Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Archive for the ‘Mustafa Denizli’ Category

Yoktan var olmak…

Sunday
Apr 27,2008

Mustafa Denizli
Galatasaray - Fenerbahçe maçını dünya derbileri arasında gösteriyoruz. Fakat stada gidişimiz bir zorluklar zinciri, çıkışımız ise tam bir felaket! Kaldı ki, Ali Sami Yen’in seyirci kapasitesi de düştü. Buna rağmen derbide bu zorluklar yaşanıyor.
Evet heyecana, ilgiye bakarsanız gerçekten dünya derbileri arasında gösterebiliriz. Peki dünya derbilerinde bu çizgide bir futbol bulabilir miyiz? Bu çok zor. Esasında bunu da normal karşılamak lazım. Belki bir sezonun bütün emekleri geldi, bir maça kilitledi.
Fenerbahçe sahaya Maldonado ile çıkınca az da olsa oyunun neler gösterebileceği kafanızda canlanıyor. Fenerbahçe gerçekten maçı kazanacak bir şey yapmadı. Birkaç kişi büyük mücadelenin içinde olduysa bu, bir derbiyi kazanmak için yeterli değildir. Nitekim yetmedi de.
Yıllarca bu derbileri yaşayan, böyle maçlarda görev yapan bir insan olarak birincisi statta hem küfür hem yabancı madde olarak geçmiş senelerden çok daha güzel bir görüntü vardı. Hakikaten bu durum maçın en güzel taraflarından biriydi. Oyunun başındaki taşkınlıktan da çabuk vazgeçildi.
Galatasaray derbiyi kazanmak için her şeyi yaptı. Bu maçlarda kulübeler çok önemlidir demiştik. Galatasaray kazandı, ancak bana göre Fenerbahçe’den kötü değişiklikler yaptı sarı-kırmızılı kulübe. Birincisi Hakan Şükür girmeden önce oyundan ilk düşünlerden birisi Arda’ydı. Burası Volkan’la takviye edilebilirdi, ama bu tercih edilmedi. Nonda hem fizik hem moral olarak sahada var olan bir futbolcuydu. Bu değişiklik niye yapıldı anlamak mümkün değil.
Amatörce bir diziliş
Galatasaray’a galibiyeti getirenlerin başında Emre, Ümit Karan, Servet, Barış, Ayhan ve Mehmet Topal vardı. Hakan Balta da onlara ayak uydurdu. Kısacası Galatasaray’da kötü oynayan yoktu. Fenerbahçe’de kim iyiydi diye soracak olursak, hakikaten bir iki tane mücadele eden ve bunun yanında kötü gözüken Kezman, biraz Edu ve biraz Gökhan’dan başka kimse oyunda etkili değildi. Orta saha yok gibiydi. Peki niye yoktu? Maldonado ve Alex yok. Bunlar yok olunca, Aurelio da yok. Zaten olağanüstü büyük bir hata maçın sonucunu belirledi. Bu gol belki sadece sonucu değil, şampiyonu da belirledi.
İlk yarıda 2-3 tane dikkat çeken pozisyon oldu. Rakip takım antrenörleri artık iyi düşünsünler. Oyuncularına, “Galatasaray ataklarında topu kornere vurun. Çünkü kornerleri kullanamıyorlar. Hiç olmazsa dönen toplarla gol pozisyonu yakalayabiliriz” demeliler.
İnanılmaz bir şey bu. Galatasaray kornerlerde bir amatör takımın bile yapmayacağı, garip bir saha dizilişi uyguluyor. Bütün takım ceza sahası içinde, iki kişi dışarıda. Çabuk çıkan bir takım mutlaka gol yapar. Ama Fenerbahçe bunu yapamadı. Çünkü Fenerbahçe’de iş yapacak oyuncuların sahadaki varlıkları ile yoklukları belli değildi. Şimdi gözüken o ki Galatasaray, Sivas’tan çıkaracağı bir beraberlikle İstanbul’a şampiyon gibi dönebilir.
Kısacası heyecanı, tansiyonu yüksek, fakat futbol olarak hedeflerden uzak bir derbi, bir şampiyonluk maçıydı. Şunu da eklemek lazım. Volkan kulübeyi sakatlığıyla devamlı tedirgin etti. Kulübe rahat oyuncu değişikliği yapamadı.

Galatasaray-Fenerbahçe

Thursday
Apr 24,2008

Mustafa Denizli
Hafta içinde Galatasaray Yönetimi, kulüpte şampiyonluk yaşayan başkan ve teknik adamları derbiye davet etme nezaketini gösterdi.
Davette bulunan kulüp kim? Mustafa Denizli olarak benim futbolculuktan sonra teknik adamlık yaşamıma başladığım camia. Sevinçleri, hüzünleri yıllarca birlikte yaşadığım insanlar. Yaşadığım stadyum… Böyle bir davete kim “hayır” diyebilir? Çok duygusal, çok onursal bir davet… Bu davet şimdiye kadar çalıştığım hangi kulüpten gelirse gelsin seve seve icabet ederim.
Böyle bir derbiyi seyredecek olmak teknik konularının nasıl geçeceğini de ister istemez akıllara getiriyor. Yıllarca yaşadığım tecrübeler bu maçlarda kontrolü elinden bırakmayan takımın, saha içinde daha sağlıklı bir görüntü vereceğini gösteriyor. Kontrol derken, futbolcuların saha içindeki davranış biçimlerinden, rakip ve hakemle olan ilişkilerinden, sinirlilik hallerinden bahsediyorum. Her iki takımın da sonucu etkileyebilecek bireysel yeteneklere sahip olması ve ligdeki konumları sahada olağanüstü heyecanlı bir maçın oynanacağının en büyük habercisi.
Tabii herkes maçla ilgili görüşlerini belirtirken, ağırlıklı olarak ilk golü atanın maçı kazanacağı konusunda birleşiyor. Bu bana göre derbilerde çok geçerli olan bir görüş değil. Her iki takımın kaleci ve defansı hatalarına rağmen başarılı bir görüntü çiziyor. Orta sahada Fenerbahçe’nin tecrübesi bir adım önde gibi. Hücum silahları ise birbirine yakın. İki takım da Alex ve Lincoln gibi frikik ve kornerleri etkili kullanan ayaklara sahip. Bütün bunlar derbide sürpriz golcüleri de ortaya çıkarabilir.
Benim için farklı olacak
Kısacası bu maçı kamuoyunun, taraflı tarafsız herkesin beklentilerine cevap verecek bir derbi olarak görüyorum. Başlama, devam etme ve bitirme stratejisini iyi planlayan taraf derbiden gülerek ayrılır.
Tek beklentim bu büyük camiaların, büyük takımların Türkiye için, Türk futbolu için ne kadar önemli olduklarını unutmadan bu 90 dakikayı oynamalarıdır. Ben içimde çok güzel bir heyecanla bu maça şahitlik edeceğim. Yazıyı fazla uzatmak niyetinde değilim.
Bu nazik daveti yapanlara tekrar teşekkür ediyorum. Pazar akşamı bu heyecanı hem stattaki hem de televizyonları başındaki insanlarla yaşayacağım. Her iki takımımıza, her iki camiamızın insanlarına isimlerine, tarihlerine yakışır bir derbi diliyorum. Pazara görüşmek üzere…
 

Üçlük atış…

Sunday
Apr 20,2008

Mustafa Denizli
Bir maç seyrediyorum, ligin bitimine sadece 3 hafta kalmış… Taraflardan bir tanesi büyük takım ve şampiyonluğun güçlü adayı. Bir diğeri ise şampiyonluk adaylarıyla şimdiye kadar oynadığı hiçbir karşılaşmayı kaybetmemiş.
Böyle iki takım karşı karşıya gelince insan son derece çekişmeli, karşılıklı atakların olduğu, güzel futbolun sergilendiği bir doksan dakika beklemez mi? Gayet tabii ki bekler. Fakat Galatasaray’da belki biraz abartılı olacak ama Lincoln ve Arda’nın dışında ayağına top yakışan oyuncu yoktu dünkü maçta.
Buna ilaveten orta sahayı oyuna sokacak, oyunu yönlendirecek Barış yok, Sabri yok, Ayhan yok. Mehmet Topal biraz var. Doksan dakika bittiği zaman ise skor 3-0… İstanbul Büyükşehir Belediyespor’u bu kadar reorgazine ve dirençsiz bir şekilde hiçbir büyük maçta görmemiştim.
Bizde bir laf vardır, “Mehter Takımı gibi” diye. Eğer bir şeyin ağır hareket ettiğini belirtmek istersek bu ifadeyi kullanırız. Mehter Takımı’nın özelliği nedir? İki ileri, bir geri yaparlar. Galatasaray da maşallah 4-5 geri, belki daha sonra bir ileri oynuyor. Böyle futbol oynayan bir takımın maça tempo, çabukluk, bol pozisyon getirmesi hakikaten çok zor. Zaten gollerin nasıl olduğuna bakarsanız bunu daha iyi anlayabilirsiniz.
Birinci gol Lincoln’ün çabası ve Kerim’in ters vuruşuyla geldi. İkinci golde Lincoln topa vurduktan sonra feryat figan hakeme dönüyor, topun gol olmayacağını düşündüğü için pozisyonun penaltı olduğunu söylüyor. Ama bir bakıyor gol olmuş, itirazından hemen vazgeçiyor. Üçüncüsü ise Hakan Şükür’ün rahat gol yapabileceği bir pozisyondu. Riski yüksek bir pozisyon değildi. Hakan böyle pozisyonlarda golü bulabiliyor.
Hakem Selçuk Dereli kalitesinden son derece uzak bir maç yönetti. Ne avantajları uyguladı, ne de pozisyon yorumlarını doğru yaptı. Bu yönetim Dereli kalitesindeki bir hakeme yakışmadı.
Büyükşehir’de Aydın Yılmaz dikkatimi çekti. Galatasaray elinde tuttuğu gençleri Aydın’la kıyaslasın, hangilerinin Aydın’dan daha yetenekli, daha değerli olduğunu bir kez daha düşünsün.
Neticede Galatasaray adına dünkü maçta bir tek sonuç çok önemliydi ve bu netice elde edildi. Şimdi bu düşüncelerim bazılarına ters gelebilir. Bazıları da anlamayabilir. Fakat dünkü maçta Galatasaray berabere kalsaydı, şampiyonluğa daha mı yakın olurdu diye komplo teorisi içeren bir soruyu da hakikaten sormak lazım.
Bir hafta sonraya taşıdığı üç puan mı, bir puan mı daha iyi olurdu Galatasaray adına? Bunu bizim alışkın olmadığımız bir soru olarak gündeme getiriyorum. Maç hazırlıkları, rakibin etkilenmesi ve bunların yanında bir sürü detay….
Sonuçta İstanbul’un dışında, aydınlık ışıklar altında, ama futbol aydınlığı mum ışığı seviyesinde 90 dakika izledik. Şimdi herkes gelecek hafta oynanacak derbiyi beklemeye başladı. Burada eksik kalanları önümüzdeki doksan dakikanın yazısında biraz daha açacağız.

Perşembenin gelişi…

Tuesday
Apr 15,2008

Mustafa Denizli
Pas hataları inanılmaz derecede yüksek. Oyunun bütün alanları Gençlerbirliği’ne bırakılmış. Orta sahada mücadele eder gibi gözüküyorlar, ama sadece eder gibi yapıyorlar. Bir telaş, bir telaş maçın her dakikası 90. dakika gibi oynanıyor.
Hücumdakiler gol koşusu yapmıyor, alan yaratmıyor, takım defansına yardım etmiyor. Üstelik başta Arda ve Lincoln olmak üzere hep abartıyı arıyorlar. Futbolda güzel hareketlere, estetik hareketlere ‘evet’ ama abartmak, hele kazanılmamış bir maçta çok ekstra, çok gereksiz oluyor.
Galatasaray mücadele eder gibi gözüküyor, ancak etmiyor. Daha önemlisi Galatasaray vuruşmuyor. Nonda - Hakan Şükür ikilisinin şimdiye kadar başarılı olduğunu gören var mı bilmiyorum. İkisi de gol yollarından uzak, ama rakip kaleye yakın gözüküyorlar. Bu da takıma bir şey kazandırmıyor.
Kendilerine koşu yapacak geniş alan yaratamıyorlar. Çünkü bu alanı kendileri yok ediyorlar. Bu alanı kendileri yok ettikleri için sahanın en ağır adamı, sahanın en başarılısı gibi gözüküyor. Bu oyuncu da Gençlerbirliği defansından El Saka.
Takım savunması diyoruz, Galatasaray atağa kalktığı zaman bütün Gençlerbirliği futbolcuları topun arkasında. Gençlerbirliği atağa kalktığı zaman Hakan, Nonda, Arda ve Lincoln atak nasıl olacak diye geriden takip ediyorlar. Bir takım böyle bir görüntü verirse nasıl maçı kazanacak, nasıl finalist olacak? Zaten Denizlispor, Gençlerbirliği ve Trabzonspor maçlarının nasıl kazanıldığı ortada. Bütün bunları yan yana koyduğumuz zaman Galatasaray’ın tur atlama şansı sıfırdı, nitekim öyle oldu.
İkinci yarıda El Saka’nın topu elle oynaması penaltıydı. Eğer hakem bu penaltıyı verseydi Galatasaray turu geçebilir miydi? Bence yine çok uzak bir ihtimaldi.
Çok iyi izlesinler
Galatasaray hiçbir atışı organize kullanamıyor. Rakibinden defalarca fazla kullandığı korner ve frikiklerde hiçbir tehlike yaratamıyor. Rakibinin ender attığı bir kornerde ise kalesinde golü görebiliyor.
Galatasaray’ın özeti şu; sıfır organizasyon, sıfır saha parselasyonu ve sıfır oyuna adaptasyon. Gençlerbirliği, Galatasaray’ın asgari bir buçuk misli fazla koştu. Eğer oyun gerçek bir skora sahip olsaydı Galatasaray’ın farklı kaybetmesi gerekirdi.
Her şeye rağmen Galatasaray sadece manevi olarak kupadan elenmenin üzüntüsünü yaşar. Kupayı kaybetti, ama eğer kullanırsa bu maçtan kazanacağı çok şey var. Çünkü Galatasaray önündeki 4 lig maçından önce Gençlerbirliği karşılaşmasının kasetlerini defalarca ve defalarca izlerse kendisine bir çıkış yolu bulabilir.
Özetlersek hak eden yoluna devam ediyor. Daha fazla söylenecek bir şey yok. Galatasaray ne takım olarak defans yapmasını, ne de takım olarak hücum yapmasını biliyor. Veya en azından dünkü maçta böyle bir görüntü verdi.

Neden, niçin?

Sunday
Apr 13,2008

Mustafa Denizli
Yüksek tempoda başlayan güzel bir lig maçıydı. Karşılaşmada ilk dakikalar böyle oynandı.
Umutlanıyorum, futbol olarak keyifli oluruz diye düşünüyorum, ama bu düşüncelerimi maçın tamamında taşıyamıyorum. Colin Kazım, Beşiktaş maçının başlangıcı gibi oyuna iyi giriyor, ama tam bir saman alevi. 20-25 dakikadan sonra Kazım’ı ara ki bulasın…
Fenerbahçe’de, Zico’yu anlamak hakikaten mümkün değil. Sıfır sorunlu bir takımda iki tane problemli adam yaratıyor. Biri Semih, diğeri Kezman. Maçların sonradan girip, kurtarıcısı olan devamlı gündemde kalan, takımıyla ilgili her konuşmanın içinde bulunan Semih inanıyorum ki, bu uygulamadan belki ruhen memnundur, ancak mantık olarak memnun olacağını zannetmiyorum. Çünkü sonradan oyuna girip hiç tartışılmayan Semih, oyuna başladığı 90 dakikalarda hep tartışılıyor.
Kezman’ın ise sonradan oyuna girip, başarılı olduğu çok nadir gözüküyor. Ve böyle bir Kezman oyuna giriyor, hakem öyle veya böyle, nereden icap ettiyse bir penaltı çalıyor. Fakat Fenerbahçe sanki bir amatör takım topa yakın olan penaltıyı, “Ben atacağım” diyor. Sen şampiyonluğa gidiyosun, ligin lideri olan takımsın. Bugüne kadar Kezman kaç tane kritik penaltı atmış? Oyun golsüz gitse penaltıyı Kezman mı atacaktı? Bir büyük takımda böyle bir uygulama olabilir mi? Ve işte bu kaçan penaltı atışı belki de şampiyonluğa malolacak. Çünkü bu son derece riskli bir karardı. Bu tercihi anlamak mümkün değil, mümkün değil, mümkün değil…
Gökhan ortada yok
Diğer tarafta ise hakeme su şişesi fırlatan bir teknik adam var. Bu cesareti nereden alıyor? Maçı seyreden yetkililer bu cesareti karşılıksız bırakacak mı? Saffet Susiç böyle bir harekete nasıl yelteleniyor?
Gökhan Gönül’de inanılmaz bir düşüş var. Fenerbahçe’nin en başarılı, en flaş ismi birkaç haftadır ortada yok. Maldonado hangi sebepten transfer edildi, bunu da bilen yok. Şilili oyuncu resmen hızlı yürüyerek oynuyor. Kalitesi, top kullanması fena değil, ama sadece bunlar için büyük takım transfer yapar mı? Birisi bana Selçuk ile Maldonado’nun arasında nasıl bir fark var bunu anlatsın. Maldonado, Selçuk’tan süratli mi, daha mı özverili, defansif aksiyonlarda daha başarılı mı? Rakip ceza alanın civarında Maldonado’yu geldiğinden beri görmedim.
Keza Ankaraspor’da Mehmet Yılmaz takımda topla en son oynayacak adam, ama bir bakıyorsunuz en çok oynayan oyuncu durumunda. Ankaraspor 2-1 geride, takımın en yetenekli, en çabuk adamı Tita oyundan alınıyor. Maçın birçok zamanında birçok abuk sabukluğu iç içe yaşadık.
Neticede Fenerbahçe kazanabileceği bir maçtan puan kaybıyla ayrıldı. Şimdi gündemimiz Fenerbahçe’nin yediği ikinci gol. Oyunun uzatma süresi de bittikten sonra meydan artık konuşmacılara kalır. Biz de bir hafta onları hem dinleriz, hem okuruz, hem de izleriz.

Işık var ama…

Saturday
Apr 12,2008

Mustafa Denizli
Galatasaray-Trabzon maçları ligin hangi döneminde oynanırsa oynansın heyecan, çekişme vardır. Ama futbol olarak aralarında çok önemli bir fark yoktur. Biri kazanır, diğeri kaybeder. Fakat bu Trabzon, artık o Trabzon değil. Hakikaten Trabzonspor taraftarı olsan tansiyonun yükselir, şekerin artar, sinir katsayın katlanır ve maçın bitişini beklersin.
Trabzonsporlu futbolcuların bazıları sanki takımla gelmemişler, tek başlarına deplasmana çıkmışlar. Sahada da yalnız oynamaya çalışıyorlar. Bu mantalitede olan bir takımın başarıyı yakalaması mümkün mü?
Hele Yattara… Takımla hiçbir ilişkisi yok, kendi başına oynuyor, maçın önüne geçebilir miyim düşüncesiyle top oynamaya çalışıyor. Fakat bu düşüncesiyle maçın arkasına bile geçemiyor.
Galatasaray ligin sonunda yakaladığı fırsatı kullanmak için daha istekli, ama bilinçsiz. Çünkü hücumda gol vuruşu yapacak, rakip savunmayı dağıtacak elamanları yok. Ümit Karan ile Hakan Şükür son derece etkisizdiler.
Orta saha ise belli. Oyunu evirecek, çevirecek, oyunu rakip kaleye yığıcak, geriden gelecek, şut atacak, final pası yapacak durumda değiller.
Oyunda cin gibi olan bir tek Arda vardı. Arda cin gibi ama aslında o da yeterli değil. Arda’nın Galatasaray’ın iyisi olması, onun kendi çizgisinde top oynadığını göstermez.
Trabzonsor ise hâlâ Hüseyin’le oyunu yönetmeye çalışıyor. Bu mümkün olmayan bir şey. Mümkün olmayan bir şeyden mümkün yaratmaya çalışıyorlar.
Galatasaray her şeye rağmen son haftalara girilirken herkese, “Son gülen, iyi güler” mesajı veriyor. Takımın görüntüsü açıkçası bu. Normal şartlarda yoluna devam edip, Fenerbahçe’yi de içeride yenerse lig şampiyonluğunu kazanacak bir görüntü içinde.
Ayhan etkiliydi
Galatasaray’da kaliteleri belki çok öne çıkmıyor, ama oyun içinde her şeyini ortaya koyan, mücadele eden futbolcu sayısı fazla. Dün Trabzon’dan fazla olduğu için maçı kazandılar. Ersun hocanın işi hakikaten çok zor. Eğer seneye Trabzon’da devam edecekse Ersun’un kendi kadrosunu oluşturması kaçınılmaz.
İkinci yarıda Ayhan’la Galatasaray daha derli toplu, oynamaya çalıştı. Hatta Ayhan çok güzel final pasları da verdi. Ayhan’ın bu görüntüsü Galatasaray’ın önümüzdeki haftaları için önemli bir avantaj.
Ligin iki büyük takımından ya bizler çok şeyler bekliyoruz, ya da onlar bizim düşündüğümüzün çok altında futbol oynuyorlar. Bu ikincisi daha akla yatkın. Maçın güzel görüntüleri 90 dakikadan sonra daha fazlaydı. Çoluk çocuk sahada, herkes gülüyordu. Sahadaki görüntülerden daha keyifliydi bunlar.
Oyunun tamamına baktığımız zaman Galatasaray’ın mutlu olmamaması mümkün değil. Nereden baksanız kendilerinden uzaklaşan bir şampiyonluğu geri çağırmış gibiler ve takım elektriği devam ediyor. Galatasaray’ın elektriği var, ama akordu yok. Bu elektrik sezon sonunu parlatır mı, bu sorunun cevabı Fenerbahçe maçında ortaya çıkacak. Fakat görünen tablo Galatasaray’ın lehine. Çok iyi oynamadan lig şampiyonluğunu kazanma yoluna girdiler. Önünde de çok fazla viraj kalmadı. Sezon sonunda tribün desteği de sağlanmış görünüyor. Bu da büyük bir avantaj.
Hakeme gelince… Yunus Yıldırım maçın güzelleşmesi için hiçbir katkıda bulunmadı. Güzel olmayan maça biraz limon suyu da o sıktı.

Yazık (x) milyon kere

Wednesday
Apr 9,2008

Mustafa Denizli
Bu kuradan önce Chelsea’yi istememin Fenerbahçe açısından ne kadar doğru olabileceğini iki maçta gördük, yaşadık.
Fakat şunu söylemek önemli; Oyun başlıyor, bir yan atış ve Fenerbahçe gibi bir takım kale sahası içinde adam paylaşamıyor. Bu gerçekten hem kötü, hem de yazık… Bir Chelsea düşünün ki, 90 dakikada iki gol pozisyonu var ve maçı 2-0 kazanıyor. Ballack’ın attığı gol, bir gol pozisyonu, üretim değil. Bir defa Drogba pozisyona girdi o da Volkan’ın üzerine vurdu. İkincisi Lampard ile gol oldu.
Oyunun sonuna doğru kameralar ağlayan Fenerbahçeliler’i gösterdi. İki maçı kafanızda bir yaşatın, bu maça ağlanmaz da hangi maça ağlanır diye düşünün. Şu anda İngiltere Ligi’nin en ağır top oynayan, fizik olarak en yetersiz takımı Chelsea. Fenerbahçe bana göre oyun anlayışında kullanacağı daha sağlıklı bir düşünce üretebilirdi. Chelsea bas bas bağırıyor, artık benim adımdan başka hiçbir tarafım büyük değil diye…
Fenerbahçe ilk maçın ikinci yarısında çok adamla hücum ettiği anda Chelsea’nin nasıl panik yaşadığını gördü. 70 ile 85. dakikalar arası Fenerbahçe bu futbolu oynadı, şanssızlığı da yanında taşıdı. Burada maçı çevirebilecek vuruşlar vardı, defansta kaldı, sekti, kaleci çıkardı. 90 dakikayı tekrar kafamızda yaşayalım. Kim Fenerbahçe, gerçekten Fenerbahçe gibi oynadı diyebilir? Ama buna rağmen turu geçme fırsatı, oyunun her dakikasında, özellikle de ikinci yarıda mümkündü.
Oyunun yıldızı yok
Fenerbahçe’den oyunun yıldızları diye ismini verebileceğim birkaç futbolcu yok. Chelsea’de var mı? Orada da yok. Fenerbahçe kötü bir Chelsea’ye elenince bu eşleşmeden biraz korkanlar, bu Chelsea’yi gördükten sonra gayet doğaldır ki, maçın sonunda gözyaşlarını tutamıyorlar.
Bu yazının başlığı milyon kere yazık… Acaba milyonla bu yazıklık ifade edilebilir mi? Düşünün, bu sabah Türkiye uyandığında Fenerbahçe, yarı finalde adı olan, ama futbolu olmayan bir Chelsea’yi saf dışı bırakmış, Avrupa’nın dört büyüğünden biri olarak karşımıza çıkacaktı. Fenerbahçe tarihi en büyük başarıyı sayfalarına yazacaktı. Ama maalesef bu turu kazanan Chelsea değil, kaybeden Fenerbahçe’dir. İki maçta da oyunu tayin eden Fenerbahçe oldu. İki maçta da oyuna geç adapte oldu, düşüncelerini geç yansıttı.
Birinci maçtan sonra da düşüncelerimi belirtirken bu Chelsea, üzerine gidildiğinde panik yaşayan, panikten çıkamayan bir takım ifadesini kullanmıştım. Hiçbir Allah’ın kulu bunun aksini iddia edemez. Tabii ki, Chelsea çok iyi kadroya sahip… Tabii ki, Chelsea, Fenerbahçe’den daha iyi futbolculara sahip. Ama bunlar yenilmemek ve elenmemek için bir sebep değil…
Herkes Chelsea’yi ister!
Şarkı sözü gibi… Nereden başlasam, nereden bitirsem… Şimdi yarı finale çıkan üç takıma sorsunlar ‘Karşında kimi istersin ?’ diye, üçünün de tek cevabı vardır: Chelsea…
Fenerbahçe kendisini belki Dünya futbolunun ön sayfalarına yazdırabilecek 90 dakikayı kullanamadı. Peki Fenerbahçe başarısız mı? Asla… Fenerbahçe çok başarılı, ama önü açıktı. Bizim yazdığımız bu… Takımları büyük yapacak fırsatları hergün önünüzde bulamazsınız. Türkiye’nin büyüğü, Avrupa’nın ve Dünya’nın büyükleri arasında isminin yazılacağı yarı final şansını yitirdi. Bu geceye tekrar yazık derken, bugüne kadar ortaya koydukları performans için onlar, alkışlarımızı fazlasıyla hak ettiler. Ve yolun sonunda şu mesajı verdiler: Seneye bu arena bensiz olmaz!

Monday
Apr 7,2008

Mustafa Denizli
Galatasaray yanardağ gibi…  Oynadığı futbolla mı? Hayır…
İçinde inanılmaz bir negatif enerji ve stres var. Bir büyük takım bu psikoza nasıl girebiliyor?
Golden sonra takımın ortaya koyduğu görüntü tamamen bu doğrultuda… Peki önündeki haftaları kurtarabilecek bir zihinsel ve psikolojik kazancı oldu mu bu maçtan?
Bana göre oldu. Çünkü Galatasaray, çok önemli bir şeyi, takım birlikteliğini futbol oynamadan kazandı. Bazen oynamadan aldığınız maçlar, size üç puandan çok daha fazlasını kazandırır. Galatasaray dün işte bunu kazandı.
Halbuki Gençlerbirliği, tahminimden çok daha fazla mücadele etti, daha fazla gol aradı, gol vuruşu yaptı. Bunların bir kısmında beceri noksanlığı vardı, bir kısmında da zeminin azizliği. Çünkü zemin futbola elverişli değildi. Ama iki takım da buna rağmen her şeyi denedi. Kısacası, son derece çekişmeli, hatta zaman zaman heyecanlı bir mücadele izledik.
Fakat Galatasaray bir şeyi unutmuş gibi oynuyor. Eğer bir maçta ikinci topları kazanamazsanız, maçı kazanmanız tesadüflere kalır. İşte bu Galatasaray, hiçbir ikinci topu kazanmadı. Orta sahası, rakipten veya kendi defansından dönen hiçbir topu almadı, alamadı. Alması da mümkün değildi. Çünkü 4-5 Gençlerbirliği futbolcusunun olduğu bölgede Galatasaray sadece Mehmet Topal ile top kazanmaya çalışıyordu, bu futbolda mümkün olan bir şey değil…
Kritik kararlar
Keza oyun anlayışı… Hakan yok, Galatasaray hava topuyla oynuyor. Hakan girdikten sonra bir tane hava topu yapabiliyor, bunu da Hasan Şaş’la. Ümit kullanıyor ve maçın sonucu belirleniyor. Hakan girinceye kadar bu toplara Servet, hatta Okan vuruyor.
Oyunda kritik kararlar da var. İlki, birinci yarıda Sabri’nin rakibine ceza alanı içinde yaptığı bir hareket. O hareketin karşılığı nedir, bunu futbol oyun kuralları yazıyor. İkincisi, Isaac’ın kendi sahasından bir çıkışı var, ofsaytın ne olduğunu da oyun kuralları kitabı yazıyor. Bu çalınmayan düdük ile kaldırılan bayrak büyük ölçüde oyunun sonucuna tesir ediyor.
Tabii bir de dakika 94,5 var. Hasan Şaş-Hakan yüzde 100 bir gol atağına başlıyorlar, ama Hasan Şaş burada golü değil, vakit geçirmeyi düşünüyor, topu da kaybediyor. Bu topla beraber belki şampiyonluğu kaybedecekler, bunun farkında değil!
Galatasaray dün büyük takım olduğunu belki unuttu, ama takım olma yolunda iyi bir ruh hali kazandı. Galatasaray bundan sonra maç kaybeder mi? Bana göre zor… Çünkü üzerine basarak söylüyorum, sarı-kırmızılı takım sadece üç puanı kazandığı bir maç oynamadı. Belki bu 90 dakika ona şampiyonluğu kazandıracak. Tabii gole kadar olan görüntüsüyle değil, golden sonraki takım olma görüntüsü bunu bana söyleten… 

Sunday
Apr 6,2008

Mustafa Denizli
Fenerbahçe’nin çeyrek finalde karşılaşabileceği 7 takımdan 2’si tercihimdir demiştim. Bunların başında Chelsea geliyordu, o olmazsa Schalke.
Rakip Chelsea olunca, ‘Fenerbahçe, Avrupa kupalarındaki özel günlerine çıkarsa kazanır, çıkamazsa zor kaybeder’ diye düşünmüştük. Hele hele bir Inter 90 dakikası yaşarsa, işi birinci maçta bitirebilir dedik.
Şimdi düşünün. Fenerbahçe, Fenerbahçe gibi kaç dakika oynadı? Bu maçın kilidi, ne Fenerbahçe, ne Chelsea’ydi. Bu maçın kilidi Avram Grant’tı. Chelsea’yi zayıf diye değil, başındaki teknik adamdan dolayı istedim. Evet Fenerbahçe kazandı, sonsuz tebrikler. Ama ben kafamdaki Fenerbahçe’yi sahada göremedim. Kafamdaki Fenerbahçe bu Chelsea’yi 4’lük, 5’lik yapardı. Fenerbahçe, Chelsea’nin son oynadığı Middlesbrough maçını iyi değerlendirse, o İngiliz sıra takımının Chelsea’yi nasıl ezdiğini görürdü. Avram Grant, Avrupa’nın en iyi, en etkili hücum takımından sıradan bir defans takımı yaratmaya çalışıyor. Bu da apaçık ortada.
Fenerbahçe kendi kalesine attığı şanssız bir golle oyuna başladı, ama 8-9 savunmacıyla oyuna çıkan Chelsea’ye ne yazık ki sahada paramparça olan bir tek Kezman’la hücum etti. Kezman bir ara çıldırmış vaziyette arkadaşlarını öne çıkarmaya çalıştı. İkinci yarıyı düşünün. Alex, Kazım, Semih, oynadığı sürece Kezman, Deivid, Vederson, hatta Aurelio rakip ceza sahasını zorlamaya başladılar. Zaten kolay panik yaşayan Chelsea o dakikadan sonra bunalıyor. Ben 1-0’dan sonra oyunu 2-1’e getiren Fenerbahçe’yi kutluyorum, ama oyun stratejisini doğru bulmam, övmem mümkün değil. Fenerbahçe çok büyük bir özveriyle ve 2. yarıdaki oyunuyla maçı kazandı, ama yarı final şansını zora soktu. Bu galibiyete seviyorum, övünüyorum, fakat belki de bir kez daha yakalayamayacağı bir Chelsea’yi yenmesine rağmen elinden kaçırdığına da üzülüyorum.
Gerçek Fener gibiydi
Peki rövanşta ne olur? Cesur ve akılcı Fenerbahçe, bu Chelsea’yi eler. Bu Chelsea’ye, İstanbul’dan daha rahat gol pozisyonu üretebilir. Roberto Carlos’un kadroya katılacağını, Beşiktaş maçındaki gibi alan bulabilecek bir Kazım’ı düşünürsek Zico’nun, Gökhan’a da forma vereceğini hesap ederek rövanşta kesinlikle bu Chelsea’yi çok zorlarlar.
Fenerbahçe’nin tek talihsizliği rövanşa kadar Chelsea’de olabilecek bir teknik adam değişikliğidir. Teknik adam olarak bunları söylemek hem üzücü hem zor. Ancak bir laf vardır, “Bu elbise bu bedene bir boy büyük geldi” derler. Avram Grant da Chelsea’ye 5-10 ölçü küçük geliyor. Chelsea’yi korkular takımı yaptı. İnşallah böyle devam eder.
Fenerbahçe artık deplasman zorluğunu da üzerinden atmış bir takım. Bunu Moskova’da, Eindhoven’da, Sevilla’da gösterdi. Daha akılcı daha cesur bir Fenerbahçe 70 milyonu yine sokağa döker.
Bir dünya devini yenen takım bazı yönleriyle eleştirilir mi? Evet eleştirilir. Fenerbahçe, bu mantalitedeki Chelsea’yi Kadıköy’ün çimlerine gömdü. Halbuki benim kafamdaki Fenerbahçe, Chelsea’yi bir daha nefes alamayacak şekilde gömmeliydi. Bunun yapılabileceğini ikinci yarıda çok net gördük. Bir ölçüde niçin Chelsea’yi tercih ettiğimi de İngiliz ekibi beni yanıltmadan gösterdi. İlk yarıdaki Fenerbahçe soru işaretiydi. İkinci yarıdaki Fenerbahçe ise gerçek Fenerbahçe gibiydi…