Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

‘İtalyanlar artık pizza yapamıyor’ desem. Dalga geçersiniz.
Peki İtalyanlar artık savunma yapamıyor desem. Aynı şey. Ama öyle Hollanda maçında yenen goller ve dün Zambrotta’nın Mutu’ya yaptığı asiste bile gelmeye gerek yok. Aslında gerçekten İtalya gibi oynayan, Fransa maçının başından buyana Rumenler. Kalabalık oyun merkezini kendi sahalarında tuttukları bir alan oyunu uyguluyorlar. Az adamla çıkıyorlar. Ancak bu oyuna rağmen dün çok kolay pozisyona girdiler. En fazla 4 kişiyle gittikleri ceza sahası çevresinde mutlaka gol bölgesine ulaştılar.
Buffon’un hem ayağı hem de eliyle kurtardığı penaltının bir kez daha ispatladığı insanüstülüğü olmasa, İtalya bu dengesiz ve bize bildiğimiz her şeyi unutturan oyunla, bir sonraki büyük turnuvada rezil olan ilk Dünya Şampiyonu olarak tarihe geçecekti.
Anlaşılmaz bir savunma isteksizliği, boşvermişliği içindeydiler orta sahaları savunma yardımlaşmasını tamamen unutmuştu. Rumenlerin kura şanssızlığının onları bu gruba düşürmesiyse diğer dünyanın şanssızlığı. Hırvatlarla birlikte belki, de en efektif oyunu oynayan takım olmalarına rağmen rakiplerin büyüklüğü onların önünde set oluşturuyor.
Ancak buna rağmen bu yeryüzünün en iyi penaltıcılarından birinin dünkü maçtan sonraki hali hem oyunu hem de İtalya ve Rumenlerin durumlarını çok iyi ortaya koyuyordu. Mutu’nun dramından bahsediyorum. Onlar fazlasını hak ediyor.

Terim’in büyük turnuvalarda (96 ve 08) kazandığı ilk gol, çift santrfora dönüşüyle geldi. Semih’i oyuna sürmesi sadece Nihat’ın yalnızlığına, kayıplığına son vermedi. Orta sahanın topu daha kolay ileri yollamasına yardımcı oldu. Bize daha uygun olan, alıştığımız, aslında belki de bizi biz yapan oyunun büyük kısmı bu.
Manchester ya da Chelsea gibi oynayabilmek güzel olurdu tabii. Ama kaleyi göremeden bu oyunu oynamaya çalışmaktansa, pozisyona girerek sıradan oynamak yeğdir herhalde. İlk yarıda özellikle fırtınalı yağmurun da oynamamızı imkânsızlaştırdığı, özünde 4-6-0 diyebileceğimiz oyundan yaptığımız dönüş hayata dönmemizi sağladı.
Eren’in pası ve Hakan’ın golünün her anlamda verdiği acıyı böylece biraz olsun giderdik. Muhteşem mi oynadık? Hayır. İdeal ve en son jenerasyon olan oyun bu mu? Hayır. Böyle oynarsak her maçı kazanır mıyız? Hayır… Ama en azından oynadığımız amacı olan bir futbola benziyor…
Ve bize uyanı en azından şimdilik bu. Çift çapa savunmayı önden kademeliyor. Öncelik topu kullanabilen kanat oyuncularını terste yani boşta topla buluşturmak. Olmadı erken, çizgiye inmeden kale içine orta yapmak ya da pivota topu ‘şişirmek’ mümkün. İşte hepsi bu! Eveleyip gevelemeden, topla oynamak için yanıp tutuşmadan basit ve net bir oyun işte.
Bu, yağmurdan havuza dönmüş bir sahada pas yapmaya çalışmaktan ya da sahada hemen hiç kimsenin daha önce oynamadığı bir oyunu bu seviyede denemekten çok daha iyi. Bu oyun bizi şampiyonanın favorisi filan yapmıyor ama oynamak istediğini oynayabilen bir takım yapıyor. Her oyuncu vasatını yakalıyor.
İşte hepsi bu!
Bir ev sahibini daha evinde bırakmak için bu kadar yetiyor.

Basit sorular sorarak bir yere ulaşmaya çalışalım:
1- Bu bizim en iyi takımımız mı?
2- Cumartesi akşamı izlediğimiz, cebinde Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olan futbolcular arasından çıkabilecek en iyi takım mı?
Lafı uzatmadan cevabını aramamız gereken soru bu. Bu sorudan ve sanıyorum ortak ‘olumsuz’ cevabımızdan, gereğinden büyük sonuçlar çıkarmak derdinde değilim. Buradan bir yöntem sınıflandırması yapmak amacındayım. Terim, iki temel milli takım direktörlüğü biçiminden ‘seçici’liğe değil ‘yetiştirici/eğiticiliğe’ soyunmuş durumda. Hem de bunu dünya yüzünde en katı şekilde yapan teknik direktör olarak ortaya çıkıyor. Geride bıraktığı oyuncular ve sarıldıklarının anlattığı bu. Bir ‘Terim takımı’ ortaya koyuyor. Ve şu an için sonuç hiç de iyi gözükmüyor.
Sorularla devam edelim. Terim’in de hemfikir olduğunu bildiğimiz bir konu var. Türkiye’de oyuncu yetiştirme mekanizması çok iyi çalışmıyor. Alt yapı oyuncu üretse de onları üst yapıya taşımakta zorluk çekiyoruz. Dolayısıyla yurtdışı özellikle de Almanya bizim için iyi bir kaynak.
O zaman soralım:
3- Portekiz karşısında maçı tamamlayan kadroda yurt dışında yetişip yurt dışında oynayan hiçbir oyuncumuzun olmaması şaşırtıcı değil mi?
4- Bizim maçtan 1 saat önce biten açılış maçında bu özelliklere uyan 3 oyuncunun (Gökhan Eren- Hakan) İsviçre forması giyiyor olması da başka bir acayiplik değil mi? (İsviçre’de en kaba tahminle 140 bin Türk yaşadığı tahmin ediliyor)
5-Ertesi gün sahaya çıkan Almanya’da hiçbir Türk asıllı oyuncunun olmaması da bambaşka bir acayiplik değil mi? (Bu ülkedeki Türk sayısı 3.5 milyon civarında. Almanya’da yaşayan her yirmi kişiden neredeyse biri Türk). Yani Türkiye’de takım başına 5 oyuncu veren Almanlar’dan bu kaynağı neredeyse tamamen almışken, onların kullanmasına izin vermezken, bizim de elimizin tersiyle onları itmemiz gerçeğinden bahsediyorum.
Şimdi oturup düşünelim.
6- Portekiz maçının genel seyrine bakarak konuşalım.
Oyun sıkışmış, topu ileri taşımak olanaksızlaşmışken orta sahayı yaratıcı ve delici olarak güçlendirecek bir oyuncuya ihtiyaç varken… Scolari bile bildiğimiz alçakgönüllüğünden uzaklaşarak ‘Avrupa’nın en iyisi’ dediği orta sahasının karşısına kimlerle çıktık? Sezonu boş geçen Emre ve onu orada oynattığı için delik deşik ettiğimiz Kalli birkaç yüz kilometre ötede muhtemelen kıs kıs gülerken Sabri. Marco demeyin. O aslında stoper oynadı. Peki bu mevkide oynayacak oyuncumuz yok mu?
7- Tümer nerede? Böyle sıkışmış bir maçta sahaya sürülmeyecekse ne zaman oynayacak? Yoksa bu seviyede bir oyunu Sabri kadar bile kaldıramayacak durumda mı? Yoksa kadroya alınmasının tek sebebi, devre arasında ona ‘şampiyona’da olacaksın yeter ki, git bir yerde oyna denmesi mi?
8- Meraklıyız hep birlikte Terim gerçekten Topuz’u, Yıldıray’ı aramadı mı? Topuz tam da o mevkide kurban edilen Sabri’nin yerinde oynamıyor mu? Bütün bir sezonu çok iyi bir performansla geçirmedi mi?
Bu soruları uzatmak, çoğaltmak mümkün. Şampiyona sonrası bunu da yapacağız tabii ki. Şimdi 2 maç daha var. Ve oyunu, takımı, hocayı çok konuşuruz.
Ancak biliyorum ki, elinde imkan olsa Terim takımın yarısını hemen değiştirir.
Bunu nereden tahmin ettiğimi sorarsanız. Size bu maceranın ilk maçının kadrosunu hatırlatmak isterim.
Elemelerin ilk maçına Malta maçına çıktığımız kadroya bakın: Rüştü, Mehmet Topuz, Can Arat, Gökhan Zan, Marco Aurelio, Yıldıray, Tümer, Ergün Penbe, Hamit Altıntop, Fatih Tekke, Hakan Şükür.
Aynı turnuvada bu kadar değişen, sadece kadro olarak değil, oyun olarak da bu kadar farklılaşan bir başka ülke, bir başka ‘ekol’ gösterebilir misiniz?
Şimdi son ve asıl soruyu soralım.
9- Milli Takım’ın başındaki hoca Türkiye’nin en iyisi mi?
Bence öyle. Zaten şaşkınlığımız, özellikle de edilgenliğimiz ve mahkumluğumuz göz önüne alındığında bundan. Oyuncu kaynağımızı neden böyle kullandığımız ve aslında hiçbir Türk takımının bugüne kadar oynayamadığı bir oyunun peşine düşmesine hayretimiz.
Çünkü ortaya çıkan L’Equipe Gazetesi’nin biraz da dalga geçerek belirttiği gibi ‘4-3-3 inoffensive’. Hücumcu olmayan bir 4-3-3.
Umarız son iki maçta bu halimizden kurtuluruz.
Nihat?
Avrupa’nın en formda golcülerinden biri elimizde. Ama duran toplar dışında onu göremiyoruz. Peki silahımız kim? Kazım? Takım vasatının üzerinde oyununa rağmen gerçekten bu rolü sırtlayabilir mi? Topu rakip kaleye taşımak boşa çıkmak mümkün olmuyor. Manchester gibi oynamak istiyor Terim. Chelsea gibi, neredeyse santrforsuz bir oyunun peşinde. Çok güzel bir fikir olmasına rağmen fazla romantik. Çünkü bunu yapan bir Türk takımı yok. Elemelerde bunu yapamadık. Bu aslında tüm öğrenim hayatını sosyal bilimler öncelikli geçiren bir öğrencinin ÖSS Sınava’nda Fen-Matematik ağırlıklı bir tercih yapmasına benziyor. Terim bundan vazgeçecek mi? Yoksa bu oyunu uygulayamamamız rakibin gücünden miydi?
Şimdi yine 2000’de olduğu gibi son şansını kovalayan bir ev sahibiyle karşılaşıyoruz. Yine oradaki, İsveç maçında olduğu gibi çok kötü bir oyundan çıktık. Bakalım o maçtaki kadar şanslı olabilecek miyiz?
Göçebe bir toplum?
Tuncay’ın hali sadece bir vatandaşı olarak, sadece bir gazeteci olarak değil, onun stiline gerçekten hayran olan biri olarak üzdü beni. Ruhu çekilmiş gibi. Fenerbahçe onu kaybettiğinde Fenerbahçe’nin ruhu kaybolmuş gibiydi, şimdi görüyoruz ki, o da kendisi gibi değil.
Onu farklı kılan oyuna, skora isyanıydı. Her türlü kötü duruma ilk isyan eden o olur, her şeyi değiştirmek için sonuna kadar uğraşırdı. Şimdi sıradan bir İngiliz Ligi topçusu portresi var önümüzde. Sadece o bildiğimiz Tuncay olsa tüm takım farklı olmaz mıydı?
Hep dışarı gidin ve kendinizi geliştirin dediğimiz yıldızlarımız, şimdi, önümüze başka bir tablo koyuyor. Nihat ve Tugay’ı bir kenara koyun… Dışarıdan Türkiye’ye gelenler, Türkiye’den dışarı gidenler, kim üzerine koyabildi?
Yoksa artık en azından futbol dünyası için bir klişe yıkılıyor mu? Artık yoksa gereğinden fazla toprağa bağlı ve yerleşik mi olduk?

Portekiz’in savunma kanatlarını da dahil edebileceğimiz hücum gücüne karşı yaptığımız en iyi iş her daim en az ikili kademe yapabilmek oldu. Bu başarının en iyi örneği Marco’nun özellikle Ronaldo’nun çalım girişimlerinde, karşılayıcı oyuncunun arkasına aniden sarkarak onun tüm çabalarını boşa çıkarmasıydı. Bunun dışında tempoyu istediğimiz gibi düşük tutmak da önemli bir başarı oldu. Buraya kadar her şey güzel…
Ancak iki başka örnek de tüm iyi niyetimize rağmen ne kadar kırılgan olduğumuzu gösteriyor.
Gole gelmeden, en çok çalıştığımız ve en önemsediğimiz silahlarımızdan biri olan duran kornerlere bakalım. Her kornere gidişimizde Portekiz üç hızlı oyuncuyu orta çizgiye dizdi. Biz herhalde 2 kişinin ileride beklemesini planlıyorduk ki, Kazım’ın ceza sahası içinde hücuma dönük mü yoksa savunmanın bir parçası olarak mı kalacağına karar veremeden oyunun sonunu getirdik. Scolari sadece 3 oyuncuyu bizim kornerlerde kontr silahı olarak kullanacağını göstererek önemli silahımızı bertaraf etti.
Ve gelelim şu kademe işine. Başarıyla yaptığımız doğru. Ancak savunmadan çıkan ilk oyuncuyu karşılayacak kimse bulamayışımız da enteresan. Pepe’nin (sahanın en iyilerindendi) organize oyunda ilk ileri çıkışında bu kadar boş bir verkaça girişinden bahsim. Nihat’a göz açtırmamanın yanı sıra, skora etki edişi insanı kıskandırıyor. Biz yılın Avrupa’da en formda forvetlerinden Nihat’ı onun çabasının da etkisiyle kullanamaz, pozisyona sokamazken, markajcısının golüyle yenilmemiz üzücü olan.
Genç, ama çok tecrübeli rakiple oynadık. Ve 2 maç daha var. Buradan çıkacak 4 puanın yetebileceğini unutmayalım. Yeter ki, Kazım (disiplin davranışları dışında) ve Servet’in seviyesine biraz daha yakın duralım.

Bu maçı kazanıp, gruptan çıkamamak mümkün. Bu maçı kaybedip sonra şampiyon olmak da. Portekiz oyunun şifresi aslında budur. Bu maçın analizini yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra hep bunu düşünmek lazım. Sonuç büyük bir galibiyet de olsa hezimet de, bunu bilmek lazım.
Yine Scolari’yle başlıyoruz. 2002’de olduğu gibi. Yine şampiyonanın favorisiyle. Ve yine Portekiz’e gelene kadar hep kazanan adamla. Geldiğinden bu yana hiçbir şey kazanamamış olanla.
Rakip, efsane Figo’nun yerine yeni efsane Ronaldo’yu koymuş olarak çıkacak karşımıza. Bu şampiyonayı iyi oynarsa dünyada yılın futbolcusu seçilmesi kesin olan bir Tuncay-Servet-Volkan jenerasyonu oyuncuyla.
Biz Hakan’ın, Yıldıray’ın yerine koyabilecek miyiz onu test edeceğiz. Tuncay, Servet, Volkan bu seviyede gerçekten birer yıldız mı onu? Ama sadece Ronaldo değil rakip. Geçen turnuvanın Nikopolidis’le birlikte en iyi kalecisi olan Ricardo kalede. Savunma göbeği Chelsea-Real karması. Rakibin hücum gücü o kadar etkileyici ki, sağlam savunmasını konuşmaya vakit kalmıyor. Grup maçlarında sadece 2 kez bir maçta 2 gol yediler. İkisi de Polonya’dan.
O savunmayı sürekli çalıştığımız, 17 gündür seyrettiğimiz antrenmanlarda ve hazırlık maçlarında devamlı izlediğimiz ters toplarla savunma arkasına atılan uzun paslarla geçmek mümkün olabilecek mi? Bunu test edeceğiz.
Scolari’nin sürekli oynattığı 4-3-3’ü bizim iki hazırlık maçını izledikten sonra 4-3-1-2’ye çevirme sinyalleri verdiğini biliyoruz. Kanatta kullandığı Ronaldo’yu, Nuno Gomes’le birlikte iki santrfor olarak oynatma olasılığı ortaya çıktı. Terim’in de bir karşı planı olduğunu düşünüyorum. Onun kamp başından bu yana denediği formasyonu değiştirmesi hiç sürpriz olmaz.
Umarız yalnız kalmazlar
Bizim oyunumuz 4-3-3 gibi gözükse de aslında Marco’yu bir savunma oyuncusu, üçüncü bir stoper olarak kullandığımız gerçek. Takım top yekûn atağa kalktığında, savunmanın 2 kanadı da hücumun bir parçası olduğunda kafanızı bizim sahaya çevirdiğinizde Marco’yu Gökhan’la Servet’in arasında görüyorsunuz. Rakip üzerimize gelirken zaten orada. Bu seviyede çapasını bu kadar geride ve sadece savunma rolüyle kullanan başka bir takım hatırlamıyoruz. Aurelio bu takımın aslında ön stoperi.
Emre ve Hamit 2 iç oyuncu olarak görev alıyorlar. Ancak Portekiz orta sahasının presi karşısında ne kadar güçlü ve hazırlar bunu bilmek mümkün değil. Umarız hücum ekibi onları yalnız bırakmaz. Sağlanacak bütünlük en formda oyuncumuz Nihat’ı kullanma konusunda da bize yardımcı olacak. Çünkü yılın en formda Türk’ü Fenerbahçe’deki Kezman’ın silinişine benzer bir sıkıntı yaşadı hazırlık maçları boyunca. Çok yalnız ve kalabalıklar arasında, sırtı dönük kaldı. Onu kullanabildiğimizi söyleyemeyiz.
İyi yapabildiğimiz, savunmanın arkasına isabetli paslar atabilmek ve sağ kanada attığımız kontra toplardan gelen ortalarla soldan gol bölgesine kaçırdığımız oyuncuları buluşturmak. Tüm bu gerçekler ışığında Terim’in bir son dakika değişikliği yapması mümkün olabilir. Scolari’den gelecek olan son haberler bunda belirleyici olacak.
Bütün bunların ışığında bizi biz yapanı uygulamak tek çıkar yolu. Sahada kaos yaratmak, oynatmamak lazım. Herkes topun arkasına ve topun çevresine. 2002 yolunu açan Terim’in asıl planı buydu. Kurallar içinde bir futbol kavgası. Rakibe illallah ettiren bir pres. Bunu ne kadar yapabileceğimizi test edeceğiz bugün. Bugün oynayacağımız maç bir şampiyonluk maçı değil, şampiyonanın favorisiyle bir test maçı.
Bayrak asmak yasak
Cenevre’ye girdiğiniz andan itibaren en çok dikkatinizi çeken balkonlara ve camlara asılmış bayraklar oluyor. Portekiz ve İsviçre bayrakları yan yana. ‘Herkes bize düşman, herkes arkamızdan iş çeviriyor’ tedrisatından gelme bizlerin kafasında hemen komplolar ürüyor normal olarak. Bunlar şike yapacak!
Burası bir Portekiz ülkesi. Almanya için Türkler neyse, İsviçre için de Portekizliler o! İsviçre’nin alt yapı hamlesinin kol kuvveti onlardı ve dönmediler ülkelerine. Bu yüzden bu kadar destek var üç renklilere. Yani bu kadar Portekiz bayrağı normal. Peki neden İsviçre bayrağıyla yan yana asıyorlar diye sorarsanız! Çünkü tek başına bir yabancı bayrak asmak yasak! Kanunen diyor polis! Hangi kanun diye sorarsanız öyle bir kanun yok.
Ortada kanun olmamasına rağmen, polis olmayan bir kanunu öne sürerek herhangi bir yabancı bayrağın tek başına asılmasını yasaklıyor. Başına bela almak istemeyen halk da sorgulamıyor, İsviçre bayrağını asıyor kendi ulusunun bayrağının yanına.
26 kanton, 4 dil, 3 dinin yaşadığı, yüzyıllar süren savaşlar yaşamış ve sonunda birliğini sağlamış bir ülkede başlıyor Avrupa Şampiyonası. İtalya’yla birlikte Avrupa’da birliğin en geç sağlandığı yerde. Ve bu ülkede cemaatleşmeye izin yok. Olmayan bir kanunu bile uydurabiliyorlar bu felsefeyle.

Nyon’da gece. 3 genç üzerimize geliyor. Bütün yayın boyunca uzaktan bizi seyretmişlerdi. Yayın bitmiş karanlık basmışken, arabalarımıza hareketlendik. Onlar da bize doğru yürümeye başladılar. Oluşmuş genel kanıya bakarsanız neyin peşinde olduklarına dair birçok fikir doğabilir kafanızda. Doğdu da. Biraz kabadayıca yürümeye başladım.
‘Türk televizyonu mu?’ dedi birisi yerel dille. ‘Evet’ dedim sertçe.
Biraz daha yaklaştı ve ‘Forma var mı?’ dedi. ‘Ne olur!’
‘Yok’ dedim. İnanmadı. ‘Hadi lütfen!’
Diğerleri de aynı isteği tekrarladı. 5 dakika pazarlık sonucu haftaya pazar, aynı yerde olmaları halinde formalarını getireceğime dair söz verdim. İsviçreli 3 sarışın genç sözümü tekrar ettirdiler, sevindiler, teşekkür ettiler, elimizi sıkıp gittiler.
Bayraklar
Cenevre’nin göbeğinde Mont-Blanc köprüsünün hemen çıkışında her tarafı kaplayan parkların tam göbeğine 2 çiçek aranjman çalışması yapılmış. Kocaman. Bayağı bir sanat eseri. Pazar akşamı TRT’deki yayınımızı seyredenler, bu çalışmaların Euro 2008 temalı bir benzerini görmüşlerdir. Bu iki aranjmandan biri İsviçre bayrağı şeklinde, diğeri de bizim bayrağımız. Belediye başkanının özel isteğiyle yapılmış. Çeklerin ve Portekiz’in bayrağı ise burada, şehrin merkezinde yok söylenenlere bakılırsa. Amaç 2 senedir insanların kafasında oluşan zıtlaşmanın ortadan kaldırılması. Bir büyük muharebenin artık bir barışa kavuşması.
Artık bu iş bitsin diyor başkan. Bitse keşke diyen büyük çoğunluğun bayraktarlığını yapıyor başkan. Başımıza seçtiklerimizden beklentimizin de bu olması gerekmez mi zaten?
Şehrin en önemli yerine bir barış mühürü vurmak isteyen bir başkan! Ne güzel bir hayal.
Türk İsviçreli
Cenevre’den Nyon’a Leman gölü kenarından giderken solda bir bağ görüyorsunuz. Hemen arkasında muhteşem bir malikhane. 1800’lerin başından kalma. Arnavut kaldırımıyla kaplı harika bir avlu müthiş bir manzaraya bakıyor. Bütün gün oturabilirsiniz. Kahveyle güneşi karşılayıp şarapla uğurlamak için daha güzel bir yer yok. Orada oturursanız, ancak temel ihtiyaçlar için bacaklarınız sizi yerinizden kaldırır. O kadar keyifli.
Ev sahibi Alain Wuscher sizi ‘Merhaba’ diyerek karşılıyor. Sarı saçları geriye taranmış, mavi gözleri huzurlu. Türkçesi için özür diliyor, anadilini unutmuş birinin mutsuzluğu içinde. Türkiye’den, İsviçre’ye dönüşte ninesinden ‘kaşık’ istediğini onun Türkçe anlamadığı için anne babasına kızdığını söylüyor. Bizim ev aradığımızı duymuş kızından. Kızı ‘baba isteyenler Türk’ deyince ‘O zaman olur’ demiş. Normalde öyle ev kiralamak gibi bir adeti yok yani. O ev kiralanmaz zaten.
Ankara’da doğmuş Konya’da büyümüş. Kanında Anadolu yok. Babası Devlet Demiyolları’na çalışmış. Buralarda çok Türk var ama onun gibisi yok. Buralara yolunuz düşerse uğrayın. Sizi ağırlayacaktır.
Ev mi? Maalesef tutamadık. Fazla kalabalığız ve sığamadık.
İsviçreli Türkler
İsviçre Milli Takımı’nda 3 Türk var. 2’si 11’in bankosu. Kubi Kuhn’un ekibinin en güvendiği oyunculardan biri ise bu yıl İtalya’ya transfer olan en iyi oyuncu olarak gösterilen Gökhan İnler. İsviçre tarihinde İngiltere’ye gol atan az sayıdaki İsviçreli’den ikisi Kubilay Türkyılmaz ve Eren Derdiyok. Yeni Wembley’de gol atan ilk Türk ise Eren.
Eren ve Gökhan muhtemelen sahada olacaklar bizim maçta. Hakan da oynayabilir. Bizim golümüzü Marco atarsa misal. Hatta bir hat-trick yaptı diyelim. Futbol bu ya. Olmayacak şey var mı?
Eren ve Gökhan’ın golleriyle onlar da 2 sayı buldu diyelim. 3-2 kazandık. Kime üzülüp kime sevineceksiniz. Kim kazanmış ve kim kaybetmiş olacak?
Sandığımızdan daha yakınız galiba ve ilişkiler daha komplike anlayacağınız.
İsviçre bulvar basının bir kısmı problemleri, geçmişi kaşıyor olabilir. Normal olarak. Bulvar basını bunun için değil mi zaten. Garip olan bizim ciddi basınımızın onları ciddiye alıyor olması. Kendi bulvar basınımızı ciddiye almazken onlarınkini bu kadar önemsemek ve tüm basını aynı kefeye koymak! Ne denebilir ki.
İyi ve huzura dönük olanları önemsemek diğerine gülüp geçmek gerekmez mi?
Portekiz kilit mi?
Portekiz’i yenip gruptan elenmek mümkün. Onlara yenilip şampiyon olmak da. İyi oyunculardan çok iyi bir savunmadan, çok iyi bir kaleciden, çok kuvvetli bir orta sahadan ve santrforu bir kenara bırakırsak iyi hücum oyuncularından bahsediyoruz. Ama çok iyi bir turnuva takımından değil. Portekiz şampiyon olursa büyük bir başarı sağlamış olacak. Ama gruptan elenirlerse de hiç şaşırmam. Bu kadar iyi oyuncu başka bir takımda olsa bir numaralı favori olur, ama Portekiz öyle değil. Onlardan bu kadar bahsetmemizin sebebi ilk maç olması ise kabul. Ama onun dışında bir önemi yok rakibin. Portekiz kilit değil. Kazansak da kaybetsek de yol uzun. Bu yüzden kazanırsak iş bitmiş olmayacak, kaybedersek de dünyayı yıkmayalım.
Türkiye futbolcu tarlası olabilir mi?
Turnuvanın ardından Hasan Doğan’ın geçen hafta basınla yaptığı sohbetin üzerinde durmak gerekecek. Özetle biz şampiyon olsak problemler çözülecek mi demişti Doğan. Ve Terim’le birlikte projelerini anlattı. Şimdi maç heyecanı var ve bunlara girmek çok manalı değil. Ama bir federasyon başkanından sonunda bu projeleri duymuş olmak bile keyifliydi. Sanırım artık gerçekten çalışmaya başlıyoruz. Ve gerçekten böyle olursa, yakında bizim topraklar gerçekten bir futbolcu tarlasına dönecek. Umutlandık.

Yorulup oyunun boyunu 70 - 80 metreye çıkardığımız son 30 - 35 dakika dışında oyun organizasyonunun Uruguay maçından çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.
Marco’nun varlığı hem savunmasını hem de Emre’yi rahatlatmıştı. Böylece Emre ve Hamit hücum hattına yakın durabildi, gözleri arkada kalmadı. Fatih Terim’in planı Mevlüt’ü ileride iyice sağ çizgiye çekip, Sabri ve Hamit’in yardımıyla hücumda genişlik sağlayıp, rakip savunmanın boşluk bırakmasına yol açarak akınlar oluşturmaktı. Yani sağ tarafta genişlik yarattık, topu o tarafa attık. Oradan gelen orta ve paslarla soldan kale önüne getirdiğimiz sürpriz oyuncularla gol aradık.Nitekim iki gol de böyle geldi. Uruguay maçındaki ilk sayımız da aynı şekildeydi.
Nihat’ı iyi kullanamıyoruz
Bu şık ve etkili bir plan olmakla birlikte elinde Nihat gibi bir star bulunan bir kadroda yeterli durmuyor. Kabul edelim ki, Nihat’ı bu oyunda iyi kullanamıyoruz. O’nu kullanmak için yine pivot özellikli bir futbolcu arıyor gibiyiz… Belki Emre fizik ve mental olarak daha hazır olsa Nihat’tan da yararlanma olanaklarımız artabilir.
Genel olarak Uruguay maçından iyi olmakla birlikte Finlandiya’nın özellikle ilk yarıda savunmada bize hiç baskı yapmaması bu sıkıntımızda ne durumda olduğumuz konusunda bilgilenmemizi engelledi. Keşke İsviçre ve Portekiz’in deneyeceği gibi rakibimizin de böyle bir çabası olsaydı.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Uruguay maçından daha iyiydik ancak yorgunluk sebebiyle ne kadar iyi olduğumuzu tam göremedik.

İbrahim Kaş’ın dışarıda kalması, onun gençliği, kadronun durumu açısından anlaşılabilir.
Halil ve Yıldıray’ın dışarıda kalmalarının da futbolda karşılığı olabilir. Ancak bunun bir kriz yaratmayacağını söylemek de saflık olur.
Yıldıray, 2002 Dünya Kupası’nın en önemli oyuncularından biriydi. Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir tecrübe ve Milli Takım kadrosunun Nihat ve Emre ile dünya çapında en çok tanınan oyuncusu. Onun yokluğu sadece Türkiye’de değil, Almanya’da da büyük bir şok olacak. Alman basınında büyük bir yer bulacak.
Halil ve Yıldıray’ın kadro dışı kalmasının gurbetçiler üzerindeki etkisi de büyük olacaktır. Uzun vadede gurbetçi oyuncuların Türk Milli Takımı’nı seçmelerinde negatif bir psikojik etki yaratacaktır. ‘Yıldıray’ın dışarıda kaldığı bir Milli Takım’da ben nasıl varolabilirim ki’ fikrinin doğması kadar normal bir şey olamaz. Bunun kısa vadedeki etkileri ise şöyle olabilir.
Buradaki Milli Takım taraftarı, İsviçre’deki taraftarının da çoğunluğunu oluşturacak. Burada iki hazırlık maçında gördük ki, nasıl Trabzon’da Gökdeniz ve Fatih Tekke, nasıl Ali Sami Yen’de Hakan Şükür, nasıl Fenerbahçe Stadı’nda Semih daha fazla sevgi görüyorsa, burada da gurbetçi oyunculara gösterilen sevgi daha fazla. Bu iki marka oyuncunun dışarıda kalışı seyircide de ufakta olsa bir moral bozukluğu yaratır.
Hamit etkilenecektir
Halil özeline gelince, onun yokluğu insan ilişkilerinin belki de en yakını olan tek yumurta ikizi yakınlığını da gözetmek lazım. Fatih Terim’e yardımcı olan psikolojik danışmanlar herhalde Hamit’in nasıl etkileneceğini Terim’e söylemişlerdir. Futbol açısından bakarsak ise Hakan Şükür, Ümit Karan, Mehmet Yıldız ve Gökhan Ünal’dan sonra Halil’in dışarıda kalması, ne yaparsak yapalım, tartışılacaktır. Kaçırılan her gol bir kriz demek artık.
Türk Milli Takımı finale kalsa ve orada kaybetse bile, Yıldıray’ın ve yukarıdaki isimlerin yokluğu tartışma konusu olacak. Kadroda kalanları tartışmak onlara haksızlık olur. Ama gidenlere hakkını vermezsek de şık olmaz.
Bütün bunları bir kenara bırakın sadece şu gerçek bile buradaki psikolojiyi anlatıyor: Fatih Terim kamp başından bu yana “Dışarıda kalan oyuncuların da bizimle sonuna kadar kalmasını istiyorum” demişti.
Ancak Yıldıray, Halil ve İbrahim, Fatih Terim’in bu konudaki açıklaması yapılırken, kampı terk ettiler. Umuyorum bu durum iyi idare edilir.

Türkiye’ninki bir savunma sorunu değil. Rakip yerleşik, organize akınlarını yaparken pozisyon almada herkesin yaşadığı sıkıntıların çok ötesinde bir sıkıntı yaşamıyoruz.
Bizimki aslında bir topla oynayabilme sorunu. Savunmadan topu oyuna sokarken iki yönlü bir sorun yaşıyoruz. Önce tabii ki pası atanın zamanlama sorunu önemli. Ancak daha önemli sorun açığa çıkan oyuncu sayısının azlığı.
Topu rakipten aldığımız zaman, hedefe ulaşmış, sanki gol atmış bir takımın ruh haline bürünüyoruz. Yayılmıyoruz, hücum pozisyonuna çok ağır geçiyoruz. Burada rakibin baskısına bile gerek olmadan top kayıpları yapabiliyoruz böylece.
En teknik dediğimiz oyuncu bile savunma topu oyuna sokarken pozisyon almada, hücum setine dönüşte sorun yaşıyor. Bizim sorunumuz topa hükmedebilmek ve oyunu açabilmek. Yani aslında bizim sorunumuz teknikle ilgili. Marco’suz bu kadar çıplak oluşumuzun sebebi bu. Pazar akşamı oynadığımız maçta Gökhan ve Emre Aşık’a yapılan eleştirileri bu açıdan çok haklı bulmuyorum. Tabii ki bu oyuncuların birer futbol virtüözü olmadıklarını biliyoruz. Ancak onların ya da arkadaşlarının yaptıkları kayıpların sorumluluğunu onlara yıkmak haksızlık.
Belki TV’den ön alanda oynayanların sahaya yayılmakta ne kadar ağır kaldıkları görünmediği için böyle bir kanı oluşuyor.
Topu kaptığımız zaman pas atılabilecek oyuncu sayısının azlığı, hemen hücuma dönemeyişimiz sorun. Bu işi ağır yapıyoruz. Eğer tek bir pas seçeneği yaratılıyorsa rakibin orayı kontrol altına alması kolay oluyor. O andaki yerleşik düzenleriyle bile sizi zorluyorlar. Rakibe böyle bir şans veriyorsak, bu bir sorundur.
Ve böyle bir oyunda savunmaya Servet de gelse, Gökhan da, Rio Ferdinand’la Carvalho bizim savunmanın göbeğinde oynasa da sorun yaşanır. Bu bir oyuncu sorunu olmaktan öte, bir takım sorunudur. Ve bu savunma sorunu değil, aslında hücum sorunudur.
Burada antrenmanları takip eden ya da basından TV’lerden Terim’in basın toplantılarını izleyenler zaten en çok bu konu üzerinde durulduğunu da biliyor. Yani teşhis çok önceden koyulmuş da tedavi uzun sürüyor.
Bütün bunların Portekiz provası sayılan Uruguay maçında ortaya bu kadar açık biçimde dökülmesi de aslına bakarsanız bir şans.
Artık neyin eksik olduğunu çok daha iyi biliyoruz.
Federasyon’a tebrik
Uğur Meleke’nin Sivasspor’un lig üçüncüsü ilan edilmesi gerektiği yolunda yazdığı yazılar önemli. Önemli de bir sonuç doğurdu. Sadece bu konu için değil. Yasanın etkin ve iyi oluşu sadece adaleti doğru sağlamasıyla mümkün değil. Aynı zamanda her hukukçunun okuduğunda kolayca aynı sonuca varabileceği bir netlikle yazılmış olması da gerek. Federasyon bu konuda bir sıkıntı yaşandığını kabul ederek talimatların dilini sadeleştirme kararı aldı. Yasa yapıcılık, kanun yazıcılığı da böyle bir şeydir zaten. Federasyonun bu açıklaması çok sevindirici. Tebrikler.
Portekiz maçı başka
Savunmanın önünde Marco yanında Emre oynadığında (ki Portekiz maçında da böyle olacaktır) savunma hattının top yapma sıkıntısı mümkün olduğunca azalacak. Bu maç fiziksel yüklemelerin tam ortasında, sabah yapılan antrenmanın sonrasında oynandı. Uruguay ve Portekiz maçlarını sakatlıktan yeni çıkanların ve çıkmayanların da varlığıyla değerlendirilmeli.
Terim, Nihat’ı orta sahadan gelenlerle destekleme planıyla takımını sahaya süreceğini beklemeli miyiz bilmiyorum!
Bunu yaparsa Tuncay ve Gökdeniz’in işin içinde olduğu bir oyun daha muhtemel. Maç oynama alışkanlığını kaybetmemiş bir orta hatla sahada olma olasılığı yüksek. Yani Nihat’ın arkasına mesela Tuncay- Gökdeniz, Arda’yı dizerek. Ancak daha muhtemeli Semih ya da Halil’i Nihat’ın yanında oynatarak geride sıkışıldığında, alışkanlığımız olan uzun topları yapmak da cepteki bir plan. Terim’in bunu istemediğini biliyoruz ama Finlandiya provası bu mecburiyeti ortaya koyabilir.
Sadece Belçika
Bugüne kadar bu seviyede katıldığımız tüm büyük turnuvalarda, 2 Dünya Kupası ve 2 Avrupa Şampiyonası’nda yenebildiğimiz tek Avrupa ülkesi Belçika (Güney Amerika takımı da yok). Hafızası kuvvetli olanlar o maçın nasıl geçtiğini de hatırlıyor olmalılar. Denizlispor’un Lyon’daki zaferinden sonra tarihimizin en garip pozisyon/gol dengesi o maçın karakteri oldu. Yediğimiz onca pozisyonun arasında, Hakan’ın olimpik becerisiyle attığı gol ve ardından bir ani akın… O maçı 2-0 almıştık.
96’daki gol atamadığımız maçlar, 2000’deki İtalya ve İsveç maçları. 2002’de Asyalı ve Afrikalılara karşı alınan zaferler. Türkiye’nin altın jenerasyonu bile Avrupalılara karşı ancak tek bir galibiyet alabilmişti. Öyleyse şu andaki takıma şimdiden büyük bir görev yüklememek lazım. Şampiyonluk veya final şu anın hedefi olamaz. Bu şampiyona bir ara hedeftir ancak. Büyük hesap ise 2010…

Fatih Terim’in maaşı 1 milyon dolar etmiyor. 4 büyüğün hocalarının maaşından az. Bazısınınkinin yarısı kadar. Misal; Fenerbahçe, Scolari’yle imzalarsa, Brezilyalı en iyi ihtimalle Terim’in 4 katı kazanacak. Luce için de aynı durum söz konusu.
Terim’i kendisiyle karşılaştıralım. Şu anda 96’da Galatasaray’da göreve başladığından bu yana aldığı en düşük maaşla çalışıyor. Milan’da kazandığının yarısından çok daha az.
Bir önceki hocaya bakalım. Ersun Yanal şu anda Trabzonspor’da milli takımda kazandığının 2 katına yakın alıyor. Terim’in de Yanal’ın da bu kadar düşük maaşla çalışmalarının sebebi Türk olmaları. Bu görevle ilgili bir pazarlık yapmamaları.
Scolari’yi bu göreve getirsek TFF’nin kasasından çıkacak para yine şu ankinden çok daha yüksek olacak. Rakamı söylemekte sakınca yok. Bu rakam en iyi ihtimalle iki buçuk milyon euro’dur. Vasat ve üstü hangi yabancı hocayı Türk Milli Takımı’nın başına getirmeye kalksak Terim’den fazla para ister. Peki ya devler? Lippi, Capello, Mourinho… Bunları getirmenin yolu Terim’in aldığının en az 5 katını vermektir.
Peki ya bir Türk hoca getirseniz? Evet isimleri alayım! Duyamadım?
Aklına 2 isim gelen var mı? Hepsine de Terim’e verdiğiniz parayı vermek lazım. Tersine çevirelim. Diyelim ki Terim’e Yunanistan’dan bir teklif geldi. Nedir açılış rakamı? 2 milyon euro’nun altı değil emin olun.
Ligde ortalama bir takımın ortalama bir hocası sezon başı 600 bin YTL alıyor. Terim’in aldığı bunun 2 katı değil. Bu parayı bu hocalara kim veriyor peki? Belediyeler. Belediyelerin asli görevi bu mu? Önce özerk Federasyondan para alanı değil, belediyeden para alanı sorgulamak gerekmez mi? Vekil bunu yapsa daha iyi değil mi?
Terim parasını kimden alıyor? Özerk ve para kazanan (sponsorlar, naklen yayın payları) TFF’den. Özerk olan, kendi hukuk düzeni olan bir federasyondan. Kendi mali kongresini yapan, delegelerce ibra edilen bir kurumdan…
O zaman ne hakla, aslında piyasanın çok altında olan bu parayı sorguluyor vekil? Hem de seçildiği bölge için özerklik isteyen vekil bu.
Özerk Federasyon’un ne demek olduğunu anlamayan vekil, acaba bölge için istediği özerkliği nasıl anlıyor ve nasıl anlatıyor?
Piyasayı bilmeden, özerklik nedir bilmeden, konuştuğu sektörün şartlarını bilmeden konuşan vekil!
‘Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı da tek, onların maaşları ne kadar?’ diye soruyor sonra. ‘Özerklikten anlamayan ama özerklik isteyen’ vekil! Sanki Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı maaşıyla yaşarmış gibi.
Cumhurbaşkanı ödeneğini daha yeni artırdınız Meclis’te. 55 milyon 561 YTL.
Köşkün hizmetine bu yıl için ayrılan para 55 trilyon küsür eski lira. Yüzde 60 artış yapılırken herhalde meclisteydiniz sayın vekil. Söylesenize Cumhurbaşkanı, Başbakan maaşıyla mı yaşar?
Vekil değerlidir. Temsili demokrasinin vazgeçilmezidir. Vekile saygımız halkımıza saygımızdandır. Ama kabul edelim ki vekil seçilmek için ehil olmak gerekmez. Seçilme şartları kolaydır. Bazen şans, bazen bir koltuk çıkışla, hop bir bakarsınız oradasınız. Kimse farkında olmadan üç dönem gider gelirsiniz meclise. Ama Milli Takım teknik direktörü herkesin bildiği, herkesin tanıdığı, herkesin eleştirdiği adamdır. Her başarı her başarısızlık anında herkes tarafından değerlendirilir. Zordur. Bilirsiniz.
Durum budur. Terim’in maaşı çok ama çok düşüktür bu standartta.
Sevgili dostlar! İnsana en çok umudunu kaybettirten birlikte yaşadıklarının muhakeme eksikliği oluyor. Hele de bu eksiklik ‘beni yönet’ diye meclise yolladıklarımızın bazılarında görülüyorsa darmadağın oluyor insan. Üzgünüm ama durum maalesef bu…
Terim her ne kadar kendi sert üslubuyla söylemiş olsa da yaptığı açıklamada anlaşılmayacak bir durum yoktur. ‘Benden bir tane var, onlardan 550’ Evet Terim’in bildik sert açıklamalarından biri bu. Kimileri için yaralayıcı da olabilir ama kabul edelim ki, bu konuyu bu şekilde açana da herhalde ancak böyle anlatılabilir durum.
‘Fener şampiyon olur’
Nilay Yılmaz son 2 yazısında bize ayna tutuyor. Hatalarımız, büyük büyük laflarımız. Her zamanki gibi hoş! Benden de bir alıntı yapmış. Herhalde bu yazıların 3. bölümü de gelecektir. Çünkü gerekli. Selçuk Yula’nın yumuşatarak ‘Fenerbahçe şampiyon olur’ deyişi orada yer alırken, bunu ligin bitmesine 2 hafta kala söyleyenleri de pas geçmez herhalde. Ya da Fener, Sevilla yarı sahasına ancak taksiyle gider diyenleri.
Yeri gelmişken şu, bu mesleği bırakması gereken entel ve ayağına top değmemiş, el bebek gül bebek büyütülmüş olan spor yazarlarını da artık bir açıklayıver Nilay. Bayağı zaman oldu. Kimler hakikaten meraktayım!