Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Umutlarımızı birer tuğla yapıp üst üste koyarak da bir duvar örseydik, Koller’e karşı ne yapabilirdik. Tek adam, tek amaç ve tek taktik ile karşımıza dikilen Çek takımının boyuna ne yapsak erişemiyorduk. Bizi sahamıza çivileyip, öyle bir mahkumiyet kararı çıkardılar ki, iki metrelik dev santraforun çocuk oyuncağı gibi olduk. İlk topu O’na oynuyorlar, olmazsa kenara taşıyıp yine O’nu arıyorlardı. Ne Servet, ne de genç Emre Güngör böyle bir oyuncuya karşı oynamayı biliyordu. Çözüm Koller’i kaleden uzak tutup, top akışını kesmekti gerçekte. Yapamadık TAM ANLAMIYLA ÇARESİZDİK Sabri, sahaya tempo getirmesi için gerekliydi. Ama çıkacak oyuncu Semih mi olmalıydı? Çekler ikinci golünü atana kadar turnuva boyunca görmediğimiz kadar yan top kullandık, Nihat’dan bunlara kafa vurmasını bekledik.Arda oyunun liderliğini üstlendi ve “çaresizleri” bir takım haline getirdi. Kazım’ın oyuna girmesi ile birlikte Fatih Hoca orta sahadan vazgeçti. Rakip kontraları Sabri’nin hızına emanet etti.Taşın suyunu çıkarmaya çalışıyorduk ki, Emre Aşık’ı oyuna alamadan ikinci gol geldi. Terim ve ekibi dördüncü hakeme isyan halindeydiler. Yine bir gariplik yapmayı başarıp, ayağımızdaki topla golümüzü yemiştik.Arda’nın 75′te gelen golü bir anda kadere teslim olmaktan vazgeçtiğimizi gösterdi. Öyle böyle değil, her saniyenin hakkını vererek ceza alanına yerleşiyorduk. TEK GER’ÇEK’ TÜRKİYE Bu takım sanki bizi çıldırtmak için plan yapmıştı. Önce sinirden, sonra sevinçten çıldırıyorduk. Mucizenin adını Nihat koyuyordu.Maçı uzatacağız derken, bitirme fırsatı elimizdeydi. Volkan’ın gördüğü kırmızı olacak şey değil, kalan dakikaların kaleye top gelmeden geçmesi Allah’ın lütfu. Bizim alnımıza yazılmış bir yolumuz, dualarımızla kutsanmış bir formamız var. Bir maçta bu kadar çok mucizeyi hiçbir takım yaratamaz.Rakip Çek, ama Türkiye’miz tek gerçek…

Çekler’in yenilgisi ile iki takımın da yükselen morali maça yansıdı. Bu rüzgar en çok bizi etkiledi. Dört değişiklik ama aynı anlayışla sahadaydık. Üçlü forveti gerektiğinde teke indirerek oynadık. Oyun alanını daraltıp, İsviçrelilere sahalarında deplasmanı yaşatmaya başladık. Aslında iyi bir şey yapıyorduk ama maç öncesi planların tersine gelişiyordu her şey. Taktik planda İsviçre defansının öne çıkması, Arda ile Tümer’in de araya ve yerden paslarla Nihat ile Gökdeniz’i koşturması gerekiyordu. Fakat karşımızda sahasına yaslandırdığımız, yerleşmiş bir takım yarattık.Üstüne gelen yağmur teknik oyuncularımızı etkiler diye düşünüyorduk. Rakibe de hatalar getirdi. Tıpkı bizim defansımıza da uğraması ve ilk yarının tek golünü yaratması gibi. Biz çizgide yakalandık, ‘onlar’ arkaya adam kaçırdı. İsviçre adına sahanın en iyisi üç Türk oyuncularıydı. Biz Marco’yu Mehmet yapıyorduk ama Onlar Gökhan İnler’i veya Eren Derdiyok’u bire bir oynatıyorlardı. TURNUVAYA GERİ DÖNÜŞ İkinci yarıda beklenen değişiklikler geldi. Semih ve Mehmet’in oyuna girişi ile 4-2-4′e döndük. Üçlü forvet anlamsızlığından kurtulduk. Sahadakilerin hepsi bu anlayışın nasıl olduğunu biliyordu çünkü bir sezon boyunca oynamışlardı. Ne Fatih Hoca’yı anlamalarına gerek kaldı, ne de birbirlerini Hırslarını ortaya koydular, rakibin şaşkınlığı içinde topu yere indirip, dikine paslarla oynamaya başladılar. Semih hücumda pas noktası olurken, Nihat etrafında dolaşıp, yüzünü kaleye döndürmenin çarelerini arıyorlardı. İkisinin birbirini gördüğü anda beraberliği yakaladık. Turnuvaya tekrar geri döndük. Bu gördüğümüz mücadele ve istek içinde eski umutlarımıza yeniden kavuştuk. Milli Takımımızı kaybederken, yeniden bulduk. Umarız Fatih Hoca da bundan sonra inadını kırar, kendi milli takımını cebine koyup, bizimkini bize geri verir.

Cenevre’de bir haftamızı doldurduk ama daha güneşi göremedik. Şanslı mıyız yoksa şanssız mıyız? Değerlendirmelere göre değişir ama umarız gökyüzünden ayrılmayan kara bulutlar millilerimiz için bir işaret değildir. Ne İsviçre ne de Cenevre, Avrupa Şampiyonası havasını taşıyor. Sokaklarda forma giyen de yok forma satan da. Alışveriş merkezlerine girdiğimizde günün rutini dışında farklı bir gözlem yapma imkanımız yok. Hatta İsviçreliler’in “Nereden çıktı bu maçlar?” diye düşündüğünden bile şüpheliyiz. Kişi başı yıllık geliri 50 bin dolar olan bir ülkenin vatandaşlarının heyecanla sokaklarda dolaşan ve bayrak sallayıp giydikleri formalarla ortamı renklendirenlere sempatiyle baktıkları da söylenemez. Sadece belediyeler adet yerini bulsun diye panolarla ve ilanlarla vatandaşı uyandırıyorlar. BÖYLE YAĞMUR YOK! Cenevre’nin sicim gibi bir yağmuru var. Yağıyor deseniz değil, yağmıyor deseniz de sırılsıklam oluyorsunuz. Bu ıslak hava bugün maçı oynayacağımız stadın zeminine de işleyecek. Hemen aklımıza “Acaba?” sorusu geliyor. Avantaj bize mi yoksa rakibe mi? Fatih Hoca yerden oynayıp, kontrolü tutmaktan bahsediyor. Anlaşılan pek işimize gelmeyecek. İsviçre’de maç oynanacak her şehirde stada gidemeyenler için büyük festival alanları var. Dev ekranlarda günün maçları geceyarısına kadar insanları bir arada tutacak. Elbette bu bölgelerde yiyecek satacak küçük çadırlar kurulmuş. Bunların büyük bölümü Türkler tarafından işletildiğini söyleyebiliriz. Ama gurbetçilerimizden aynı ilgiyi Milli Takımımız’ın maçları için görecek miyiz? ÖFKE YOĞUNLUĞU VAR Portekizliler sokaklarda ve evlerinden sarkıttıkları bayraklarla şovlarını yapıyorlar. Cenevre’de henüz iki tane Türk bayrağı gördük; biri bizim arabadaydı. Bu turnuva Fatih Terimli Milli Takım’ın Türkiye ile barışma fırsatı. Gelen maillere baktığımızda grup maçlarından beri süregelen bir öfkenin yoğunlaştığını görüyor, bu yüzden Milli Takım’a olan güvenin sarsıldığını hisssediyoruz. Fatih Hoca, atv’de “Kendimizi hatırlatmaya geldik” diyerek 2000 yılındaki çeyrek final ile 2002′deki dünya üçüncülüğünden sonra verdiğimiz boşluğu kastetti. Bu yüzden bugün ‘yeniden’ fırsatını elimizde tutuyoruz.

Aziz Yıldırım, İhsan Topaloğlu’nun sorularını cevaplarken, geçen sezonun özetini çok kısa yaptı. Hatalardan bahsetti. Kaçan şampiyonluğu içine sindiremediğini söyledi. Bu etapta kendisine yapılan eleştirilerin yersizliğini vurgularken, aslında bu söylenenlerin ne kadar haklı olduğunu da kendi ağzından itiraf etti. “Keşke takıma karışsaydınız” şeklindeki imalı soruya, “Keşke” yanıtını vereceğine , “Evet gittim ve fikirlerimi söyledim. Dünyanın her yerinde başkanlar soyunma odasına iner” dedi. Yani; ya müdahaleler yetersiz kalmıştı ya da yanlıştı. Ama gerçek olan; ortada ‘karışma’ vakası vardı. Yıldırım, “Medya, Fenerbahçe karşıtı. Bizim takımın çok iyi olduğunu, rahat şampiyon olması gerektiğini yazıp, rakibin Türk oyuncularla başarısını överek bizi küçülttüler” dedi. Sonra da, “Bizim bu kadro ile yürüye yürüye şampiyon olmamız gerekirdi” yorumunu yaptı. Dolayısıyla medya ve Aziz Yıldırım’ın aynı fikirde olduğu bir ortamda, bu nasıl ‘karşıtlık’ anlaşılamadı. Eğer Yıldırım’ın söylemek istediği gibi transfer edilen yabancıları ‘fos’ çıkmasına rağmen, o takımı geçemiyorsan, burada yapılan eleştiriler farklı algılanmamalı. Sen takımı iyi yönetememişsin demektir. BU NASIL KARŞITLIK? Yine bizler, futbolcuların maç seçtiğini yazdık hep. Önlem almak onların göreviydi. Baktık ki, Fenerbahçe Başkanı da aynı şeyi söylüyor. Bu nasıl Fenerbahçe’nin kötüye gitmesini istemek ve karşıtlık yapmaktır. Biz yazarken, siz görürken; bunu önleyemeyen hatayı kendine çıkarmalıdır. Medyaya değil.Burada asıl eleştirdiğimiz, herkesin hatalarını özeleştiriler ile bulmaya çalışmak yerine, başkalarının sırtına bindirmeye çalışmasındandır. Ama yapılan eylemler bu yanlışların anlaşıldığını, söylemler farklı olmasına rağmen düzeltilmeye çalışıldığını gösteriyor. Zico’nun alt kadrosunun tamamen değiştirilmesi ve çağdaşlık planı için radikal adım atılması, artık şans faktörünün gündemden çıkartılmasına yönelik. Amatör branşlardaki büyük başarılar ve bu dallara yapılan yatırımlar, F.Bahçe’yi büyük bir spor kulübü yapıyor. Gelirlerin artırılması ve kulübün, 1 milyon üye ile tüm Türkiye’nin takımı haline getirilmesi için de yapılan girişimler çok önemli. Bunu taraftar da çok iyi görüyor ve desteğini veriyor. 23 bin kombine satışı, değişen bilincin, taraftarın şampiyonlukla ivmelenmediğinin göstergesi.

Fatih Terim üç hazırlık maçında bir çok oyuncu değiştirdi ama anlayış ve sıkıntılar hep aynı kaldı. Zaten temel sorunumuz da burada. Taktiği duvardaki tahtaya çizip anlatınca işin bittiğini sanıyoruz. Bu milli takım düzeyinde de fark etmiyor. Terim, üçlü oynamaya karar verdi. Elindeki oyuncularına da “Biz üçlü oynayacağız” dedi. Sonrası, hazırlık maçlarındaki gibi soru işaretleri taşıyor.Milli Takımımız çok iyi oyunculardan oluşuyor. Hepsi yetenekleri ile gözümüzün bebekleri. Bu şampiyonada bu kadrodan umutlu beklentiler içinde olmamızın nedeni, bu yeteneklerin organize edileceği maçlar seyretme ihtimalimizdi. Ama gördük ki, yine birileri bir şeyler yapmazsa, millilerimizin tüm iyi niyetleri ve gayretleri ile yetinmek zorunda kalacağız. Hep ağaçları tartıştığımız için ormanı gözümüzden kaçırdığımız bir eşikteyiz sanki. Halil, Yıldıray neden kadrodan çıktı veya Ümit Karan, Fatih Tekke niye çağrılmadı? Yine ‘veya’ dersek bazı oyuncuların neden hala kadroda olduklarını da konuşuruz.Ama şunun farkına varamadık hala. Hangisi olursa olsun, sahada farklılık yaratamıyoruz. Defansımız iyi değildi, hala değil. Hücumcularımız çok kaliteli, fakat pozisyon da üretemiyoruz. KAFALARIMIZ KARIŞIK Fin takımı bizi istediği gibi sıkıştırırken, özellikle yan toplarda ‘gaflar’ serisi yaptık. Oyun kontrole döndüğünde gedik yaratamadık. Emre’nin ters ve uzun sürpriz topları dışında atağa oyuncu katamadık. Mevlüt’ün istekli oyunu, sert şutları biraz maçı ısıttı adımıza. Tuncay’ın klasiğini yapması ile golü bulduk, Gökhan ve Servet’in klasiklerinden (!) Fin takımı yararlanamadı.Emre mi çok önde oynuyordu, Aurelio mu çok gerideydi? Oyun alanını kısaltıp, pres ve tempo ile rakibi böylesine boş bırakılmış bir orta saha ile nasıl yapacağız? Fena halde karışık kafalara sahibiz. En büyük silahımız Nihat’ı frikik ve kornerler dışında topla buluşurken göremiyorsak, Portekiz maçı öncesinde düzeltmemiz gereken tercihler ve kararlarımız var. Terim, çift forvetli, dörtlü orta sahayı yeniden düşünmeli. En kısa yol, bildiğin yoldur.

Galatasaray yönetiminin Fenerbahçe Burnu’ndaki Tesisleri’nde havai fişeklerle yapacağı şampiyonluk kutlamasının doğru bir karar olmadığını yazdım. Bu etkinliğe doğabilecek tepkinin gereksiz bir gerilime neden olacağını, buna fırsat verilmemesini istedim. Bu yorumuma tepkiler geldi. Bundan önce de bazı meslekdaşlarım görüşlerime, karşı yorum getirdiler. Dikkate alınacak fikirleri olmadığı ya da başkalarının sesi oldukları için cevap bile vermedim. Ama sevgili Gökmen Özdemir, hepsinden ayrıcalıklıdır. Bu yüzden eleştirisini, ” es” geçemem.Gökmen diyor ki, “Geçen sene Galatasaray’ı Şampiyon Fenerbahçe’yi alkışlamaya çağırıp, fair play’e davet eden Gürcan Bilgiç, böyle bir kutlamayı neden provakosyon konusu yapıyor, ortamı geriyor” Ben durduğum yerdeyim. Geçen sene Galatasaray futbolcuları, şampiyon olan meslekdaşlarını sahaya alkışlarlarla çıkarmayarak büyük bir fırsatı kaçırdılar. Kendilerini İspanya’da ayrı bir millet olarak gören Katalanların takımı Barcelona, ezeli rakibi Real Madrid’i, Barnebau’ya alkışlarla çıkardı. Emeklerine saygı gösterdiler, taraftarlarının tepkilerini veya ne düşüneceklerini umursamadılar. Ben o çağrıyı yaparken, ne sevgili Gökmen, ne de bir başka yazar, bu fikri destekledi. O yüzden şimdi “yavuz hırsız” rolüne bürünmesinler. O gün jeste karşı çıkanlar ile bugünkü provakosyonu normal bulanlar aynı kişiler . Galatasaray’ın kulüp adresinde neresi yazar, Fenerbahçe’ninkinde neresi? Galatasaray bu kutlamayı Adası’nda veya Hasnun Galip’te veya Ali Sami Yen’de yapsa kim, ne diyebilir? Ama Fenerbahçe Burnu’nda, rakibinin kulüp adresinin dibinde “nazire” yapmakla, Oftaş maçına aslan getirmek arasında bir fark yok. Ciddi bir sindirim problemi geçiriyorlar. KÖPRÜ GÖREVİ VAR Elbette şampiyonluklarını kutlayacaklar. Ama adap sorunu yaşıyorlar. Tıpkı Galatasaray’ı yorumlayan bazı arkadaşlarımız gibi. Gökmen Özdemir sakın bunları üstüne alınmasın . Köprü görevi görüyor. O, yazısında elma ile armutları toplamış. Yazıyı dikkatli okusaydı benim amacımın doğabilecek gerilimi önlemek adına olduğunu görür, bunu yapmaya çalışanları kınardı. Bu kutlama organizasyonunu provakasyondan kurtarmak Galatasaraylılar’ın, bir ziyaretle şampiyonluğu tebrik etmek de Fenerbahçelilerin elindeydi. Keşke Gökmen bu çağrıyı yapsaydı, biz de peşinden gelseydik.

Bu kadar cesaretsiz ve plansız yakalanmamışlardı. Bugüne kadar iyi sandıkları oyunculara, en yüksek paraları ödeyerek başarılı olacaklarına inanıp, ” İsteyip de alamayacağımız futbolcu yok. Hepsi gelmek istiyor ” hamaseti ile camialarını morallendirdiler. Ama bir yenilgi ile faka bastılar ve bunları neden yaşadıklarını hala anlayabilmiş değiller. Bu yüzden Fenerbahçe’de emirler ‘geriye adım; marş marş’ şekline dönüştü.Zico ile devam edip-edemeyeceklerini bile açıklayamıyorlar. Dillerine doladıkları ‘kurumsal’ ifadesinin yanından bile geçmedikleri belli. İki senedir çalıştıkları teknik adamın, önümüzdeki sezonlarda kalıpkalmayacağı konusunda hala düşünüyorlar. Bence kararlarını verdiler ama, ” Yok, bu iş tamam. Teşekkür ederiz ” bile diyemiyorlar. Muhtemelen birkaç hoca ile görüşüyorlardır. Henüz hiç biri ile tam olarak anlaşma zemini de bulamadılar. Bu yüzden Zico onlar için cankurtaran simidi. Baktılar eller buluşmuyor, ” Hoca gel, devam ediyoruz ” diyecekler. Plansızlıkları buradan belli… Birkaç alternatif… Tercih nedenleri nedir? Sözleşmelerinin bitmiş olması, yabancı olmaları, Fenerbahçe’yi tercih edecek sözleşme rakamını kabul edecek düzeyde bulunmaları… Ya teknik değerler… Hücum oynatan veya savunma yaptıran veya yıldızlarla iyi geçinen veya rekabeti kavramış veya Şampiyonlar Ligi tecrübesine sahip veya genç oyuncuları bulup, parlatan. KAFALARDA BİR ŞABLON YOK Bunlar tartışılmıyor. Önce anlaşacaklar, sonra planlarını öğrenecekler, peşinden de transfer hamlelerini yapacaklar. Yani öyle olması gerekiyor ama el sıkıştıktan sonra önüne ” Bunları alıyoruz, bunları satıyoruz ” yazılı bir liste de koyabilirler elbette. Zico, Ronaldo’nun alınmasından bahsederken, Aziz Yıldırım ” Transferi bu kulüpte yönetim yapar ” demedi mi? İş; ortada fatura çıkaracakları bir isim olsun. Tercihen çok para alsın ve namı yürüsün ki ters bir şey olursa, ” Biz daha ne yapalım ” desinler. İyi giderse de ” Gördünüz, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadık ” açıklamasını yapsınlar. Kafalarında bir şablon yok. Varsa bile bu şablonu yaratacak hocanın peşinde değiller. Arkalarına aldıkları sevginin, güvenin, inancın farkında değiller. Bir şeylere mahkum hissediyorlar kendilerini. Halbuki bu taraftarın istediği onlardan birlikte yürüyebilecekleri bir hedef ve bu yürüyüş sırasında inanacakları bir organizasyon.Sakin olsunlar, açık konuşsunlar, canımızı yesinler.

Real Madrid, Raul Gonzalez’dir (Transferde tavan ücret, ona verilendir) Liverpool ise Steven Gerrard’dır Milan; Maldini’dir, Gattuso’dur, Pirlo’dur Barcelona kim ne derse desin Puyol’dur, Xavi’dir.Peki Inter kimdir?

Fenerbahçe taraftarları Gençlerbirliği galibiyeti sonrasında şampiyonluk şansını büyük ölçüde yitirmiş takımlarını alkışlarla soyunma odasına gönderdiler. Çoğu buruktu ama Şampiyonlar Ligi’nde yaşadıkları büyük sevinçlerin hatırı üstlerindeydi. Bir hafta önce Galatasaray yenilgisi sonrasında Kezman ve Alex’in taciz edilmesini kendilerine yakıştıramamış, tribünlerde yeni bir çağ açmışlardı: “Taraftar destekler.” Bu alkışların ve desteğin en önemli nedeni, ‘hesap sorma’ hakkını yöneticilerine vermeleridir. Taraftarlar oyuncuları alkışladılar çünkü onların şampiyonluk sevinçlerinin esirgenmesinin faturasını kesecek bir yönetimleri olduğuna inanıyorlar. İKİNCİLİĞİN NEDENİ BULUNMALI Fenerbahçe tribünleri hakeme küfretmedi. Gereğinde bunu başkanları yaptı; 21 gün de ceza aldı. Tribünler; futbolcu protesto etmeyi, teknik direktör yuhlamayı bu sezon bıraktılar. Gördüler ki, onların beğenmediği zaten gidiyordu.Şimdi, ‘vekil hakkı’ ile başkanlık koltuğunda oturan Aziz Yıldırım ile yönetimi oluşturan 14 kişi, taraftar adına, şampiyon olamamanın, hatta averajla ikinciliği elde etmenin nedenini bulmak, bunu da açıklamak zorundalar.Zico ve bazı futbolcuların “Şampiyonlar Ligi maçlarının öncesi ve sonrası bizi etkiledi” mazereti birkaç maç için geçerli olabilir. Ama sezon başındaki kayıp puanlar sırasında bu ligde oynamıyorlardı. Ya da Galatasaray’a karşı yürür gibi oynamanın nedeni de bu lig olamazdı. Bursa karşısına 10 yedekle çıkıp yenilmenin, kadro rotasyonunu bir türlü doğru yapamamanın veya takımın penaltıcısı dururken, Kezman’ın topu alıp, atışa yürümesinin nedenleri de Şampiyonlar Ligi olamaz. Galatasaray veya Trabzonspor yenilgileri kenara alındığında, kayıp 23 puanın verilemeyen hesabıdır, bugün şampiyonluğun Galatasaray’a hediye edilmesinin sebebi… Zico da aynı şeyleri söylüyor. Ciddiyetsizlikten bahsediyor. Bu maçları üst üste yaşadığı, çoğunda da kazandığı için tedbir almayan kendisi değilmiş gibi… Ortada sorumsuz varsa, gereğini yaparsın. Yapamıyorsan, sahadakileri koşmak için ikna edemiyorsan, başkasına laf söylemezsin. CİDDİYETSİZLİĞİN HESABI SORULMALI Ciddiyetsizlik, Kezman’ın penaltı atmaya cüret etmesi mi? Futbolcuların Turkcell Süper Lig’deki maçları önemsemeyip, ‘almaz’ a yatması mı? Ya da teknik direktörün Beşiktaş ve Chelsea ile oynayacağı hafta öncesinde, rakiplerinin maçlarını seyretmek yerine hafta sonunu Atina’da tatil yaparak geçirmesi mi? Aziz Yıldırım’ın bunları görmemesi mi ciddiyetsizlik, ya da gördüğü halde müdahale etmemesi mi? Eğer ettiyse, sürecin devam etmesinin nedeni nedir? Yönetimi de aşan bir gelişme mi var ortada? Konuşma sırası şimdi Aziz Yıldırım’da… Şampiyonlar Ligi başarısı kulüp adına çok önemliydi. Ama onun arkasına saklanır ve taraftar adına aldığı yetkiyle gereken hesabı sormaz, yanlışları ortaya çıkarmaz, sezon boyunca yaptığı gibi önlem almaz, kendi hatalarını da bulup düzeltmezse konuşma sırası değişir ki, bu hiç iyi olmaz.

F.Bahçe bu sezon Trabzon’dakinden çok daha ümitsiz maçlar oynadı. Sevilla ile eşleştiğinde de kimse turu geçeceğini ümit etmiyor, hele Chelsea önünde bir beraberlik bile yeterli görünüyordu. Bu engelleri, tüm dünyayı şaşırtarak, korkutarak geçmeyi bildiler. Ama bu maçların hiç birinde dünkü gibi pes etmiş, vazgeçmiş oynamadılar. Şampiyonluk avantajını rakibiniz ele geçirse de, sahadakilerin taraftarına ve formasına sorumluluğu; kazanmak için her şeyi yapmayı gerektiriyordu. Ama ne o duyguyu taşıdıklarına dair bir izlenim veriyorlar, ne de fedakarca mücadele ediyorlardı. Zico değişmeyen kadrosu ve zihniyeti ile oynadı maçı. Sahadaki etkisizlik, yine onun için ‘etkisiz’ elemandı. Yattara’nın golüne kadar, bunun benzeri dört pozisyon yakaladı Trabzon. Şans yaver gitti, Serdar kurtarışları seriye bağladı. KİM NELER ÖĞRENECEK? Bir sezon seyrettiği gibi, yine Alex’in ayaklarına dikti gözlerini. Sezonun yıldızı, yine kelepçedeydi. Bir türlü parlatamıyordu yeteneklerini. Buna rağmen Semih ile işbirliği, birkaç pozisyon getirse de, bu kez de Trabzon kalecisi Onur’un refleksleri devreye girdi.İlk yarıda şampiyon olması için kazanması gereken takım Trabzon’muş gibi bir izlenim vardı. İkinci yarıda Zico’dan klasiğini bekledik ama yapmadı. Yasin “Sakatlandım” diyene kadar değişikliğe gitmedi. Semih’in yanına İlhan’ı iliştirmek için farkın üçe çıkması ya da dakikaların 60′ı geçmesi gerekiyordu. Nitekim, çift forvet kararını kronometre verdirtti.Sakat olmasına rağmen Uğur’un sürüklemeye çalıştığı Fenerbahçe’nin karşısına, Trabzon Yattara ile çıktı. Gineli şovunu yaptı, maçın ‘keyif elemanı’ oldu. Şampiyonluğun neden kaçtığının özetidir bu maç. Alex’e kurgulanan oyun düzeninde, sürprizi zayıf takımlar karşısında yaratıyorsunuz. Ama mücadele etmediğinizde, ‘yarım yıldızı’ olan takım hesabı kesiyor. Bakalım bu maçtan kim nasıl ders çıkaracak, geriye yaşayıp öğrenecek bir şey kalacak mı?