Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Biz çocukken ‘Kadir gecesi doğmuş’ diye anılırdı çok ballı olanlar. Allah’ın sevgili kulu anlamında. Hâlâ var mı bu deyim bilmiyorum!
Çünkü her şey değişiyor…
Misal Kutlu Doğum Haftası yoktu biz çocukken.
Pazar akşamı sahaya çıkacak futbolcuların hiçbiri doğduğunda Kutlu Doğum Haftası yoktu.
Regaip Kandili vardı. Kadir gecesi vardı. Miraç Kandili vardı. Üç aylar vardı. Kutlu Doğum Haftası yoktu.
Sorsan ne olduğunu bilmez bizim kuşak! Zaten dini kutlamalar hicri takvime göre yapılırdı o zamanlar. Ve dini olan her gün, her hafta, her ay kutsaldı. Kutsal olan 1989’da çıkmaz ki. 1989’da kutsal hafta uydurulabiliyor demek ki!
Miladi rutinde Ulusal Egemenlik kutlanırdı bu hafta.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi çünkü…
Ve gelecek çocuklarındı. Çocuklar gelecekti.
Hakan Şükür de bizim kuşaktan.
‘Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan’ diye o da bağırmıştır bizler gibi. Ama Kutlu Doğum Haftası’nı kutlamamıştır.
Peki ne oldu? Din mi değiştirdik biz yahu! Babaannem 97 yılında vefat etti, anneannem 95’de. İkisi de hafızdı. İkisi de 5 vakit namazındaydı. İkisi de bilemeden gitti Kutlu Doğum Haftası’nı!
Söylesenize din mi değişti? Kutlu Doğum Haftası’ndan bihaber olarak göçen Seher Kadın’la, Sultan Hanım’ın durumu ne olacak peki? Hakan Şükür bunu da söyler mi?
Hakan Şükür’ün seyircileri dostluğa, güzelliğe davet etmesi güzel. Gül yerine lale dese tam olacak. Çünkü İstanbul Belediyesi güle değil, laleye yatırım yapıyor.
Peki Kutlu Doğum Haftası’nı işin içine katması güzel mi? Bütün içtenliğimle söylüyorum aslında o da güzel. En azından beni rahatsız etmiyor.
Peki ama bunu söylediğinde bilmiyor mu bir kesimin ayağa kalkacağını? Bilmemesine olanak var mı?
Bunun küçük çaplı da olsa bir kriz yaratacağını, hassasiyetleri sızlatacağını bilmiyor mu?
İrfan Aktar’ın ‘Galatasaray laik bir kurumdur’ (o da ne demekse artık!) açıklamasının ertesi günü bu açıklamayı yapması sürpriz olabilir mi peki? Gerçekten iyi niyetli olabilir mi?
Hakan Şükür, bu özünde güzel, şeklinde tartışmalı açıklamayı, gerçekten tartışma çıkacağını bilmeden yapıyor olabilir mi?
Kusura bakmayın, ama mümkün değil bu! Hakan Şükür bu kadar saf olamaz.
20 yıldır üst düzey futbol oynayan, gol koklayan, pas yuvarlayan, tüm rekorları alt üst etmiş, açık ara Türk futbol tarihinin en iyisi olan bir adam bu kadar saf olamaz. Kabul edelim ki, Hakan Şükür son yıllarda santrforluk değil, mücahitlik yapıyor. Ve bunu daha çok önemsiyor.
‘Yok hayır, çocuğa bir soru sorulmuş buna cevap vermiş. Saflık etmiş, bu kadar sıkıntı çıkacağını, Galatasaray Camiası’nın ayağa kalkacağını hesaplayamamış’ diyorsanız…
‘Bu kadar saf bir adamdır o. Onca hocayı, oyuncuyu arkasında bırakan, bunca rekoru alt üst eden o hoş ve saf çocuktur’ diyorsanız…
O zaman bana sadece şunu söylemek düşer:
Hakan Şükür, Kadir gecesi doğmuş belli ki!
Galatasaray favori
Daha detaylı yazıyı Cumartesi günü okuyacaksınız. Burada kısa geçelim. Galatasaray son ayda sadece 1 gol yedi. Bunun üzerine savunmasını güçlendirecek yeni bir sistem hamlesi de yaptılar.
Lincoln ve Hakan Şükür için varlıklarının önemini gösterme maçı bu.
Fenerbahçe’nin ise Denizli maçında görüldü ki, skor yüzdesi düşük. İyi takım savunmalarını açmakta, Chelsea, Kayseri ve kupadaki Galatasaray maçlarında hep sorun yaşandı. Alex, Deivid ve Kezman bu oyunlarda hep kayboldular. Ve konsantrasyon dağılmaları oluşuyor. Sürekli son dakika golleri yemeleri bundan.
Galatasaray’ın, teknik direktörsüzlükten kaynaklanacak bir oyun içi krizi yönetme muhtemel sıkıntısı dışında dezavantajı yok. Favori ev sahibi.
Galatasaray’ı karıştıranlar
Galatasaray’ın yönetimi son dönemde Galatasaray’la ilgili ne zaman negatif bir haber çıksa aynı açıklamayı yapıyor. Şampiyonluk yolunda bize zarar verilmek isteniyor.
Allah aşkına söylesenize. Kim zarar veriyor Galatasaray’a…
Kendi getiriği teknik direktörü yollayıp takımı teknik direktörsüz bırakan Adnan Polat mı?
İstanbulspor’da başkan olduğu dönemde Petkov krizinin başrolü olan Adnan Sezgin mi?
Yoksa son açıklamalarıyla kaptan mı?
Şampiyonluğun bir numaralı favorisi Galatasaray. Favorilerinden bir değil, 1 numaralı favorisi…
Ve kabul edin ki, ne yaparsa onu yönetenler yapıyor!

Hem yaratacağı heyecan, hem de getireceği gelirle TSYD Kupası kadar, belki ondan daha önemli olabilecek bu organizasyonu, TSYD’ye 2 yıldır öneriyorum, ama ses seda yok. Önerim, tüm mesleği temsil edecek, Futbol Oscarları’nın düzenlenmesi.
Statlara giden meslektaşlarımızın oyuyla, Türkiye ’nin her yanından katılımla, yılın takımı, yılın oyuncusu, yılın teknik direktörü seçilmeli. Lig bitmeden, şampiyon belli olmadan bu ödülleri vermeli. Bu sene artık geç. Ama önümüzdeki yıl sponsor gelirleriyle, ödül töreninin canlı yayın hakkıyla TSYD’ye büyük gelir sağlayacak bu organizasyonu düzenlemek lazım. Bu hem ülkede büyük bir heyecan yaratacak, hem de dernek için büyük bir saygınlık kaynağı olacaktır.
Eğer bu yıl bu seçim yapılsaydı sanırım oy çokluğuyla ödülleri alanlar da İstanbul dışından olacaktı.
Yılın takımı Sivas…
Yılın teknik direktörü Bülent Uygun…
Yılın futbolcusu Mehmet Yıldız…
En azından benim oyum tartışmasız şekilde bu üçlüye olurdu.
Her hafta Sivas’ın rakibi olan takımın kadrosuyla karşılaştırıyorum kadrosunu. Hiçbirinden güçlü durmuyorlar. Bugün Mehmet Yıldız dahil, her ne şartta olursa olsun mutlaka transfer edilmesi gereken oyuncu statüsünde kaç oyuncuları var, sorup soruşturuyorum. Neredeyse yok! Hemen tamamı düşme hattından, düşen takımlardan ve alt liglerden gelen bir kadro bu.
Sezon başındaki ideal 11’inden sadece 3 oyuncu Ankaraspor maçında sahadaydı. İdeal savunmasının tamamı yoktu. Balili, Yasir yok, Sedat yok. Petkoviç haftalarca yoktu. Var olanların varlığı da bir sevinç kaynağı değil. Bu belaların herhangi bir büyüğün başına geldiğini düşünün.
Misal Galatasaray’ın tüm savunmasını değil sadece Servet’i 2 maçlığına kaybettiğini (ki, Servet’i hayata döndüren de Sivas)… Ya da onların Balili ’yi kaybetmesi gibi Fenerbahçe’nin Semih’i bu kadar uzun süre kullanamadığını. Yaptıkları Hollywood usulü bir kahramanlık senaryosunu andırıyor.
Diğer maçları da 3 puan
Sivasspor ’un asıl başarısı ise başka bir detayda. Bizim Anadolu topçularının büyük çoğunluğu tüm sezon sadece 6 bilemedin 8 maçta oynar adam gibi. Büyüklere karşı oynanan canlı yayın maçlarında. Sivas bu maçlardan sadece 2’sini kazanabildi. (ilk Trabzon maçını kaybeden sahaya giren 10-15 kişiydi) Sivaslı oyuncular büyük maçlardaki başarısızlıklarına rağmen diğer maçlara konsantre olmanın önemini Anadolu’ya anlattı bu sene. Yani bilineni, alışılmış olanı yıktılar. Asıl önemli olanın standart oyun olduğunu, sistem olduğunu, her maçın 3 puan olduğunu ve sadece yayınlanan maçlarda gösterilen performansın değil, toplam sezonluk ve takım performansının önemini gösterdiler. Bundan güzel ders mi olur? Baştan sona, sondan başa bu dersi okuyun birkaç kez ve ezberleyin.
Sivas yine tarihin önemli derslerinden birini veriyor bu ulusa. Çok basit, ama şahane bir ders bu.
İşte bu yüzden:
Yılın takımı Sivasspor, yılın teknik direktörü Bülent Uygun, yılın futbolcusu Mehmet Yıldız…
İnönü’yü yık ama
Dolmabahçe Sarayı zamanının en çirkin yapılarından biri. Bir Topkapı Sarayı’nın mütevazı şıklığına bakın bir de Dolmabahçe’nin rüküşlüğüne. Arkasındaki Swissotel ise tam siluet katliamı. Geç arkaya, Gökkafes planlanan haliyle şıktı, ama yapılan hali skandal. Ve İnönü Stadı. Beşiktaş’ın yıkıp yeniden yapma projesi iyi, hatta çok iyi bu haliyle. Sonuna kadar destekliyorum. Bu Beşiktaş’ı zenginleştirecek bir plan. Nişantaşı’nı, Maçka’yı aşağı indirecek. İyi taraftarının yanına zengin müşteri ekleyecek bir çalışma. Anıtlar ve Belediye kabul etmeli. Bir şartla tabii. Yık yap, ama ‘İstanbul ’un en kilit trafik noktasını da hallet’denmeli. Sahilden geçen yolu yerin altına indir. Ve yukarıdan gelen Taksim trafiğini de bir kavşakla aç. Hem Beşiktaş kazansın, hem İstanbul!
Terim beni ikna etti
Geçen hafta geniş bir gazeteci grubu Fatih Terim ’i ağırladık bir akşam yemeğinde. Çata çat bir muhabbet oldu. Tartışmalar da oldu, uzlaşmalar da. Sıkıntıların çoğunun ortak olduğu ortaya çıktı. ‘Terim’in 2010 takımı bugün hazır’ deyişi gecenin en parlak açıklamasıydı. İlginç ve insanı rahatlatan çalışmaları anlattı Terim. Bugünlerde okursunuz sayfalarda. Ben sadece takımın direncinin ve gücünün bir ayda artacağının müjdesini verebilirim. Ve Terim’in hem Milli Takım kadrosunda bazı sürprizler yapabileceğinin, hem de şampiyona sonrası kariyeriyle ilgili ilginç haberleri duyabileceğinizi söyleyebilirim. Evet, biraz muğlâk oldu yazdıklarım. Ama şunu söyleyebilirim ki Terim beni ikna etti. Ve zaten bunları yazabileceğimiz koskoca bir buçuk ay var önümüzde.
UEFA’ya kim gidecek?
Kayınpeder Kemal Bey’den bir soru. Çıkın bakalım işin içinden. Diyelim Gençler düştü (söylemek bile içimi sızlatıyor ya) ve kupayı aldı. Yönetim planladığı gibi kulüpleri ters yüz değiştirdi. Oftaş birinci ligde, Gençler süper ligde kaldı. Peki UEFA’ya kim gidecek? Garabet İlhan Cavcav’ın bu hafta yaptığı açıklamalardan bile garip. Ankaragücü’nün başkanına başkan beğendiremiyoruz. Belediye başkanın oğlu Brezilya’da futbol okulu kurmayı düşünüyor. Ah benim başkentim. Ankara ’nın taşına bak! Gözlerimin yaşına bak!
Çizgi hakemi lazım
2 hakem denendi. Almanya sarı ve kırmızı karta ilaveten mavi kartı denedi. Mavi kart gören 10 dakika dışarı çıkıyordu, buz hokeyi misali. Brezilya hakemlerin eline sprey boya verip baraj çizdirdi. İzni alıp deniyorsunuz. Becerirseniz tüm dünya uyguluyor. Bizim de bir katkımız olsun. Çizgi hakemi deneyelim. Yardımcı hakemlerin olmadığı köşelere iki çizgi hakemi koyalım, hem yardımcıların yükü hafiflesin, hem şu çizgi tartışması tamamen bitsin. Sonra sırada ceza sahası hakemi var.

Aslen santrfor olan Selahattin sağ bek, orta sahadan Fatih Yiğen ve aslen sağ bek olup ligin ikinci yarısı boyunca hücuma dönük orta saha oynayan Hasan Yiğit çift stoper. Carlos Alberto’yu yurt dışından izlemeye gelenler olmasa o da dışarıda olacak Kurtar’ın dediğine göre… Öte yandan en fazla defansif orta saha olan Fatih Egedik ve Yusuf çift santrfor. Kadro dışı olanları filan anlıyorum da. Doğrusu bu takım, Güvenç Kurtar’ın pembe ceketi kadar fanteziydi.
Tabii Fenerbahçe de rahat pozisyonlara girdi. Yusuf’un ileride top tutabildiği ve Tomas Abraham’ın Fenerbahçe’ye duvar olabildiği anlar hariç, ev sahibi çok rahat top yaptı. Sağ kanatları, Kazım ve Gökhan’la iyi çalıştı. Selçuk, verilen Maldonado molasından sağlam çıkmıştı. Oyunun iki yönünü de Maldonado’dan daha iyi yaptığı bir döneminde. İki ceza sahası arasında gidip geldi, iyi performans ortaya koyarak Marco’nun hücumu destekleyebilmesi için ekstra enerji harcayarak oynadı ve gayet de iyiydi.
Fantezi dünyası
Alex ve Deivid’in hafif uykulu halleri bir yana, fenomen yine Kezman’dı tabii. Korkunç bir destekle, hemen herkesin adını haykırışıyla başladı maç. Ve o öyle bir gol kaçırdı ki! Kaleci Süleyman’ın ıskaladığı topu boş kaleye vuramayışı, haklı homurtularla karşılandı. Attığı golün fevkaladeliği bile boş kaleye kaçırılan o şutu unutturmayacaktır.
Devamı da geldi tabii. İkinci yarıda Uğur’un da devreye girişiyle Fenerbahçe’nin refah içinde karşı kaleye gidişi hızlandı. Ancak alışıldık yardımlaşmanın yerini, ceketin etkisi olacak garip şut tercihleri, kafanın tepesiyle atılan kafalar gelmeye başlayınca üstünlük skora yansıyamadı. Bu fantezi dünyasından en çok Uğur’un bomboşken Kezman’a çıkardığı top ve onun gol yapışında kalkan ofsayt bayrağı, sonrasında Alex’in onun haşlaması, hatırlanacak biliyorum. Ancak belki de tek doğru hareket buydu. Kurtar’ın yaptığı değişikliklerle normalleştirme çabası da oyunun dengesini kurtaramadı.
Semih’in oyuna girmesi sonrası Gökhan ve Uğur’un bindirmeleriyle fazlasıyla pozisyon bulmaya devam ettiler. Çok kaçırdılar, çok ofsaytta kaldılar. Murat onların yerine attı.

G ençlerbirliği maçından sonra Cevat hoca, Lig TV ’ye röportaj için çıktığında yanında Burak hoca da vardı. Hocayla spiker arasında, sanki Kalli varmış da tercüme yapacakmış gibi duruyordu. Hafiften başını sallıyor. Bir taraftan düşünürken bir taraftan da hazırlanıyor gibiydi. Sonra kamera açısı genişledi ve gördük ki, Nezihi hoca da Cevat hocanın diğer tarafında duruyor. Anlaşıldı ki, biz bir takımız ve takımı biz yapıyoruz mesajı veriliyor.
Bu değerli spor adamlarını bu duruma düşüren Trabzonspor maçından sonra Polat-Sezgin ikilisinin bu mesleği küçümseyen tavırları, “Biz yaptık bu takımı” halleri değil mi?
İki kupa gibi önemli bir görevle sahaya çıkıyorlar. Zor oyuncuları idare etmek zorundalar. Terim ’in, Yanal’ın, Kalli’nin, Gerets’in başa çıkmakta zorlandığı, zaman zaman ipleri ellerinden kaçırdıkları, tarihte canlı hatıralar olarak duruyor. Zor hedefler için göreve getirilmişler. Ellerinden geleni yapıyorlar. Ama hale bak. Üç kişi dizilmek zorunda kalıyor kameranın karşısına. İkisi hiçbir şey söylemiyor. Öyle duruyorlar. Ne söyleyecekler ki?
Kalli’yi getirenler, gerçekten göreve geldiklerinde ilk onu yolluyor. Ve üç emektar dizilmek zorunda kalıyor kameranın önüne. Galatasaray şampiyon olamazsa yazık olacak onlara. Kazanırsa, meslek ölecek.
Türkiye’nin en başarılı Avrupalısı, daha 5 sene evvel bir Avrupa’nın devleri arasına girmeye aday Galatasaray ’da başkanla menajer, kaptanla el ele takım yapıyor, üç antrenör de diziliyor oraya ve kimseden ses seda yok. Memlekette teknik direktör mü yok? Kaç bin teknik direktör bekliyor sırada. Hiçbirisi yetmiyorsa açıklayın: Takımın oyuncu menajeri Hakan Şükür diye, bitsin! Hayır. Kaos daha iyi. Başarıda açıklanacak teknik sorumlu(lar). Başarısızlıkta Kalli’nin çamaşırları hazır ortaya dökülmeye. Galatasaray şampiyonluğu kaçırırsa ertesi gün okursunuz tefrika halinde. Hastaydı. Alzheimer ’dı. Hazır olun!
Peki ama, meslek ne yapıyor?
Türkiye Futbol Federasyonu resmi internet sitesinde misal Samet Aybaba (8 takım), Ümit Kayıhan (10 takım) veya Yılmaz Vural (19 takım) isimlerini aradığınızda sadece son çalıştıkları kulüp çıkıyor listede. Herhalde TFF de sayamadı. TUFAD ’da ise hiç böyle bir bilgi bankası yok!
TFF birini kurban seçmiş. Hikmet Karaman’ın adını girdiğinizde liste dökülüyor. 9 yılda tam 12 takım. Hikmet Karaman, Bank Asya’dan Turkcell’e zıplamaya çalışan Antalya’nın hocalığını ve Fenerbahçe’nin Avrupa maçları yorumculuğunu yaparken, pazar akşamları da bir TV programına devam ediyor. Mümkün olsa 2 takım birden çalıştıracak.
Mesleğin durumu da bu işte. 20 hoca toplam bin takım çalıştırdılar son 10 senede.
İşte sen mesleğine böyle bakarsan, başkanlar menajerler de böyle bakıyor. Artık bu ülkede herkes teknik direktör diye sızlanmasın kimse. Bunu yapan bizzat sizsiniz çünkü. Bu işi herkesin yapabileceği bir işmiş gibi yapıyorsunuz çünkü.
Not: Futbol yazarı olmayı, yönetici olmayı da aynı mantıkla değerlendirmekte bir sakınca yoktur.
Yapma Attila Abi!
Ben ikna olmadım. Penaltıda hata olmaz Attila abi.
Yani Kezman’ın penaltıyı isteyip Alex’in vermesi sadece insani olarak ele alınabilir. Eğer oyun politikası açısından ele alacaksak önce Vederson’un 8. dakikada sıfırdan vurduğu şutu ele almak gerekir. İçeride Semih ve Deivid dururken o şutu vurmak Kezman’ın penaltısından daha vahim bir takım kararı ihlalidir.
Verdiğin örneklere gelince. Formula 1’in takım kararları misal. Pilotlar açısından F1 bir takım sporu değildir. Onlar da rakiptir. Sadece aynı takım adına yarışırlar. F1 dünyasında hangi pilotun şampiyon olduğu hangi takımın şampiyon olduğundan önemlidir. F1’in takım sporu oluşu iki pilotun takımdaşlığından çok ekiple pilotun bütünleşmesindendir. Bir pilotun diğerine yol vermesi ve onun yararına yarışması anlamına gelen takım kararları ise F1 dünyasında ahlakiliği en çok tartışılan kavramdır ve yasaklanmıştır. En çok huzursuzluk yaratan durumdur aynı zamanda. Takımlar bunu yapmadıklarını açıklayıp dururlar. Dolayısıyla Formula örneği bu bağlamda pek yerine oturmuyor.
Ve ayrıca F1 örneğini vereceksek, Alex’in hepimizden daha çok F1’e hakim olduğunu da biliriz. Massa, Piquet, Barrichello, Zonta, Pizzonia, Matta ’yı ve tabii ki Zico kadar büyük Fittipaldi’yi ve belki Pele’den büyük Senna’yı çıkarmış bir ulusun mensubu Alex. Bir Türk, bir İngiliz’e ne kadar güreşle ilgili bir örnek verebilirse, bir Türk de bir Brezilyalıya o kadar F1’li örnek verebilir.
Öte yandan Fatih Terim’in, Norveç maçında Hamit’e verdiği ‘Sen at talimatı’ önemlidir tabii. Ama UEFA finalinde topu Hagi dikmişken, konu Hagi’yse o serbest vuruş yarım penaltı kadar değerliyken, Hakan Şükür’ün gelip şak diye vuruşuna bir şey diyemeyişi de vakadır. O pozisyondan sonra Hagi’nin suratı, Hakan’a bakışı, Hakan’ın gözlerini kaçırarak oradan uzaklaşması hâlâ aklımızda değil mi?
Alex o penaltıyı kullanma hakkını kaleci Volkan ’a vermedi Attila abi. Verdiği adamın adı Mateja Kezman.
Sen de ona fatura ödetme peşine düştüysen yanmışız.
Not: Kusura bakma Ercan Abi. Çapımız bu kadar işte. Ancak penaltı filan işte n’aparsın.

Yoksa Okay Karacan’ın geçen hafta dillendirdiği keşke ‘Alex topu dışarı atsaydı’ beklentisine mi cevap verdi Kezman?
Çünkü öyle ısrarla istiyor ki Alex’ten atma hakkını. Hareketlerinden ve dudaklarından ne söylediğini anlamak için uzman olmaya gerek yok. ‘Ben atayım’ diyor kendini göstererek, ‘Lütfen!’ Hafif boynu bükük.
Aklıma otomatikman Okay’ın geçen hafta Habertürk’te Futbol Kulübü’nde, Kayseri maçındaki penaltıyla ilgili olarak ortaya attığı bu fikir geliyor. Öyle ısrarla isteyip böyle kötü vurunca… Kezman, inançlı bir adam olarak, yoksa bir adalet mi tesis etti bu vuruşla?
Geçen hafta Alex istese bile topu dışarı atamazdı. Çünkü o pozisyonu bizim gibi tekrar izlememişti. Penaltı mı değil mi bilmiyordu? Kezman ise bu kez birinci şahit. Ne olduğunu en iyi o biliyor.
Biliyorum böyle değil. Okay’ın önerisinden bile daha büyük bir fantezi bu. Kezman bilerek kaçırmış değil penaltıyı.
İşin rengi farklı. Fark Kezman’ın fazlasıyla duygusal ve aslında karmakarışık bir ruh halinde oluşu. Böyle bir insanla çalıştığınızı düşünün. Yıkılmış bir adam. Doğrulamıyor bir türlü. Kendisini yeniden ispatlama, İngiltere’ye ‘Ben hâlâ Kezman’ım’ deme fırsatını kaçırmış. ‘Mutsuzum’ diye haykırıyor. Derin bir depresyonda. Ve neredeyse yalvarıyor size:
‘Ben atayım lütfen’. Tamam at demez misiniz? Bunlar insan. Beraber yaşıyorlar. Yüz yüze bakıyorlar. 2-1 öndesiniz ve isteyen dünkü çocuk değil, ‘MATEJA KEZMAN’
Takımın dünya çapında en çok tanınan oyuncusu. Son 4 transferine toplam 43 milyon euro bonservis ödenmiş bir marka. Bir son vuruşçu. Hiçbir şeyi tam yapamasa da gol vuruşu dünya çapında. İyi de penaltı atıyor. Sevilla maçında attığını hatırlayın.
Alex’in yaptığı ancak alkışlanır. O apatik yüzünün ardında bir duygu var demek ki! Saygım büyüdü Alex’e başka bir şey değil.
Ya vermeseydi Alex o hakkı. Kendisi atsaydı. Brezilya mafyası dedikoduları daha da büyümeyecek miydi?
Kardeşim koskoca bir marka, sıkıntıdaki bir arkadaşın sana yalvarıyor ‘N’olur atsa’ demeyecek miydik?
Ama işte sorun başka. Penaltıcı tercihi değil, penaltıyı atanın vuruş tercihi. Biz bu ülkenin en duygusal oyuncusu Hakan Şükür sanırdık. Kezman büyük farkla öne geçti.
Partizan’dan PSV’ye 15 milyon, PSV’den Chelsea’ye 10 milyon, Chelsea’dan Atletico’ya 10, Atletico’dan Fenerbahçe’ye 8 milyon euro bonservisle transfer olmuş, takımı Şampiyonlar Ligi’nde kendi rekorunu kırarken katkı yapamayan, milli takım için düşünülmeyen Kezman. Chelsea’ye transfer olurken 29 yaşında burada olacağını düşünmüyordu muhtemelen.
O topu ‘lütfen’ diyerek isterken ona bir tekme atamazdı Alex.
Kezman’ın böyle atacağını da tahmin edemezdi.
Siz eder miydiniz peki? Kezman dağılmış ruh haliyle bir yol ararken daha büyük bir batağa saplandı sadece. İnsanca bir durum bu. Burada sadece bir insan, bir şöhretin dramı hikayesi var. Bu penaltı başka bir şey anlatmıyor.
Çünkü Kezman’ın her şeyi tartışılır. Ruh hali, sıkıntıları, futbolcu olarak özellikleri, her şeyi.
Ama bir son vuruşçu olarak onu tartışmak biraz cehalet oluyor.
Penaltı kaçırmayan büyük oyuncu mu var?
Maradona, Hagi, Baggio…
Ve belki de en ünlüsü. 86’da çeyrek finalde Fransa maçında Zico…
Dedik ya bu bir insan hikayesi.
Ancak buruk bir gülümsemeyle hatırlanacak dramatik bir futbol anı.
Hepsi bu!
Fatih Terim el öptü mü?
Oray Eğin geçen hafta Galatasaray ve Türk futbolundaki cemaat ilişkileri hakkında dikkat çekici yazılar yazdı. Bunlar uzun yıllardır arka planda konuşulan, zaman zaman gündemin ortasına oturan konular. Oray’ın yazdıklarında yüzde yüz doğru olanlar var. Zaten tarafların hiç inkar etmedikleri ilişkiler bunlar. Eksik olanlar da var. Hakan Şükür’ün, Hakan Ünsal’ın manevi dünyası tamam da başka oyuncu yok mu yani?
Öte yandan Oray’dan gelen Fatih Terim-Gülen ilişkisi, daha doğrusu Milli Takım’ın başına geçmek için İmparator’un, ABD’ye gidip Gülen’in elini öptüğü iddiası hakkında bir katkı yapmam gerekiyor.
Bu konu Terim göreve gelmeden gündeme gelmişti. Göreve geldikten sonra da kesin bir gerçek olarak kabul edildi.
İsviçre maçından sonra Avrupa Şampiyonası kurallarının çekildiği zamanlarda bu konuyu Terim’e sorma şansını bulmuştum. Attila Gökçe, Bilgin Gökberk, Ercan Güven ve Bilal Meşe’nin bulunduğu bir ortamda.
Terim kesin bir dille, hiç açık bırakmaksızın bu iddiayı sert bir şekilde reddetti.
Şahitleriyle aynı sayfalarda yazmaya devam ediyorum.
Peki başkan neden lazım?Zico, Observer’a verdiği hayranlık uyandıran röportajının bir yerinde “Taktik diş fırçalamak gibidir” diyordu. Diş fırçalarken ne yaptığınızı, ne yapmanız gerektiğini düşünmezsiniz. Öğrenir, ezberlersiniz ve sonra içgüdüsel olarak uygularsınız. İşte taktik de böyle bir şeydir.
Galatasaray’ın son 6 haftaya teknik direktörsüz girişine de böyle bakabiliriz. Ezberlenmiş bir taktik sadece oyuncu tercihleriyle yürüyor. Burada teknik direktöre ihtiyaç yok gibi.
Ancak unutulmamalı ki teknik direktörlük bir meslektir. Bu tip kulüplerin teknik direktörlüğü ise mesleğin zirvesi.
Aynı bir gemi kaptanı gibi. Yolculuk başında kaptan rotayı çizer sonra çekilir. Karışmaz. O gemi gideceği yere gider. Bir kriz çıkmadıkça kimse kaptanı aramaz. Ama makine dairesinde bir sorun çıktığında ya da fırtına patladığında da herkes kaptanı arar. Kaptan hele de bugünün bilgisayarlı gemilerinde bu tip kriz anlarında lazımdır. Galatasaray’ın Belediye, Fenerbahçe ve Sivas maçlarında fırtınaya yakalanmayacağını kim söyleyebilir?
Peki dalga boyu 15 metreye çıktığında kime bakacak mürettebat? Hakan Şükür’e mi? Cevat Hoca’ya mı? Adnan Sezgin’e mi? Polat’a mı?
Bu yapılan, sonunda şampiyonluk gelecekse bile, Galatasaray’ın ve profesyonel futbolun ilkelerinin yerle bir edilişidir.
Daha 5 yıl önce Dünya Kulübü olmaya 1 adımı kalmış, batıya açılan pencerenin bugün profesyonel futbolun en temel ilkelerini yok sayması kadar acı ne olabilir?
Ve de akla gelen bir soru daha:
Teknik direktörsüz oluyorsa, başkansız neden olmasın?

Galatasaray’ın ilk 35 dakikadaki oyunu bu statta bu sene herhangi bir rakibe karşı, herhangi bir maçta oynadığı en iyi futboldu.
Alanın tamamını kullanarak yerden ya da havadan kanat oyunlarıyla ya da ver-kaçlarla sürekli Trabzonspor kalesine indiler. Özellikle Arda Turan’ın oloğanüstü oyunuyla birçok maçta buldukları toplam pozisyondan daha fazlasını ilk 35 dakikada yakaladılar. Trabzonspor buna hiç direnemedi. Kalabalık savunmaları topu kaptığında ikinci bir pres hattıyla karşılaştılar ve topu ileri vurmak zorunda kaldılar. Bu topların tamamını Servet ve Emre topladı.
Trabzon gibisi yok!
Bu sezon bu stada birçok takım geldi. Ama hiç birisi Trabzonspor kadar etkisiz kalmadı. Bu Anadolu’nun devi açısından son derece üzücü… Ersun Yanal kadrosunun yetersizliğinden bahsetse de bu kadro bu kadar kötü oynayacak kadar vasat altı değil.
Galatasaray için küçük de olsa problem özellikle gol sonrasında takımın sinirlerinin boşalması oldu. Kabul edelim ki Galatasaray, muhtarını kovmuş, sahadaki İhtiyar Heyeti tarafından yönetilen bir takım. İlk 30-35 dakikadaki oyun da saha içindekilerin birbirlerini uyararak, birbirlerini yöneterek ortaya koydukları güzel futboldu. Ama golden sonra sinirler boşalınca kenarda onları yönetecek bir güç lazımdı. Bunun eksikliğini yaşadılar.
Önümüzdeki hafta Abdullah Avcı’nın takımına, daha sonra da Zico’nun takımına karşı oynarken saha kenarında sağlam bir teknik direktöre ihtiyaç duyacakları anlar olacak. Bunun altından kakabilecekler mi göreceğiz?

Beşiktaş orta sahası Aydın, Serdar Özkan, İbrahim Toraman ve Mehmet Yozgatlı’dan oluşuyordu. Ortanın ortasını Toraman’la, Serdar Özkan kaplıyordu. Bu kadar… Başka bir söze gerek yok aslında.
Bu orta sahayla Ertuğrul Sağlam’ın ne gibi bir oyun düşlediğini keşke sanal ortamda bir simülasyonda sergileme olanağı olsaydı. Görebilseydik kim neyi eksik yaptı, işlemeyen neydi? Çünkü bana bu orta sahanın şu andaki form ve tecrübesiyle yapabileceğinin maksimumu buymuş gibi geliyor.
Hele de özellikle ilk yarıdaki enerjik ve yılmaz Oftaş varken. Her topa 2-3 oyuncuyla, laf olsun diye değil gerçekten basarak, yapması muhtemel işleri sınırlı olan Beşiktaş pasör kadrosunu sıkıntıya soktular. Sivas maçında olduğu gibi erken goller de gelmeyince Beşiktaş’ın oyunu vasatta kaldı.
Değişiklik yetmedi
Oftaş ise Sandro yönetiminde (Beşiktaş’ta dün böyle bir oyuncu yoktu) sadece pres yapmakla kalmayıp çok iyi paylaşarak, sürekli bir iki adamı boşa çıkararak rakip alana kolay geçti. Ancak ceza sahası çevresinde, ‘Bu takım bunca golü nasıl atmış?’ diye sorduran garip bir halleri vardı. Tüm sahayı net ve ne yaptığını bilir paslaşmalarla geçip, bu bölgede bu kadar kekeme kalmalarını nasıl açıklayabiliriz bilmiyorum.
Ancak onlara yardımcı olacak silahı rakip savunma sık sık veriyordu. Beşiktaş anlaşılmaz bir şekilde sürekli ofsayt taktiğiyle rakibi karşılıyordu. Bütün oyuncular sanki taş kesmişcesine her ara pasta öyle durup kalıyorlardı. Şampiyonluk kovalayan bir takımın bu kadar sıklıkla bu yola başvurmasına inanasım gelmiyor. Golü işte böyle yediler. Tüm konsantrasyonlarıyla ofsayta kilitlendi. Oftaş yine topu eveleyip, gevelemesine rağmen kendilerine gelemediler ve golü neredeyse zorla yediler.
Beşiktaş, bundan sonra Delgado ve Ali Tandoğan’ın oyuna girişiyle daha ideale yakın bir takıma dönüştü, ama bu da yetmedi.
Kayıp, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın kazanması halinde telafi edilmez bir kayıp. Kaybetseler bile zor durum.

Maçı bir kez daha dikkatle izledim salim kafayla. Sonra bir kez daha. Bu kez parça parça.
Ve kabul edelim ki Chelsea bizi uyutmuş.
Zico da buna, belli ki isteyerek zamanını bekleyerek cevap vermemiş.
Maçın başında gelen bir gol.
Sonra oyunun temposunu Londralıların ayarladığı, asla size inisiyatifi vermediği bir 70 dakika var.
Zico buna ses etmemiş beklemiş. Suyun yolunu çevirmeye çalışmamış.
Son 15 dakikaya kadar. Ve sonra Brezilyalı’nın müdahalesiyle risk alınan son 15 dakika.
1,5 şut çıkarmışız. 4 kontr ve sonunda bir gol yemişiz. Rakip alana yığılmışız, ama onların pozisyon sayısı daha fazla.
Zico oyunun stratejisinden şikayetçi olmamış. Mantığını uygun görmüş ve bu mantık içerisinde özel oyuncularından ekstra bir iş beklemiş. Semih adım atamamış, sadece bir kafa topu alabilmiş. Alex’in gol bölgesinde yapabildiği hiçbir şey yok. Deivid yitip gitmiş. Kanat organizasyonu sıfır. Topu bize bıraktıklarında kendi alanımızda çevirmişiz. Rakip yarı alandaki ikili mücadelelerin tamamı kaybedilmiş ve öyle kapamışlar ki kanalları hep geri oynamak zorunluluğu doğmuş. Lugano da ileri vurmuş.
Onlar oyunu bir Rus Ruleti’ne çevirecek tempoya hiç çıkmamış ve hücum kalabalığı yaratmamış. Biz de onların daralttığı alanı açacak bir şey yapamamışız.
Chelsea hiçbir şey oynamamış gözüküyor bu tabloda. Ama 1-0’dan sonra onların öyle bir zorunluluğu yok. Bir şey yapması gereken Fenerbahçe. Yapamamışlar. Duvarda bırakın delik açmayı, iz bile bırakılamamış.
Hiç haz ettiğim bir yayın organı olmasa en iyi onların maç yorumu anlatıyor oyunu. Daily Mirror: “Chelsea birinci sınıf oynamadı. Buna gerek kalmadı”
Mirror’ın 1. sınıf dediği oyuna çıkılsa Fenerbahçe’nin hücum gücünün devreye girmesi muhtemeldi. Ama Grant, Sevilla’nın yaşadığını yaşayabileceğini biliyor olmalı. Oyunun o mantığa dönmesine izin vermedi.
Zico’yu da suçlamıyorum. 1-0’ken oyuna uyup, son 15 dakikada 1 gol yemenin hiçbir şey değiştirmediği zamanda risk alması da akıllıcaydı. Atılacak bir gol yense bile uzatmaya götürecekti oyunu.
Bir nevi tamam istediğin gibi oynayalım dedi Grant’a. En azından son bölümde oyuncularının devreye gireceğini düşünüyordu herhalde. Olmayan bu oldu. Grant’ın yıldızları devreye girdi.
Kayıt ettiyseniz bir defa daha izlemenizi tavsiye ederim maçı.
Belki şahane bir futbol değildi, ama son dönemlerin en iyi satranç maçlarından biriydi.
Enerjiden futbola
Sadri Şener enerji sektörüne girmek istediklerini açıkladı. Yeni kaynak iyidir, umut verir. Ama kesin çözüm müdür? Ve bu durum ülkedeki futbol yönetimi açısından ne anlatır?
Belirli bir para kazanırsınız, bununla, yanında da geri ödeyebileceğinizi düşündüğünüz kredilerle yaşarsınız. Parayı döndürebildiğiniz sürece sorun yoktur. Sonra standardınızı yükseltmek için geliri artıracak yollar aramaya başlarsınız.
Parayı idare edemiyorsanız, gelirleri artırsanız bile idare edebileceğinizin garantisi yoktur. Hatta küçüğü idare edemeyenin büyüğü idare etmesi az görülen bir durumdur.
İnsan bin YTL kazanırken de boğazına kadar borca batabilir, 1 milyon YTL kazanırken de…
Bin YTL’yle boğazına kadar borca girenin 1 milyon YTL’yle daha kötü batması daha muhtemeldir.
Yılda ortalama 30 milyon YTL’lik bir bütçesi var Trabzonspor’un. Bu minimum para. Tribünden zarar ediliyor, Şampiyonlar Ligi gibi müsabaka gelirlerinden hiç pay alınamıyor vs. Ölüsü 30 milyon YTL.
Avrupa sathında adı ezberimizde olan bir dolu kulüple kafa kafaya bir bütçe demek bu.
Ve bu gelirle satılan onca oyuncudan sonra 50 milyon dolar civarında bir borç sarmalına tutulmuş durumda.
Forması satmıyor, tribünü zarar ediyor. Aldığı oyuncudan kâr edemiyor. Ve sürekli yıldızlarını satıyor. Enerji sektörüne, birilerinin politik emellerine araç olup da girip kar etmek iyi de. 30 milyonu idare edemezken 60 milyonu idare edebileceğinizin garantisi ne?
Alın size Galatasaray’ın 10 yıl boyunca dolu tribünler ve Şampiyonlar Ligi gelirleri sonrası durumu.
Mesele çok para kazanmaktan önce parayı idare etmektir.
Kemal Dinçer bırakmalı
Bu ülkenin en değerli spor akıllarından biridir Kemal Dinçer. O da hepimiz gibi hatalar yapmıştır. Cebine çakıyı attığı Galatasaray maçına takılmış değilim. Hata insanlara özgüdür. Ve anlıksa, çok sık tekrarlamıyorsa, bu ülkenin şartlarında affetmek mecburiyetim var. Yoksa ortada futbolcu, gazeteci, yönetici taraftar kalmaz.
O çakıyı alıp hakeme vermesini özellikle bu oyunu bu hale getirenlerin ondan beklemesini en azından saflık olarak görüyorum. Bu ülkenin futbol dünyasından böyle bir şövalyelik beklenebilir mi? Kim yapabilmiş bugüne kadar? Dinçer’in ‘fanatik(!)’ Fenerbahçeli olması da sorun edilemez. Hele de fanatik gazeteciler tarafından!
Mesele, gözlemcilerden ve temsilcilerden, yani oyunun adaletinden 1 numarada sorumlu olan birinin köşe yazarlığı ve futbol yorumculuğunu sürekli bir iş olarak yapmasıdır. Bu son derece sakıncalı. Hemen bu görevlerden birini bırakmalı. Bir insan aynı davada hem savcı hem avukat olamaz.

90 Dünya Kupası’ndan bir maç gibiydi. Drogba’lardan, Lampard’lardan bu oyun mu gelmeli diye düşündüren. Chelsea hiçbir şey yapmıyor gibiydi. ‘Bu maç bir duran topla, bir kontrayla bitebilir’ demiştik ya, hani maçtan önce 4. dakikada gelen gol sonrası gerçekten bitmiş gibiydi.
Onlar hiçbir şey yapmıyor gibilerdi tamam. Ama Lugano dışında Fenerbahçe’de bir şey yapan yok gibiydi. Semih kayboldu, Deivid, Kazım ve Alex ancak geriye gelip top aldıklarında göründüler. Göze çarpan, Drogba’nın çok erken durumu teşhis edip krampon değiştirmesinden belli olduğu üzere sürekli kayan oyunculardı sadece. Bizde daha fazla oyuncunun sık sık yerde kalması krampon tercihinde sıkıntı yaşandığını gösteriyor. Durgundu oyun yani.
Bu durumu yaratan, iki hocanın da hesaplaşmayı sona bırakma düşüncesi olabilir mi? İkisi de birbirinden hamle bekler gibiydi. Fenerbahçe, Chelsea’nin kapladığı ve daralttığı alanı açmak için fazla yavaştı. Hızlarıyla çoğalmayı başaramıyorlardı. Grant buna güvendi belli ki.
Şans gelmedi
Zico son 20 dakikada ‘Gol yesem bile 1 gol beni ayakta tutar. Artık risk alabilirim’ diyerek’ adam sayısını artırıp çoğalınca, oyunun şekli değişti. Fenerbahçe kaleye yaklaştı ve pozisyonlar da bulmaya başladı. Alex’le kullanılan serbest vuruşların hep sol kanattan kazanılmış olması bir şanssızlık. Direkt içeriye falso verip Hilario’yu zorlayabileceği bir şans hiç gelmedi.
Fenerbahçe açılınca Chelsea’nin savunma kanatlarının da dahil olduğu geniş alan akınları da gelmeye başladı tabii. Sonunda da Essien’in ustalığından bir gol.
Bir tecrübe oldu. Büyük bir tecrübe. Ama tecrübeyi kazanırken fazlasını elde etmek de mümkündü. Artık önümüzdeki yıllara bakacağız.
Biliyorsunuz aslında önemli olan kupayı kazanmak değil, hep burada olmaktır.
Yani favori olmak.

Chelsea bu sezon lig ve Avrupa’da evinde hiç kaybetmedi.
2008 başından bu yana aynı sahnede, içeride dışarıda sadece Fenerbahçe’ye boyun eğdiler.
Avram Grant geldiğinden bu yana, yani 18 Eylül’den beri Avrupa’da evlerinde gol yemediler.
Öte yandan ligde evlerindeki maçlarda sadece dört kez 2’den fazla gol atabildikleri galibiyetler alabildiler. Avrupa’da bir kez.
26’sında evlerinde oynayacakları Man. United maçına şampiyonluk maçı olarak bakabilecek durumdalar.
Bugün de onları umutsuzluğa sevkedecek bir sonuç yok ellerinde. Fenerbahçe, misal 2-1’in rövanşında Sivasspor maçına umutsuz çıkar mı? Hiç fark yok.
Fenerbahçe’nin ciddiye alması gereken istatistikler. Ama umutsuzluğa düşürecek rakamlar değil.
Chelsea muhtemelen yine 4-3-3/4-5-1 varyasyonuyla sahada olacak. Fenerbahçe ise yine Noel Ağacı’yla (4-3-2-1).
İstanbul’dan farkı Alex’in boşa çıkacak olması. Onu orta saha oyuncuları değil bu kez savunmacılara bırakacaklar. O kadar geride kalmayı göze alabileceklerini sanmıyorum çünkü. İstanbul’da oyunun kaynağı olarak gördükleri Brezilyalı’ya sürekli hücumcu orta saha özellikli ikilileriyle basmışlardı. Onu Makalele’ye bile bırakmadılar. Bu Chelsea’yi, Mourinho’nun takımından daha defansif yaptı.
Semih tercihi
Fenerbahçe bundan yararlanmak zorunda. Alex topu atıp, bekleyeceğiniz bir silah değil. Etrafında kalabalıklar yaratmalısınız. Deivid bu işe yarasa da yeterli değil. İlerideki duvar, ilerideki çapa, artık ne derseniz bir oyuncuya ihtiyaç var. Biliyorum bu laflardan sıkıldınız, ama kadroda bunu yapabilen tek oyuncu Semih. Alex’le, Deivid’le ya da Uğur veya Gökhan’la çıktığında ona ihtiyaç olacak. Hem de her zamankinden fazla. Baştan ya da devre arasında o bu kez çok lazım.
Chelsea’nin oyunu, onun 4 hatta 5 santrforlu yapacak. Ceza sahasına yığıldıkları anlar olacak. Yani Stamford Bridge’te birçok kez topu ileri vurmak şart olacak. Kezman bu topları sıradan lig maçlarında bile toplayamıyor. Bu ona acımasızlık her şeyden önce. Çünkü Kezman’ı da çileden çıkarıyor. O soyunma odasını Semih onun yerine tercih edildi diye değil. Semih’le oynayamadığı için terk ediyor çünkü.
Onun tek santrforluğu geride kaldığınız maçlarda bir 100 metreciden maraton koşmasını beklemek gibi..
Ve sadece bu tercih her şeyi değiştirebilir.
Bu oyun bir kornerle, bir kontratakla bitebilir çünkü. Her iki taraf için de. Bundan yararlanmalı ve oyunun dengesini bozmamalı.
Çünkü bu bir kulübün kaderini değiştirebilecek bir maç.
Hem de dertsiz, tasasız. Kaybetsen hiçbir şey kaybetmeyeceğin, kazansan dünyayı yerinden oynatacağın bir oyun.
Bu maçta kayıp yok yani.
Kazançsa sonsuz…
Favori olabilmek
Denklem şu:
Fenerbahçe sezonun en iyi Chelsealerinden birini yendi.
Volkan’ın ekstra oyununu bir kenara bırakın, en kötü iç saha performanslarından biriyle hem de.
Sadece bu bile umut demektir.
Bir de bugüne bakalım.
Düşünün, dakika 70. Ve bu yıl kendi evinde sadece bir kez 3 gol atabilmiş Chelsea önünde Fenerbahçe 3-0 mağlup durumda. Avrupa’da gol atmadan sadece Inter’e yenilmiş Fenerbahçe’den umudunuzu tamamen yitir misiniz?
Asıl mesele budur. Kendinizi favori, en azından eşit şanslı görebilmek. Ve zamanla herkesin sizi favori görmeye başlaması.
Zico’nun oyuncu tercihlerini vesaire tartışırız. Hak veririz ya da vermeyiz. Ancak asıl meseleyi unutmamak lazım. Zico’nun takımı da, onun peşinden sürüklenenler de başka bir futbol bilincinde artık.
Lise Üniversite -İlkokul
Mehmet Barlas “Galatasaray üniversite oldu, hala lise yönetiyor” demişti. Bir futbol yazanı olarak kıskanmıştım. Birçok doğru yönü vardı bu güzel cümlenin.
Artık bu gelenek değil Galatasaray’ı yöneten. Bu değişiklik kurumu sonsuza kadar etkileyecek bir devrim midir? Yoksa bir ara dönem mi, bilinmez.
Ancak Kalli hamlesi gösteriyor ki, artık bu kulüp başka bir şekilde yönetiliyor. 6 hafta kala, şampiyonluğunun en kuvvetli iki adayından biriyken hoca görevden alındı. Kimse “İstifa etti” demesin. Hem de kendi getirdikleri bir teknik adamsa. Hem de o teknik adam “Polat başkan olmalı” demişse.
Gelenek, bir istifa olsa bile bu mevzuyu sezon sonuna kadar idare ederdi. Hem de bu şartlarda. Bu doğru mu olurdu? Onu bilemem. Bu hamle doğru mu? Bunu da bilmek mümkün değil.
Ama farklı. Geleneğin, alışılmışın dışında. Anlık, alışılmışın dışında hamleler gelecek artık belli ki. Sabah kalktığınızda başka bir şey, akşam yatarken başka bir şey karşınıza çıkabilecek. İşte bu Galatasaray’ı farklı yapan bir tavrın terkidir. Galatasaray bir çeşit postSeba dönemi yaşıyor artık. Ya da PreAziz Yıldırım diyelim.
Galatasaray üniversite oldu, liseden kurtuldu (en azından şimdilik).
Şimdi göreceğiz profesörler mi işin başında, ilkokul öğretmenleri mi?