Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

EURO 2008′deki ilk sınavımıza dört gün kaldı. Uzun bir kamp dönemi geçti. Yaptığımız 3 hazırlık maç artılarımızı ve eksilerimizi teşhis etmek açısından çok yararlı oldu.
Senelerdir oturmuş bir sistemimiz ve kadro istikrarımız olmadığından kopuk kopuk futbol oynamamız son derece normal. Üretkenlikte zorlanıyoruz. Takım savunmamız da bölüm bölüm arızalar gösteriyor. Bilhassa kalemize gelen yan toplardaki alışılmış rahatsızlığımız yine baş ağrıtan en büyük sorun. Bu arada her zamanki gibi önemli sınavlar öncesi çok sayıda sakatlık problemi yaşıyoruz.
Yaptığımız 3 hazırlık maçı gösterdi ki, sezon sonunda takımımızın fizik kondisyonu iyi. Şampiyonada daha da iyi olacağı görüşündeyim. Gruptaki rakiplerimizin birer tane hazırlık maçlarını televizyondan izledim.
Portekiz’in gücü ortada. Oturmuş takım oyunu en başta Cristiano Ronaldo olmak üzere yetenekli futbolcularla birleşince doğal olarak ortaya güçlü bir ekip çıkıyor.
Çek Cumhuriyeti başlı başına bir ekol. Topu iyi kullanıyorlar. Sahaya iyi yayılıyorlar. Her türlü etkili hücum girişimleri var. Ayrıca bunlara ilaveten kazandıkları duran toplarda rakip kaleler önünde adete hava köprüsü kuran pivot forvet Koller var. İsviçre de sınırlı gücüne rağmen saha içi düzeni oturmuş, iyi savunma yapan ve disiplinli bir takım.
KURGUMUZ BOZULUYOR
Milli Takımımız, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda seyirci katkısını da arkasına alıp yüksek motivasyonla mücadele edip savaşacak . Her an patlama yapacak kapasiteye sahip bireysel yetenekte oyuncularımız var.
Fatih Terim’in, rakiplerin özelliklerine göre uygulatacağı taktik plan ve takım tertibi çok önemli. Ben tek bir konudaki hassasiyetimi geçen haftaki yazımda geniş olarak açıkladım. Bu konudaki haklılığım Finlandiya maçında bir kere daha görüldü. Bir kere daha tekrar ediyorum.
Nihat Kahveci ileride son adam olarak görev yaparsa hem oyun kurgumuz arızaya uğrar hem de önemli bir silahımızdan beklediğimiz randımanı alamayız.

Milli Takımımız, EURO 2008 öncesi iki hazırlık maçı yaptı. Slovakya’dan daha güçlü bir takım olan Uruguay ile gerçekleştirdiğimiz karşılaşma, ciddi saha içi rahatsızlıklarımızı açıkça gösterdiğinden çok yararlı oldu. Her zaman söylediğim bir şey var: Neticeye göre analiz yapılmaz. Son 10 dakikaya kadar galip durumdaydık, maç böyle de bitebilirdi. Bu önemli değil. Genel saha içi görüntümüz önemli. Attığımız biri frikikten iki gol dışında bir tane pozisyonumuz yok. Ayrıca yediğimiz goller dışında rakibe verdiğimiz çok sayıda pozisyon var. Sezon sonunun yorgunluğuna rağmen fizik-kondisyonumuz iyi. Ama günümüz futbolunda başarı için yalnız koşmak, mücadele etmek yetmiyor.
OTURMUŞ BİR SİSTEMİMİZ YOK
Topa mümkün olduğunca sahip olacaksın, planlı programlı ataklar geliştireceksin. Karşı ataklarda da tek blok halinde iyi yerleşip savunma güvencesi oluşturacaksın. Bizim en büyük sıkıntımız oturmuş belli bir sistemimizin olmaması. Bu yüzden rakiplere göre taktik plan ve takım tertibi çok önemli. Fatih Terim, Uruguay karşısında Nihat, Yıldıray, Emre Belözoğlu, Kazım ve Arda gibi ofansif yönleri kuvvetli oyunculara yer verdi. Ama bu tip oyuncularla oynamak takım savunmasını arızaya uğrattı. Defans bloğumuzun ortasındaki ciddi sıkıntıyı da buna eklersek yaşadığımız kale önü tehlikelerinin nedeni ortaya çıkıyor. Bir diğer önemli konu da günümüz futbolunda hücum ağırlıklı oyuncularla hücum zenginliğinin sağlanamaması.
ARAYIŞ YAPILMASI NORMAL
Tabii ki hazırlık maçlarında yeni arayışlar yapılır. Terim’in arayışlarına saygı duyuyorum. Ama bir konu var ki mantığımla bağdaşmıyor: Nihat’ı ileride son adam olarak görevlendirmek. Nihat kesinlikle bu tip bir göreve uygun oyuncu değil. Mutlaka bir santrforla birlikte sağ kulvar ağırlıklı oynar, buradan içe kat ederek santrforla iletişim kurup ver kaçlara girer. Ayrıca santrforun rakip defansın arasına yaptığı koşularla ve adam eksiltmeleriyle oluşan boşluklarda kendisini kaybettirip orta sahadan atılan zamanlamalı toplarla pozisyon bulur. Ama Nihat son adam oynarsa hiçbir katkı sağlayamaz. Uruguay maçında da açıkça görüldü.
NİHAT’TAN HAKAN ŞÜKÜR OLMAZ
Fatih Terim’in daha önce Galatasaray ve Milli Takım’da senelerdir sakat veya cezalı değilse alternatifsiz oynattığı tek isim Hakan Şükür’dü. Bu da çok doğruydu. Çünkü Hakan Şükür golcülüğünün dışında takımına çok önemli katkılar sağlıyordu. Hava toplarında rakip defansı zorluyor, hücum pres yapıyor, çapraz koşularla alan açıyor, geride sıkıştığımız zaman çıkan uzun toplara hakim olup, saklayıp arkadaşlarının karşı alana gelmesini sağlıyordu. Nihat’ın bu formattaki özellikleri de tamamen zıt kutup. Nihat kesinlikle olmaz. Zaten bugüne kadar örnekler de var. 4-3-3 oynayan Villarreal’de sağ kulvarda oynuyor, santrfor Rossi’yle işbirliğine giriyor. En iyi döneminde Sociedad’da pivot santrfor Kovacevic’le oynadı. Tuncay da santrfor özelliklerine sahip değil.
SEMİH, HALİL YA DA MEVLÜT OLUR
Bugünkü kadroda Semih’ten başka nokta santrfor özelliklerine sahip oyuncu yok. Ama Terim ilk olarak Semih’i düşünmüyorsa yapısına tam uymasa da Halil’i ya da genç Mevlüt’ü ilerideki son adamı olarak deneyebilir. Finlandiya maçı son prova. Artık ideal kadro için fazla düşünmemeli. En büyük sorun olan defansın ortası için fazla yorum yapmaya gerek yok. Terim’in Gökhan Gönül’ün sakatlığından dolayı sağ kulvarda HamitSabri ikilisini tercih edeceğini düşünüyorum. Solda Hakan Balta, önünde Tuncay veya Arda. Orta sahanın ortasında ya Aurelio ile birlikte Ayhan veya Mehmet Topal’la iki ön libero. Önlerinde Emre veya Yıldıray; ileride tek forvet. Ya da Aurelio’nun yanında Emre ve iki forvet. Terim’e ve takıma başarılar diliyorum.
Şampiyonlar Ligi finali adına yakışan bir kapışmaya sahne oldu. M.United ve Chelsea 120 dakika izleyenleri futbola doyurdu. Chelsea’nin son penaltısını Anelka kaçırdı, kupa Manchester’ın oldu..Şampiyonlar Ligi’nin günlerdir merakla beklenen finali Moskova’da muhteşem bir atmosferde oynandı. İki takım savunması güçlü ekibin ilk devrede gole kadarki bölümde beklendiği gibi tam bir kontrol futbolu vardı. Hazırlık paslarına karşılıklı olarak izin veriliyor ama atakların olgunlaşma dönemi başlarken engelleniyordu. Manchester United’ın rakibine oranla biraz daha oyunda ağırlığı vardı. Bunun en önemli nedeni Ronaldo’nun alışılmış aksiyonlarıydı. Nitekim Portekizli yıldız 26. dakikada Wes Brown’ın sağdan yaptığı mükemmel ortaya Essien’in de kendisini unutmasıyla güzel bir kafa vurup topu Peter Cech’in uzanamayacağı köşeşe yolladı: 1-0. Bu golden sonra devre bitene kadar mükemmel bir maç izledik. Chelsea artık risk alıyor. Manchester ise hücumda daha geniş alanlar buluyordu. Van der Saar ve Peter Cech iki mükemmel kurtarış yaptılar. Ardından Tevez yüzde yüzlük bir golü kaçırdı. Devre böyle bitecek derken, 45. dakikada Chelsea eşitliği sağladı. Essien’in uzak mesfaden şutu defanstan döndü, tamamlayan Lampard skoru eşitledi: 1-1.
DİREKLER İZİN VERMEDİ
İkinci yarı çok tempolu başladı. İlk yarının aksine Chelsea, oyuna ciddi bir şekilde ağırlığını koydu. Arka arkaya etkili ataklar geliştirdi ama bir türlü Manchester’ın deneyimli ve uyumlu defans blokunun gardını düşüremediler. United’ın orta sahası rakip pres karşısında Scholes’un yorulmasıyla etkinliğini bu yarıda kaybetti. Tevez ve Rooney de sahada kaybolunca bütün yük Ronaldo’nun omuzlarına bindi. O da elinden geldiği kadar rakibi zorladı. Chelsea ise son dakikaya dek golü arayan bir oyun sergiledi. 78′de Drogba’nın şutu direkten döndü. 90 dakikada eşitlik bozulmayınca iş uzatmalara kaldı. Bu bölümde Chelsea’den Lampard’ın 94′te direkten dönen topu dışında önemli bir pozisyon olmadı. 115. dakikada yaşanan gerginlikte Vidic’e tokat atan Drogba kırmızı kartla oyun dışı kalırken, Tevez ve Ballack da sarı kart gördüler. Yüksek tempo-toplu hücum-toplu savunma ve karşılıklı taktik savaşıyla mükemmel bir final izledik. Penaltılarda gülen taraf olan Manchester United’ı tebrik etmek gerek.

Slovakya karşısında ilk devrede mücadeleci ve hırslı ama kopuk kopuk bir futbol sergiledik. Bunun da sebebi, sahayı çıkan 11′in birbirlerini yeterince tanımayışı ve oyunu yönlendiren bir oyuncunun olmayışıydı. Bu yüzden ataklarımız kolektif olgunluk kazanamadı. Fatih Terim bu karşılaşmada 4-4-2 düzenini denedi. Kanat atakları düşüncelerimiz dışında zaman zaman Semih de orta saha kimliğine bürünüp, hem kenarlara hem de Mevlüt’e zamanlamalı toplar atmaya çalıştı. Top rakipteyken genelde iyi pres yaptık. Slovakya’nın kazandığı üç korner yine duran toplardaki alışılmış rahatsızlığımızı gösterdi.
İkinci yarıya üç oyuncu değişikliği ile başladık ve oyunun kontrolünü ilk dakikadan itibaren elimize aldık. Tabii Emre Belözoğlu’nun oyuna girmesi, Aurelio’nun en başarılı olduğu görev yerine dönmesi ve Sabri ile sağ kulvarın işlemesi ofansif gücümüzü de artırdı. Ve bunun sonucunda da Hakan Balta’nın güzel golüyle öne geçtik. Maçın son bölümünde ise kontrolü kaybettik ve yine yüksek toplarda iki ciddi tehlike yaşadık. Sonuçta da ilk hazırlık karşılaşmasını galibiyetle kapadık.
Bu karşılaşmadan sonraki gözlemlerim ise şöyle:
Aurelio defansın önünde oynadığı zaman çok daha randıman veriyor. Ama ileriye dönük oynadığı zaman verimi düşüyor. Eldeki kadroda tek nokta santrfor Semih. Dün de başarılıydı. O çıktıktan sonra karşı alandaki baskımızı kaybettik. Hakan Balta defansif ve ofansif olarak başarılıydı. Hücumlara da dengeli katılması çok akılcı. Zan maç başında tedirgindi ama sonra ısındı. Uğur Boral defansın solunda başarılı olamıyor. Orta sahanın solunda daha yararlı. Bence Avrupa Şampiyonası öncesi ilk hazırlık maçımız son derece yararlı oldu.

Boluspor-Eskişehirspor play off finalini izlemeye iki zıt duygu içinde gittim: Keyif almak ve endişe duymak.
Saha içinde mutlaka müthiş bir mücadele olacaktı. Bunun yanında da iki tarafın eşit sayıda dolduracağı tribünlerde 30 bin kişilik muhteşem bir gösteri sahne alacaktı. İşte işin keyifli tarafı buydu. Ama bir de madalyonun öbür yüzü vardı.
Ne yazık ki ülkemizde futbolun bir oyun olduğu gerçeği bir türlü kabul görmüyor. Bilhassa bu tip maçlarda ne pahasına olursa olsun zafere şartlanmış iki takım taraftarından hangisi kaybederse o tarafta istenmeyen olaylar gündeme geliyor.
KIRMIZIYLA BAŞLADI
Endişe duyduğum tribün olayları daha maçın 2. dakikasındaki kırmızı kartla başladı. Artık 90 dakikanın tamamlanması zor görünüyordu. Ancak çok erken sayısal eksikliğe düşen Bolusporlu futbolcuların sahaya yansıttıkları müthiş hırs ve yürekli mücadele, taraftarlarının yüksek tansiyonunu düşürdü. Hatta 10 kişilik Boluspor’un rakibinden daha iyi oynaması, pozisyon vermeyip kendisinin pozisyonlar bulması maçın zorluk derecesini de artırdı. İkinci yarı başında yenilen gol de tansiyonun yükselmesine neden olmadı.
Çünkü o moral bozukluğuna rağmen Bolusporlu futbolcular maçı bırakmıyor, ısrarla gol arıyorlardı. Son 10 dakikada yine zaman zaman istenmeyen olaylar gündeme gelse de neyse ki işler fazla büyümedi. Düşünebiliyor musunuz? Keyif almak için gittiğiniz bir maçta seyir zevkini bir tarafa bırakıp içinizden “Aman üzücü olaylar çıkmasın” diye dua ediyorsunuz. Bir play off finali oynanıyor, sahanın içinde güvenlik ordusu var. Gerilim arttıkça sürekli takviye güçler geliyor.
Başka ülkelerde rastlanmayan bir durum. İstanbul’da bütün şehirlerin maçlara gelecek binlerce taraftarı var. Bu seneye baktığımızda Eskişehir, Bolu ve Sakarya İstanbul’a yakın şehirler. Diyarbakır’ın da çok fazla taraftarı var.
Eğer bu 3 kritik play off maçı hasarsız atlatıldıysa şükretmek lazım. Play off’ları İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde organize etmemek lazım. Geçen sene Ankara’daydı, gürültü çıkmadı. Çünkü Altay ve Kasımpaşa şehir takımı değillerdi. En uygun yer, büyük şehirlere uzaklığı, stat kapasitesinin azlığı ve konaklama rahatlığıyla Antalya. Zaten bugüne kadar en fazla play off orada oynandı.
BOLU’YA TEBRİKLER
12 yıl aradan sonra Süper Lig’e yükselen Eskişehir’i kutluyor, önümüzdeki yıl başarılar diliyorum.
Aynı zamanda daha ilk dakikadan 10 kişi kalan Bolusporlu futbolcuları da teslim olmayışları ve 90 dakika ortaya koydukları mücadele için tebrik ediyorum.

Galatasaray, Sivasspor galibiyetinden sonra zaten şampiyon olmuştu. Gençlerbirliği Oftaş maçıyla da resmen ilan etti. Ligde ceza dolayısıyla 6 maçı seyircisiz oynamış, yabancı futbolcularından verim alamamış, Karl Heinz Feldkamp ile sorunlar yaşamış, son altı hafta teknik direktörsüz kalıp, kalan maçlarda başkan ve menajer dahil adeta bir komite tarafından yönetilen bir takım 79 puan topladıysa takdir etmemek mümkün değil. Kendilerini bu hak edilmiş başarılarından dolayı kutluyorum.
Fenerbahçe ile ilgili bu güne kadar çok yazılar yazdım. Zico’yu iki senedir sürekli eleştiriyorum. Fenerbahçe ligi 4′üncü tamamlayan Sivasspor ile aynı puana sahip. Şampiyon da olsaydı, ligi dördüncü de bitirseydi Zico hakkındaki olumsuz görüşlerimde değişen bir şey olmazdı.
DOĞRU TEŞHİSLER YAPILMALI
Bugünkü köşemi Beşiktaş ve Sivas’a ayırdım. Beşiktaş son hafta üçlü averaj sayesinde UEFA Kupası’na katılma hakkı elde etti. Bu son Oftaş yenilgisiyle en kötü 3.’lük şansını dahi çok zora sokmanın ardından yaşanan büyük moral bozukluğuna rağmen mücadeleyi sonuna kadar bırakmamanın bir teselli mükafatıdır. Önümüzdeki sene başarılı olabilmek için doğru teşhisler yapmak gerekir. Günümüz futbolunda her sene değişen teknik direktör ve futbolcularla bir sistem oturtmak, istikrar yakalamak mümkün değildir. Beşiktaş senelerdir bu yanlışın faturasını ödüyor. Ayrıca bir önemli konu daha var. Futbol bir ekip oyunudur. Eğer sistem oturmamışsa, takım kopuk futbol oynuyorsa, baş ağrıtan saha içi arızaları varsa yıldız kabul edilen oyuncu asla kurtarıcı olamaz. İşte iki örnek: Bobo ve Holosko . Yönetim, teknik heyet ve Beşiktaş medyası için Bobo ülkemizdeki bir numaralı santrfordu. Ben kesinlikle aynı görüşte değildim. Çünkü Bobo’nun oyunda devamlılığı yoktu. Sistemi işletecek varyasyonlar yapamıyordu. Sadece gol becerisi vardı. Bobo’nun bu seneki performansı da ortada. Holosko transferinden sonra Beşiktaş’ın şampiyon olacağına inananlar daha da fazlalaştı. Holosko genç ve yetenekli bir oyuncu. Ama daha çok eksikleri var. Daha bir yıldız futbolcu değil. Üstelik yıldız da olsa unutulmamalı ki başarı takım oyunundan ve istikrardan geçiyor. Bu seneye bir örnek Barcelona’dan vereyim. Güçlü bir kadroya sahipler. Messi gibi büyük bir yıldızları var. Ama bu sezon La Liga’da da Şampiyonlar Ligi’nde de hedefe varamadılar. Beşiktaş yönetiminin yapacağı iki önemli icraat var. Ertuğrul Sağlam ile devam etmek ve transfer politikasında doğru hamleler yapmak.
SİVASSPOR BÜYÜK İŞ YAPTI
Şampiyonluk şansını büyük bir azimle son haftalara kadar kovalayan Sivasspor ligi 4. bitirdi. Ama kapasitesi sınırlı kadroyla, üstelik başta Balili olmak üzere çok sayıda önemli oyuncularından uzun süreler yararlanamamalarına rağmen 73 puan toplamaları çok büyük bir başarıdır . Sivasspor’un kadrosunun yetersizliği üç büyüklerle yapılan kritik maçlarda ortaya çıktı. Ama bunun dışındaki karşılaşmalarda Sivasspor çok başarılı oldu. Teknik direktör Bülent Uygun’un kadronun yapısına uygun basit oyun modeli bu başarıda çok önemli bir pay sahibiydi. Oyun disiplini, kontrollü anlayış ve oturmuş, geride genişlik bırakmayan bir alan savunması. Lige renk ve heyecan katan Sivasspor camiasını kutluyorum. Bu performanslarının önümüzdeki senelerde de devam etmesini temenni ediyorum.

Galatasaray’ın bazen tek yabancılı, bazen yabancısız kadrosunun, sahada sergilediği tempo, yardımlaşma ve rakibi oynatmayan pres sayesinde bugünkü konuma gelmesi ders niteliğindedir.
Günümüzde, ne kadar yetenekli olursa olsun koşmayan, pres yapmayan ve devamlılığı olmayan oyuncular kabul görmüyorlar. Kaliteli, kariyerli yabancılar eğer koşmuyorlar, savaşmıyorlarsa; medyanın, yöneticilerin ve taraftarların bunlara ilgi göstermemeleri lazım. Çünkü hak etmiyorlar.
Geçen hafta Chelsea-Liverpool maçını Londra’da izledim. İki takımın oyunu yönlendiren isimleri Lampard ve Gerrard. Sezon sonu olmasına ve ağır maç trafiğinde o kadar yorulmalarına rağmen, 120 dakika sahanın her yerinde pres yaptılar. Adam eksiltmeye ve oyunu yönlendirmeye çalıştılar.
LİNCOLN NE KATKI YAPTI?
Şimdi G.Saray’dan Lincoln’ü örnek vermek istiyorum. Kalitesi, yetenekleri tartışılmaz ama takımına ne katkıda bulundu? Bütün sezon ya sakattı ya yürüyerek oynadı. Bütün bunlara rağmen final niteliğindeki Fenerbahçe ve Sivas maçlarında Galatasaray cephesi Lincoln’ü en önemli silah olarak gördü. Ama Lincolnsüz, tamamına yakını Türk futbolculardan kurulu Galatasaray, bu iki maçtaki performansı ve aldığı neticelerle futbolun bir takım oyunu olduğunu kanıtladı.
Bu konudaki görüşlerim için bir diğer örnek de 2000 senesindeki UEFA şampiyonluğu… O yıl Galatasaray, birbirinden güçlü takımları eledi, finalde de dünya devlerinden Arsenal karşısında kupayı kazandı. Biri kaleci 3 yabancıyla… Hagi uzatmada kırmızı kart gördükten sonra da iki yabancılı 10 kişiyle.
ZİCO’DAN İNTİHAR 11′İ
Şimdi gelelim Zico’ya… Gençlerbirliği maçı çok önemliydi. Alınacak 3 puanla Sivas’ın galibiyeti halinde şampiyonluk ibresi Fenerbahçe’ye dönecekti. Bunu bir tarafa bırakalım, Gençlerbirliği karşısında kaybedilecek puanlar ise Trabzon deplasmanında galibiyet haricinde bir netice sonrası Fenerbahçe’yi UEFA kupasının bile dışında bırakacaktı.
Böyle kritik bir maçta, Zico yine Maldonado’yu oynattı. Sol kulvarda birbirleriyle belki de hiç oynamamış Uğur BoralAli Bilgin ikilisini görevlendirdi. Gol kralı da kulübedeydi. Yine tam bir intihar 11′iydi. Ama bu sefer korktu ve değişiklik için 60. dakikayı bekleyemedi. Maldonado ve Ali Bilgin’i dışarı aldı. Maldonado’yu ıslıklattı, Ali Bilgin’i ise tam bitirdi.
SEMİH’E DİYECEK YOK
Semih oyuna girdikten sonra kontrol Fenerbahçe’ye geçti. Bir gol ve bir asistle takımının Şampiyonlar Ligi’ne katılmasını sağladı. Kendisini takdir etmekten başka söylenecek bir şey yok. Zico, büyük teknik adam yanlışlarının yanı sıra bu sezon dünyada benzeri olmayan bir uygulamaya imza attı. Hem sistemi işleten hem gol kralı bir santrforu müzmin yedek yaptı. Zico’da birazcık vefa duygusu olsa hak etmediği halde sınırsız kredi tanıdığı Kezman ile Semih’i Gençlerbirliği maçında ilk 11′de çift santrfor oynatırdı.
Son bir paragraf da yönetim için açmak istiyorum. Yabancı sayısı sınırsız olsa da transferde günümüz futbol ilkelerine uygun oyuncular alınmalı.
TAKIM RUHU ŞART
Büyük yeteneklerine rağmen koşmayan Alex, Avrupa’daki güçlü rakiplerden birine gitse bu durumuyla 18 kişilik kadroya dahi giremez. Ama ülkemizde bu tip oyunculara hayranlık duyuluyor. Alex’in kupa dahil son 3 Galatasaray ve iki Chelsea maçında yaptığı tek olumlu icraat yok. Kezman’ın hali ortada. Maldonado gibi 5 metrekare içinde oynayan bir oyuncu transfer edildi. Hem de kadroda 4 tane ön libero varken.
İşte bunlar ileriye dönük ders alınması gereken örnekler. Ayrıca büyük hedefler için takım ruhu şart. Buna bir örnekle yazımı noktalıyorum. Galatasaray’la final derbisi var. Kariyeriyle, ağırlığıyla arkadaşlarına yakın destek vermesi gereken Roberto Carlos İstanbul’da olmak yerine Brezilya’da hayatını yaşıyor. Ameliyat masasından kalkan Hasan Şaş hastaneden kaçıp Sivas’ta arkadaşlarının yanında!

İki takım savunması güçlü ekibin, zorlu yarı final rövanşında beklendiği gibi temel ilke önce rakibi oynatmamaktı. Maç başladığındaki görüntü, hangi takım top kullanıyorsa diğeri 10 kişiyle defansif anlayışa geçiyordu. Bugüne kadar Şampiyonlar Ligi’nde eşleştiği rakibine iki defa elenen Chelsea’nin futbolcularında yüksek bir motivasyon ve kazanma arzusu açıkca görülüyordu.
İlk 15 dakikadan sonra Chelsea atakları Liverpool kalesini tehdit etmeye başladı. Bu sezonun formsuz ismi Drogba dün diri ve istekliydi. Ele geçirdiği önemli bir pozisyonu kolayca harcadıktan sonra zor pozisyonda güzel bir gol attı. Bu gol Liverpool’u iyice bozdu ama devre bu skorla bitti.
İkinci devreye Liverpool daha düzelmiş ve atak başladı ama Chelsea başarılı takım savunmasıyla rakibine imkan vermiyordu. Maç başından itibaren kendisine alan bulamayan sprinter Benayoun ilk icraatında Torres’i topla buluşturunca Liverpool beraberliği yakaladı. Maçın zorluk derecesi iyice attı. Karşılıklı dengeli ataklarla 90 dakika tamamlandı. Chelsea uzatmaya fırtına gibi başladı. Önce Essien’in mükemmel golü iptal edildi. Hemen ardından biri penaltıdan biri de gecenin yıldızı Drogba’dan gelen iki golle Chelsea finale yükselip büyük bir başarıya imza attı. Liverpool’un ilerleyen dakikalarda Babel ile bulduğu gol sadece son dakikalardaki heyecanı arttırdı.
CHELSEA’Yİ TAKDİR ETMEK GEREK
Kolay değil, bir hafta içinde önce ilk Liverpool maçı, ardından Manchester United ile çok zorlu bir lig maçı ve yine Liverpool ile 120 dakikalık bu maç… Doğrusu Chelsea’yi takdir etmemek mümkün değil.

Dün gece Old Trafford’da temposu, mücadelesi, son saniyeye kadar devam eden heyecanıyla, nefes kesen bir yarı final izledik. Barcelona, güçlü rakibi karşısında deplasmanda oyuna hükmederek atak başladı. İlk 15 dakika kontrol ve tehlike kokan hücum girişimleri misafir takım lehineydi ancak Manchester United, karşı kaleyi ilk ziyaretinde Scholes, Zambrotta’nın kendisine ikram ettiği topa mükemmel vurunca takımını kritik anda öne geçirdi.
Bu gol Barcelona’nın kurgusunu kısa bir süre bozdu. Ardından yine devre sonuna kadar oyunu kontrol altına alan ve tehlikeli ataklar geliştiren Barcelona’ydı.
İkinci yarının ilk 15 dakikasında Manchester tehlikeli hücum girişimleri yaptı. Ardından skoru korumak için son bölümde savunma tedbirlerini yoğunlaştırdı. Skoru koruyarak çok önemli bir başarı elde etti. Bu kaliteli maça Messi ve Ronaldo’nun yaratıcı özellikleri de ayrı bir renk kattı.
NE ETO’O, NE HENRY!
Teknik direktör Ferguson, iki Barcelona maçında da 4 forvetle oynayarak oyunun kontrolünü genelde Barcelona’ya bıraktı. Bana göre yanlıştı ama iki maçta da hiç gol yememeleri kendilerini zafere götürdü. Ferdinand ve Brown iki maçta da yıldızlaştılar çünkü Barcelona’nın ileri ucundaki ne Eto’o'nun ne de sonradan oyuna giren Henry’nin fizik güçleri bu defans oyuncuları ile yarışacak cinsten değildi. Alman hakem Fandel otoritesi ve avantaj uygulamalarıyla çok iyi bir maç yönetti. Tek hatası ilk dakikada Scholes’un Messi’ye yaptığı harekete sarı kart çıkarmamasıydı.

Neticelere göre eleştiri yapan bir spor yazarı değilim. Kazandıkları maçlarda dahi, teknik direktörlerin hatalarını görürsem eleştiririm. Zico’yu göreve geldiğinden beri eleştiriyorum. Çünkü teknik adamlık icraatları, futbol mantalitemle bağdaşmıyor. F.Bahçe, çok önemli İnönü derbisini kazandıktan sonra da Zico’yu eleştirdim. En kolay maçlarda bile tek santrfor çıkıp, skorda denge veya skor dezavantajı varsa son bölümde çift santrfora geçen Zico, İnönü’de galip durumdayken ve sol kulvar yol geçen hanına dönmüşken buraya tedbir getireceğine, iyice boşaltıp çift santrfora geçerek Beşiktaş’a maçı çevirme şansı verdi. Bu kulvardan gelişen bir atakta beraberlik golü yendi ama Semih-Alex imzalı gol işi kurtardı.
İLK ONBİR İNTİHARDI
Ali Sami Yen’deki final niteliğindeki derbide, F.Bahçe’nin takım tertibini öğrendiğimde yanımdaki arkadaşlarıma bir puanın dahi mucize olduğunu söyledim. Sahaya çıkan ilk 11 tam bir intihardı. R.Carlos’un sakatlanmasından sonra onun görev yerine soyunan Vederson çok başarılı bir performans çizdi. Sevilla deplasmanında Dani Alves-Navas ikilisiyle Avrupa’nın en etkili sağ kanat bindirmelerini yapan takıma karşı bu kulvarı üstün başarısıyla tıkadı. Onun önünde Uğur Boral da müthiş performansıyla bu kulvarı Vederson’la birlikte F.Bahçe’nin kulvarı haline getirdiler. Ayrıca Vederson, iki Chelsea maçında da Joe Cole gibi bir yıldızı sahadan sildi.
Bütün bu örnekler varken Zico, defansif yönü zayıf, geçen haftaki mecburiyet hariç hiç defansın solunda görev yapmayan Uğur Boral’ı Vederson’a tercih etti.
Zico derbide Uğur Boral’ı bek oynatıp önüne de Deivid’i monte edince
sol kulvar ofansif ve defansif olarak çöktü (Deivid’e ters geldiğinden sol kulvarda performansı düşüyor. Ayrıca sağdaki Gökhan-Deivid arasındaki ofansif ve defansif uyum da kalkıyor). Halbuki solda Vederson önde Uğur Boral, sağda da GökhanDeivid ikilisi oynasaydı Galatasaray bu kadar rahat ortam bulamazdı. Bir defa Zico rakibini hiç analiz edememiş. Galatasaray’ın en büyük silahı yardımlaşma ve pres.
Bugünkü fizik yetersizliği ve oyun anlayışıyla Maldonado, 50 metrekarenin dışına çıkamayan bir halı saha topçusu görünümünde. Zico, Selçuk’un yerine Maldonado’yu oynatınca orta saha tam çöktü.
Galatasaray akıllı biçimde ikili-üçlü sıkıştırmaları Aurelio’nun üzerinde yoğunlaştırınca takımın en istikrarlı ve diri ismi Aurelio çaresizlikten hayatının en kötü maçlarından birini sergiledi.
Zico son bölümde de çok büyük bir hamle hatası yaptı. Song oyuna girdikten sonra eğer Maldonado çıkıp Uğur Boral, Vederson’un önünde kalsaydı Fenerbahçe’nin büyük olasılıkla bu ikiliden gelecek bindirmelerle pozisyon üretme şansı yakalayabilirdi.
OLUMLU YORUM İMKANSIZ
Hani Zico bir sistem ve istikrar hocasıydı? Bu kadar körü körüne sistemine ve takım tertibine sadık bir hoca bir final derbisinde nasıl oldu da bütün bu ilkelerinden vazgeçti? Olumlu bir yorum yapmak mümkün değil. Her zaman görüşlerimin arkasındayım. Zico hem yetersiz hem de adaletsiz bir teknik adam. Dünyada Zico’dan başka hiçbir teknik adam, sistemi işleten ve gol atan bir santrforunu yedek kulübesine mahkum etmez. Hele hele tercih ettiği isim, hiçbir şey yapmayan Kezman olursa. İşte örnek. Semih 17 maç ilk 11′de yok, 16 golle gol kralı. Ayrıca 3 puan getiren İnönü derbisi dahil 6 da asisti var.
Futbolun içinde her şey var. Fenerbahçe’nin az da olsa şampiyonluk şansı sürüyor. Büyük bir sürpriz sonucu şampiyon olsalar bile Zico hakkındaki olumsuz görüşlerim değişmez.