyumdan, muhtemelen milli takımda da faydalanmayı düşünecektir…
Zaten savunmadaki basit hatalarımızı çözebilirsek, bu milli takımın 6 maçın en az 5’ini oynayabilecek potansiyeli olduğuna inanıyoruz…
Şöhretler Turnuvası
Pazar günü İnönü’de Zaman Gazetesi’nin geleneksel şöhretler turnuvasında oynama fırsatı bulduk.
80’lerin 90’ların yıldızlarını çok özlemişiz… Madida’yı, Büyük Hamdi’yi, Aykut Hoca’yı Tanju Çolak’ı tekrar sahada görmek heyecan vericiydi.
Bizim maçta beraber oynama şansı bulduğumuz Aykut Kocaman’ın sahadaki duruşu, hayata karşı duruşu gibi idi… Geride duran ama tabloyu bütünüyle gören, mütevazı ama etkili…
* * *
Türk futbol tarihine damga vurmuş Kaynak kardeşlerin en popülerlerinden eski Beşiktaşlı/Trabzonsporlu Orhan da bizim takımın yıldızlarındandı… Baktık Sayın Bakan Başesgioğlu hiç geriye dönmüyor, Acun hiç geriye dönmüyor, belki Orhan Kaynak geriye döner dedik… Ona öyle bir sitemde bulunduğumuzda yapıştırdı cevabı: “İleri gittiğimde geri dönebilsem zaten hâlâ futbol oynuyor olurdum!”…
* * *
İşin esprisi bir yana, böyle güzel organizasyonların devamlılığını sağlamak bu ülkede çok zordur… 7 yıldır bunu başarıyla sürdüren ekibe tebrik ve teşekkürlerimle…

Sivasspor’un lig üçüncüsü olması gerektiği ile ilgili iki uzun yazı yazdım, talimatnamedeki yanlı.lığı örneklerle anlatmaya çalıştım. TFF, bu sezon yaptığı yanlı.ı kabul etmedi ama resmi internet sitesi aracılığıyla yeni sezonda elimizde yeni bir talimatname olacağını duyurdu… En azından bu duyarlılığı gösterdikleri için te.ekkür ederim, öz vatanımızda parya olmadığımızı hissettik hiç olmazsa…
Bu arada, ilk yazıdan bugüne bir hafta geçti… Ne herhangi birisi önüme bilimsel veriler koyup iddiamı çürüttü, ne de yeteri sayıda insan bu tarihi yanlışlığı görüp düzeltilmesi için gereken duyarlılığı gösterdi! Oysa tek derdimiz, tek dileğimiz adaletti. Mevzu üç büyüklerse gerisinin teferruat olduğunu; Adriano’yla Ronaldinho, Fener’le Galatasaray’a “Başkanım beni al” mesajları gönderiyorlarken; hukukun, metodolojinin bu çok önemli ve doğru haberler arasında teferruat olduğunu öğrendik bir kez daha işte, hepsi bu…
Artık adaletin yerine geleceği ile ilgili bir umudum olduğundan değil, sadece tarihe not dü.mek amacıyla son bir kez daha talimatnamedeki yanlışlığı burada çok kısa özetleyeceğim… 2007-2008 Turkcell Süper Lig Müsabakalar Statüsü 13’üncü mad de 2b ve 2c bentleri şu .ekilde:
2b) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki gol averajına, (Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise, deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz.) FMT’nin 10.maddesinin son paragrafı hükmünce;
2c) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa, Genel puantajdaki gol averajına bakılır. Takımlar arasındaki gol averajı da eşit ise daha fazla gol atmış olan takım üstün sayılır.
Mesele şu… Bu sezon Fenerbahçe, Beşikta. ve Sivasspor’un puan eşitliği söz konusu idi ve 2b maddesini şöyle anlamamız gerektiği iddia ediliyor: “Kendi aralarındaki müsabakalarda (Beşiktaş’la Sivas arasında) puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki (Fenerbahçe, Beşiktaş ve Sivas arasında) gol averajına (bakılır)”…
Oysa basit dilbilgisi kuralları, bir cümle içindeki ilk “kendi aralarındaki” söz öbeği iki takımı kastediyorsa, ikinci “kendi aralarındaki” söz öbeğinin de iki takımı kastetmesi gerektiğini söylüyor.
İşte bu madde yüzünden Sivasspor lig üçüncüsüdür… UEFA’nın, Şampiyonlar Ligi’nin statülerini ben de biliyorum. Ama o statüler farklı, bu statü farklı!
Zaten “2b” bendi oluşturulurken sadece iki takımın puan eşitliği düşünülerek yazıldığını maddenin devamından da çok net anlayabiliyorsunuz… 2b maddesinde, söz konusu takımların kendi aralarındaki maçlarında attıkları gol sayısına bakılacağı belirtilmemi., ama aynı maddede parantez içinde “Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz” deniyor!
Peki “deplasmanda fazla gol atan” ne demek? Hangi deplasman bu? Kaç takımdan bahsediyorsunuz? Açıkça ve bariz bir şekilde bu madde yalnızca iki takımın puan eşitliği üzerine kurulmuş! 3 takım, 5 takım, 7 takım puan eşitliği yaşarsa diye düşünülmemiş!
…ve 2c maddesinde de hâlâ, “Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa…” deniyor! Allah aşkına birisi açıklasın, gol sayısına baktınız mı ki, gol eşitliğinden bahsediyorsunuz? Pes…
TFF’nin açıklaması
Türkiye Futbol Federasyonu’nun perşembe akşamı internet sitesinden yaptığı resmi açıklamayı sevgili Attila Ağbi’nin (Gökçe) telefonu sayesinde öğrendim. O da ATV Spor’da görmüş, zaten o bülteni de kaçırsak bu açıklamayı duymayabilirmişiz, çünkü büyük gazetelerin spor sayfalarının hiçbirinde yer bulamadı bu statü değişikliği haberi… Açıklama çok uzun, bazı bölümlerini alabiliyorum buraya: “Turkcell Süper Lig’in 2007-2008 sezonunun sona erdiği 10 Mayıs 2008 tarihinden bu yana lig dördüncüsü Sivasspor’un lig sıralamasındaki yeri ile ilgili kamuoyundaki tartışmaları dikkatle takip etmekteyiz. Bu konuda yapılan spekülasyonlar incelendiği gibi, Sivasspor’un da 13 Mayıs tarihinde federasyonumuza yaptığı itiraz başvurusu 17 Mayıs tarihinde yanıtlanmıştır.
(…) Statüde belirtilen kuralın yüzde 100 doğru bir şekilde uygulanmasına rağmen, kuralın ifade dilinin net olmaması kamuoyunu ikilem içinde bırakmıştır. (…) Bundan sonraki sezonlarda böyle bir karışıklık yaşanmaması için Türkiye Futbol Federasyonu yeni sezon öncesi lig statülerinin daha net ve basit bir dile indirgenmesi için gerekli çalışmaları yapma kararı almıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. Türkiye Futbol Federasyonu…”
Açıklamanın içinde geçen “spekülasyon” kelimesine takıldım ben… Spekülasyonun kelime anlamı, “Vurgunculuk” veya “Saptırma”… Benim bu konuda herhangi bir menfaatim olamayacağına göre (Ne Sivas’la ne de başka herhangi bir kulüple organik/inorganik hiçbir bağım olmadığına göre) bir vurgun söz konusu olamaz… Eğer spekülasyon kelimesini “Saptırma” anlamında kullandılarsa, neyi saptırdığımı açıklamalarını da rica ediyorum. Mümkünse, yukarıdaki yazıda değindiğim problemlere de açıklık getirerek lütfen…
U17 Milli Takımı
Fatih Terim’in katıldığı Habertürk’teki Basın Kulübü’nde milli takımların alt yaş grupları ile ilgili de iki önemli haber vardı… Birincisi, U17-U19-U21 milli takımlarının tamamının artık A Milli Takım’la aynı idman programını uygulayacağı…
İkincisi de geçtiğimiz günlerde Avrupa Şampiyonası’na katılan U17 Milli Takımımız’ın A Milli Takım’ın beslenme ve performans uzmanlarıyla çalıştığı… Avrupa’nın alt yaş gruplarında en başarılı olup, üst yaş gruplarına en az katkı sağlayan ülkelerinden birinin böyle adımlar atmasının çok değerli olduğu kanaatindeyiz…

Pazartesi günü kaleme aldığım “Lig üçüncüsü Sivasspor’dur!” yazısıyla ilgili itirazlar iki gerekçe üstünde yoğunlaştı: Birincisi, “Talimatname yetersiz ama madde ile ilgili örnekler açıklayıcı”… İkincisi de “Talimatname yetersiz ama UEFA’nın uygulaması ölçü kabul edilmeli” şeklinde…
Birinci itirazdan başlayayım… TFF’nin talimatnameye ek olarak koyduğu örnek, maddedeki anlatım eksikliğini tehdit edip açığa çıkarabilecek bir örnek değil… Talimatnameyi başka bir örnek üstünde uygulayalım:
“ÖRNEK 1”
“GENEL PUAN DURUMU”
Takım O G B M A Y P Av.
FB 34 22 7 5 72 37 73 35
Sivas 34 23 4 7 57 29 73 28
BJK 34 23 4 7 58 32 73 26
ARALARINDAKİ MAÇLAR
F.Bahçe: 1 - Sivas: 0
Sivas: 1 - F.Bahçe: 0
F.Bahçe: 1 - Beşiktaş:0
Beşiktaş: 3 - F.Bahçe:0
Sivas: 0 - Beşiktaş:0
Beşiktaş: 0 - Sivas:0
Bu durumda 3 takım arasındaki mini ligin puan durumu şöyle oluşuyor:
Takım O G B M A Y P Av.
FB 4 2 0 2 2 4 6 -2
BJK 4 1 2 1 3 1 5 +2
Sivas 4 1 2 1 1 1 5 0
Talimatnamenin 2a maddesi: “Öncelikle aynı puana sahip ilgili takımların kendi aralarında oynadıkları müsabakalardaki puan üstünlüğüne bakılır” diyor. Buradan Fenerbahçe’nin bu mini lig içinde birinci sırayı aldığı neticesini çıkarıyoruz.
Ardından talimatnamenin 2b maddesine geçiyoruz: “Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki gol averajına (bakılır)”…
Eğer Fenerbahçe’yi grubun dışına çıkarmadı isek, kıyaslamaya 3 takımla devam ediyorsak, averajlara bakarak oluşturduğumuz yeni puan durumumuzda Beşiktaş birinci, Fenerbahçe üçüncü sıraya geçtiler!
Tabii puan olarak üstün durumdaki Fenerbahçe, averaja bakarak üçüncü sıraya alınamayacağına göre TFF’nin bize anlatmak istediği şu: “Kendi aralarındaki (2 TAKIM ARASINDAKİ) müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki (3 TAKIM ARASINDAKİ) müsabakalardaki gol averajına (bakılır)”…
Aynı cümle içindeki iki adet “KENDİ ARALARINDAKİ” söz öbeği, iki ayrı anlam içeriyor bu durumda… Federasyonun iddiasına göre, birinci “KENDİ ARALARINDAKİ” iki takımı, ikinci “KENDİ ARALARINDAKİ” üç takımı kastediyor!
Oysa bir cümledeki ilk “KENDİ ARALARINDAKİ” söz öbeği 2 takımı kastediyorsa, ikinci “KENDİ ARALARINDAKİ” de 2 takımı kastediyor demektir… DİLİMİZ TÜRKÇE’NİN KURALLARI BUNU GEREKTİRİYOR. İşte bu yüzden, BU TALİMATNAMEYE GÖRE Sivasspor lig üçüncüsüdür!
(Eğer birinci “kendi aralarındaki” 3 takımı kastediyorsa, ikinci de 3 takımı kastediyordur. Bu durumda Beşiktaş mini ligin birincisi, Fenerbahçe üçüncüsü olur ki, bu da saçmalığın boyutunu artırıyor.)
* * *
İkinci itiraza gelince… Sevgili M.Demirkol’un itirazına… Öncelikle, global olarak bildiğimiz ikili/üçlü/beşli/on beşli averaj kriterlerine göre Beşiktaş ligin üçüncüsüdür. Bu doğru… Ama TFF’nin statüsü, bildiğimiz genel geçer global statü değil… İlk yazıda da örneklendirdiğim UEFA’nın Euro 2008 elemelerinde kullandığı statü ile TFF statüsü birbirinden bayağı farklı kriterler içeriyor…
İki statü arasındaki farkı anlamak için, bir başka örneği incelememiz gerek:
“ÖRNEK 2”
“GENEL PUAN DURUMU”
Takım O G B M A Y P Av.
FB 34 22 7 5 72 37 73 35
Sivas 34 23 4 7 57 29 73 28
BJK 34 23 4 7 58 32 73 26
ARALARINDAKİ MAÇLAR
F.Bahçe: 1 - Sivas: 1
Sivas: 1 - F.Bahçe: 1
F.Bahçe: 1 - Beşiktaş: 1
Beşiktaş: 1 - F.Bahçe: 1
Sivas: 0 - Beşiktaş: 0
Beşiktaş: 0 - Sivas: 0
Bu durumda 3 takım arasındaki mini ligin puan durumu şöyle oluşuyor:
Takım O G B M A Y P Av.
FB 4 0 4 0 4 4 4 0
BJK 4 0 4 0 2 2 4 0
Sivas 4 0 4 0 2 2 4 0
Önce TFF statüsüne göre bu mini puan durumunu inceleyelim… 2a) Kendi aralarındaki puanlar eşit… 2b) Kendi aralarındaki averajlar eşit… 2c) Genel puantajdaki gol averajına göre FB birinci, Sivas ikinci, Beşiktaş üçüncü…
Aynı örneğin UEFA Euro 2008 elemeleri sonucunda oluştuğunu varsayalım… 6.05a) Kendi aralarındaki puanlar eşit… 6.05b) Kendi aralarındaki averajlar eşit… 6.05c) Kendi aralarındaki maçlarda attıkları gol sayılarına göre Fenerbahçe mini ligin birincisi oluyor…
Burada Euro 2008 elemeleri statüsü Beşiktaş ve Sivas’ı sıralamak için onlara tekrar a maddesinden başlanarak d’ye kadar uygulanmasını salık veriyor…
İki takımın kendi aralarındaki iki maçı da golsüz berabere bitmişti… Öyleyse, 6.05a) Kendi aralarındaki puanlar eşit… 6.05b) Kendi aralarındaki averajlar eşit… 6.05c) Kendi aralarındaki maçlarda attıkları gol sayıları eşit… 6.05d) Kendi aralarındaki maçlarda deplasmanda attıkları gol sayıları eşit… Hâlâ eşitlik söz konusu ise genel puantajdaki gol averajına bakmayı öneriyor ki ancak burada iki ekibi birbirinden ayırabiliyoruz. YANİ UEFA’NIN UYGULAMASI, TFF’NİN UYGULAMASINDAN ÇOK SAYIDA FARKLA AYRILIYOR…
* * *
BU ARADA, TFF’NİN STATÜSÜNDEKİ ÇOK ÖNEMLİ BAŞKA BİR EKSİKLİK DE ŞU: 2b maddesinden sonra takımların mini ligde attıkları gol sayısına bakılmıyor! Yani bizim “Örnek 2” mini ligimizde F.B ahçe, rakiplerinden fazla (4) gol attığı için birinci kabul edilmiyor, çünkü TFF buna bakmıyor!
Üstelik 2b maddesinin sonundaki parantez içi ve 2c maddesi de, sanki gol sayısına bakılmış gibi yazılmış: (“2c: Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve GOL EŞİTLİĞİ devam ediyorsa, genel puantajdaki gol averajına bakılır. Takımlar arasındaki gol averajı da eşit ise daha fazla gol atmış olan takım üstün sayılır.”)
Öyleyse tekrar etmemde sanırım sakınca yok… TFF, ilk iş olarak bu talimatnameyi ciddi biçimde elden geçirmeli…
Ardından da bu yılın talimatnamesi gereği, UEFA biletini Sivasspor’a vermeli…
SÜPER LİG TALİMATNAMESİ
Süper Lig Müsabaka Talimatnamesi 13.Madde:
1. Turkcell Süper Lig müsabakalarında kazanan takıma 3 (üç), berabere kalan takıma 1 (bir), kaybeden takıma 0 (sıfır) puan verilir.
2. Puan usulü ile yapılan müsabakalar sonunda en fazla puanı kazanan takım birinci, ondan sonra gelen ikinci ve ……………. olarak sıralanır. 2007 - 2008 Sezonunda aynı puana sahip ilgili takımlar arasında aşağıda belirtilen esaslar uygulanır.
a) Öncelikle aynı puana sahip ilgili takımların kendi aralarında oynadıkları müsabakalardaki puan üstünlüğüne bakılır.
b) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki gol averajına, (Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise, deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz.) FMT’nin 10.maddesinin son paragrafı hükmünce;
c) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa, Genel puantajdaki gol averajına bakılır. Takımlar arasındaki gol averajı da eşit ise daha fazla gol atmış olan takım üstün sayılır.
d) Bu şartlara rağmen eşitlik devam ediyorsa hükmen yenilgisi olmayan takım üstün sayılır.
e) Bütün bu şartlara rağmen eşitliğin devam etmesi halinde belirtilen esaslara göre ilgili takımlar arasında yapılacak tek maçlı eleme usulü müsabakaları neticesinde kazanan takım üstün sayılarak nihai sonuç alınır.
EURO 2008 STATÜSÜ
Euro 2008 elemeleri talimatnamesi 6.05 maddesi
6.05 Eğer grup maçları sonunda iki veya daha fazla takım puan eşitliği yaşarsa, sıralamanın belirlenmesi için aşağıdaki kriterler geçerli olacaktır:
a) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda kazandıkları puan sayısı
b) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda elde ettikleri gol farkı (averaj)
c) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları maçlarda attıkları gol sayısı
d) Söz konusu takımların kendi aralarında oynadıkları deplasman maçlarında attıkları gol sayısı
e) Eğer a ve d maddeleri çok sayıda takıma uygulandıktan sonra hâlâ 2 veya daha fazla takımda eşitlik söz konusu ise, YALNIZCA O TAKIMLARA a ve d arasındaki kriterler tekrar uygulanır.
f) Hâlâ eşitlik söz konusu ise, tüm grup maçlarında,
1. Gol averajı
2. Atılan gol
3. Deplasmanda atılan gol
4. Fair play durumuna bakılır.
g) Kura çekilir.