Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

F.Bahçe geçen sezon omuzlarına taktığı apoletin güveni ve tehdidi ile “Ejderha” stadına çıktı.Ama sadece o kadar… Ne rakibi tanımış, ne de kendi takımını bilebilen bir teknik adam ile elindeki kadronun geçen seneden daha iyi olduğunu iddia eden bir başkana sahipse bu takım, bu apoletin dikişlerinin sökülmesi de pek uzun sürmeyecek gibi gözüküyor. Emre Belözoğlu’nun sol kanatta oynatma fikri kulaklarımıza gelmişti maçtan önce. En verimli olduğu göbekten uzaklaşması ile Emre’nin performansının ciddi şekilde etkileneceğini düşünürken onu sağ kulvarda görevli gördük. Demek ki futbolun içindeki 70 yılın getirdiği bakış açısı bu. O yaşa gelip, o gözlükleri takabilirsek anlayacağız Aragones’in ne gibi bir ‘kuş’ kondurduğunu… Ve elbette ikinci yarı başındaki Selçuk-Josico değişikliği gibi muhteşem bir fikre sahip olması da 70 yıllık tecrübesinin getirisi. Eğer aksayan takım savunmasıysa Selçuk’u daha 14. dakikada çıkarmalıydı. Eğer gereken takımın biraz kıpırdanması ise, bunu yapacak kişi Josico değildi. İspanyol oyuncunun talihsizliği ile Burak’ın oyuna girmesi, Emre’yi göbeğe taşıdı. Bir anda “görev yeri sıkıntısı” bitiverdi. EMRE ERKEN JÜBİLE YAPIYOR Aragones’i eleştirirken, sahada işi bitirmesi gerekenlere de dokunmamız lazım. Emre’nin erken jübilesini izliyoruz sanki. Bu kadar beklentiyi kaldıramayacak kadar güvensiz ve etkisiz oynadı. Yerine ‘yabancı’ olabilir ama ayaklar ve kafası hala kendine ait. Dokunacağı top da eskisinden farksız. Bir şeyler yap da, utandır herkesi be Emre… Benim umurumda olan sonuç değil. Tedirginliğim, bu kadar sakat oyuncun varken, seçimlerin basit olması gerekirken, sahaya çözümün değil, yeni problemlerin sürülmesi. Yıllar acımasız Aragones’in fikirlerini ve görüşlerini eskitebilir. Ama eğer ki o yıllar; Fenerbahçe’deki başka önemli kişiliklerin modasını geçiriyorsa, esas tehlike budur. Maalesef bunun çözümü yok. Çünkü çözüm mercileri, problemi yaratanlar. Bu takımı kuran, hocayı getiren ve “en iyisini yaptık” diyen onlar.

Daha kuraların çekildiği gün bu maç, ‘maç’ olmaktan çıktı. Diplomatik ilişki kurmadığımız ve kapıları kapattığımız bir komşu ülke ile futbol oynamak yerine ‘kozları’ paylaşacaktık.Fatih Hoca “Tarihin yükü bize ağır gelir” diyerek işlerinin daha farklı olduğunu vurgularken, maç öncesinde konuştuğumuz Oğuz Çetin tamamen teknik düşünüyordu. Çetin, “Herkes kolay bir galibiyet bekliyor ama zor geçecek. Rakibimizin hem futbolu agresif hem de ortam bunu daha da körükleyecek” diyordu. Haklı da çıktı.Ermenistan gibi rakipleri bozmaya yönelik takımlar karşısında, bizim gibi galibiyete ihtiyacı olanların sığınacağı tek liman ‘ilk golün’ dakikası. Ne kadar erken gelirse, rakibi çözmek, oyunu rahatlatmak, üstündeki baskıdan arınmak ve risk almak o kadar kolay olacaktı.Böyle bir oyuna tipik geniş alan oyuncusu Mevlüt ile başlamak doğru bir analiz değildi. Nitekim Fatih Hoca, her ikinci yarıda olduğu gibi ekibiyle doğruyu buldu. Kazım’ın adam eksilten stili, Tuncay’ın Semih’e yaklaşmasıyla etki gücümüz birden arttı. Kazım’ın ısrarcılığı ilk golü getirdi, ‘çalışılmış’ korner organizasyonu da Semih ile ikinciyi… YOLUMUZ ÇOK UZUN Bu galibiyetin önemi ileride daha iyi anlaşılacak. Nihat ve Hamit gibi iki önemli oyuncumuz yokken kazandık. Emre Belözoğlu’nun maç ve form eksikliği bizi neredeyse 10 kişi oynattı ama bu etabı neredeyse açık vermeden, kalemizde gol pozisyonu görmeden geçtik.Gökhan Gönül için ilk milli maç sayılırdı. Sakatlığı onu 2008 Avrupa Şampiyonası’nın dışında bırakmıştı. Isınma etabını geçmeye başladı. Geçen grup etabında Malta ve Moldova’ya puanlar bıraktık. Şimdi rakibi önemseyerek, konsantre olmasını başardığımız gibi, kazanmasını da bildik.Elbette eksiklerimiz var ve bunlar pek giderilecek gibi değil. Zan-Servet ikilisinin topu oyuna sokmadaki beceri eksikleri, baskı yediklerinden hataya açık olmaları, diğer grup maçlarında yine yüreğimizi ağzımıza getirecek. Ancak Tuncay’ın form tutması, Semih gibi ekstra bir oyuncunun takımını ileriye taşıması, Milli Takımımız’ın kalan maçlarındaki en önemli kozu olacak. Çarşamba günü Belçika karşısında rahatlamış, güvenini artırmış ve tribündekilere keyif verecek bir ekip bulacağız. Bu genç takımın gideceği çok uzun bir yol var. Bu süreçte de yeni yeni zafer durakları bizi bekliyor.

Fenerbahçe Başkanı Sayın Aziz Yıldırım’a “Hani verdiğin sözler” dedik; mazeretler ve ithamlarla dolu bir açıklamayı karşımızda bulduk. Sayın Başkan’ın söz verdiği ama yapamama gerekçelerini sıraladığı bildirisine diyecek hiçbir şeyimiz yok. Elbette transfer birçok unsurun bir araya gelmesinden kaynaklanıyor. Türkiye’ye yıldız futbolcuyu getirmek çok zor. Para da verseniz, gelmiyorlar. Bunun için Roberto Carlos transferi sonrasında kendisine telefon açıp “teşekkür” ettim. Gurur duydum çünkü. Ama bu hava-cıvayı hamaset edebiyatına dönüştürmesi yanlıştı. Bu sezon da bunun bir başka örneği oldu. Ertuğrul Özkök’e verdiği röportajda kendisi Fenerbahçe’ye gelmek isteyen dünya yıldızından bahsedip, rüzgarı artırırken sorun yoktu elbette. Ama bu sözleri bir gün birilerinin hatırlayacağı ve hatırlatacağı da hesaplanmalıydı. Mesela, 6 Ağustos’ta Fenerbahçe’nin resmi sitesi, Xabi Alonso ile hiç ilgileri olmadığını ve görüşme dahi yapmadıklarını bildiriyordu. 1 Eylül Pazartesi günü ise Xabi Alonso’nun Türkiye’ye gelmek istemediği yazıldı. SEMİH DAHA İYİ Sayın Başkan’ın belirttiği gibi şartlar gerçekleşmezse, transfer de olmaz. Senna’nın bonservis bedeli gibi. Ama bunu “Görüşmedik” diye değil, “Anlaşamadık” şeklinde açıklamakta ne mahzur var? Ulaşılmazlığınız veya pürüzsüz olmasını istediğiniz iktidarınız ne zarar görür? “İstediğimiz oyuncuyu alırız” sözü, bazılarını, gelişmelerini farklı aktarmak düşüncesine itebilir. Fenerbahçe Kulübü’nün büyüklüğü bir futbolcunun gelmemesiyle değişmez. Bu takımda, bu yönetimin de transfer ettiği nice dünya yıldızları futbol oynadılar. Kaybeden karşı taraftır. İnsanlar bunu bilmeli. Josico transferinin 6 artı düşünülerek yapılması mantıklı. Mantıksız olan; bu transferlerin daha düşük maliyeti ile kulüpte kalabilecek, üstelik Türk vatandaşı olan Aurelio’nun kaybedilmesidir. “Ondan daha iyisini getireceğim” derken, bu hesabı da yapmak gerekirdi. Guiza’yı eleştirmek, haddimiz olarak değerlendirilmemiş. Ben Guiza’nın futbolculuğundan önce maliyetini eleştiriyorum. Elbette önemli bir oyuncu. Fakat Semih’ten daha iyi değil. Yeterli şansı bulduğunda yedek kulübesindeki İlhan Parlak’ın da neler yapabileceğini göreceğiz. En büyük yatırımınız, kadrodaki oyuncularınızdan daha iyi olmalıydı. Ancak 15 milyon euro bonservis bedeli, Milan’ın Ronaldinho’ya ödediği 21 milyon euro ile karşılaştırılınca biraz çok geldi. İnşallah buna değer, benim gibi düşünenler yanılırlar. İNSANLARI KÖR ETMEYİN Sayın Başkan ve Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşları iyi bilmeli ki, iddialı sözleri ile yapılan transferler birbirlerini eşitlemiyor. Hatalar yaptılar ve mazeretler ile bunların doğru olduğuna inanıyorlar. İşin daha ilginci bana mesaj çekenlerin, beni cesaretimden dolayı kutlaması. Karşı çıkanlar ise yazılanlara yanlış diyemiyor karıştırıcılık ile itham ediyorlar. Meğerse insanlar nasıl sıkılmış ama çıtlarını çıkaramamışlar. Beyler-Bayanlar; iyi ancak tartışılarak bulunur. Fikirler doğru için söylenirler. Yağdanlık görevindeki arkadaşlara sesleniyorum; insanların gözünü kör etmeyin. “Kulluk” vazifeniz sizi ilgilendirir, benim işim daha iyiye ulaşmak.

Dünyanın en iyi oyuncularının F.Bahçe’nin kapısını çaldığını söyleyen Yıldırım; Güiza ve Josico’yu aldı; gidenlerin bile yeri dolmadı. Taraftara ise bu soruyu sormak kaldı.
Daha sezon biterken ortalığı bir dedikodu sarmıştı. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e, Roberto Carlos’tan bile büyük bir transferden bahsediyordu.(E. Özkök: Sizinle Zidane transferini konuştuk. Daha sonra Carlos’u aldınız. Seneye de var mı böyle transfer? A. Yıldırım: Seneye de Carlos gibi bir isim daha alacağız. Temas kuruldu. Ama şunu söyleyeyim, teklif bizden gitmedi. Ondan geldi.E. Özkök: Brezilyalı mı? A. Yıldırım: Değil. Dünyanın en iyi oyuncularından biri.Yukarıdaki sözlerin yer aldığı röportajdan bir gün önce Takvim Gazetesi’nde Hakkı Yalçın’a benzer sözler söylemişti. Yapılan işler ortadayken, Fenerbahçe taraftarı kulübe müthiş bir maddi akış sağlamışken, kimse bu sözleri ‘havada’ sanmadı. Aksine herkes sarıldı.Aziz Yıldırım, kulüpten ayrılacağı kesinleşen Mehmet Aurelio konusundaki eleştirileri Divan Kurulu’nda cevaplarken de, “Kimse merak etmesin. Ondan daha iyisini alırız” diyordu. İddialı demeçler sadece bu kapsamda kalmadı elbette. Aziz Yıldırım veya yöneticilerine göre dünyanın önemli oyuncuları için onlara teklifler geliyordu. Yıldızlar sıradaydı. İstediklerinde alamayacakları oyuncu yoktu. Yandaş alkışlarıyla süslenen bu ‘hamaset politikasından’ ortaya çıkanlara bir bakın.. XABI VE SENNA’NIN KAPISINDAN DÖNDÜLER Kezman’ın yarattığı hayal kırıklığından kurtulmak isteyenler, yaklaşık bir yıldır forvet ararken, izlettirirken, Güiza’yı satın aldılar. 40 milyon euroya kulübün tamamını satan Mallorca’ya, Guiza için 15 milyon euro ödeyerek yaptılar bunu. “Alamayacağımız oyuncu yok” diyenler Xabi Alonso ve Senna’nın kapısından döndüler. Bu sözleri söyleyenler, sözleşmeleri bitince gidenlere (Aurelio, Tuncay, Serhat Akın, Rüştü, Mehmet Yozgatlı, Ümit Özat…) “Dur” bile diyemediler.Güiza transferi sonrasında “Avrupa, Fenerbahçe’yi konuşuyor” diye gururla söylüyorlardı. Avrupa, Fenerbahçe’nin hangi özelliğini (!) konuşuyor, Allah’tan belirtmediler. İYİ OYUNCULAR NEDEN KAÇIYOR? Atalarımız güzel söylemişler; “Büyük lokma ye, büyük laf etme” diye. Hamaset kayığına bindirdikleri milyonlarca taraftarı, konuları-gündemi değiştirerek oyalıyor, tribünlere “Tek kimlik Fenerbahçe” yazılarını asarak, hedefi şaşırtmaya çalışıyorlar.Aurelio’dan daha iyisi Senna veya Alonso’ydu. Böyle bir futbol gerçeğini Josico’yu alarak mı kapatacaklar? Geri dönmek isteyen oyuncularına kulüp kapısını kapatmaları, geride kalanlara bir ders niteliği taşıyabilir, “Bakın eğer giderseniz dönüş yolunuz kapalı” mesajını iletebilir. Ama zaten belli kaliteye ulaşmış her oyuncusu ilk teklifte Fenerbahçe’den gitmiş. Böyle tehdit veya ders ile nereye varacaklarını umuyorlar? Türk Pop Müziği’nin güzel dizeleridir; “Hani verdiğin sözler” diye başlar. Sevgiliye sitemle devam eder. Aziz Yıldırım veya yöneticilerinin söyledikleri ile yaptıkları arasında fark bu kadar büyüdükçe, onlara alkış tutanların kafasındaki soru işaretleri de irileşecek. Artık ellerinde bahaneleri de kalmıyor. Hakemlerdi, federasyondu 10 yıldır hedef değiştirdiler. TEK REİS’İN 6 G.SARAY ŞAMPİYONLUĞU Görev süreleri içindeki altı Galatasaray şampiyonluğunun faturasını üstlerinden aldılar. ‘Tek reis’, yönetimindeki ‘yırtıcı santrforları’ birer birer gönderince, Güiza’ya 15 milyon euroyu tıkır tıkır sayıyor, Josico’yu Aurelio’dan daha iyi zannediyor, “Tam kafama göre hoca” diyerek 70 yaşındaki Aragones ile anlaşıyor.Bize de şarkısı kalıyor; “Hani verdiğin sözler.”

Kanatlar ceza sahasına
GÜRCAN BİLGİÇ
Geçen sezon ligde gol atamayan Uğur Boral ile Kazım, Aragones’in 6. resmi maçında rakip ceza alanında gezip, ‘modern kanat oyuncusu’ örnekleri sergilediler..
Fenerbahçe’nin kanat oyuncuları Uğur Boral ve Colin Kazım dün gece geçen sezon girmedikleri kadar rakip ceza alanında yer aldılar. Zico döneminde ligde hiç gol atamayan kanat oyuncuları Uğur Boral ve Colin Kazım, Partizan rövanş maçından bu yana tıpkı Aragones İspanyası’nın kanat hücumcuları Iniesta ve David Silva gibi hücumlarda rakip ceza alanında bulundular. Nitekim Colin Kazım takımının ilk golünü atan isim olurken kaleye 2 şut attı. Uğur Boral ise kaleye ikisi altı pastan olmak üzere üç isabetsiz şut attı. Kanat oyuncularının daha önce görülmemiş şekilde rakip ceza alanına girip F.Bahçe’yi hücumda çoğaltması Aragones’in bu konuda oyuncularını hazırlamış olduğunun göstergesi oldu. Kazım, sarı-lacivertli forma ile ilk golünü attı.

İlk dakikadan itibaren oyunu, skoru ve şovu eline alan, F.Bahçe’ydi. Üç gün önce G.Antep’te yaşadıkları travmadan nasıl kurtulacaklarını iyi anlayıp, birbirlerine sarılarak ve inanarak oynadılar. Partizan’ın kafasını bile yukarı kaldırmasına izin vermeden, müthiş bir presle çöreklendiler rakip sahaya. Hazırlık maçlarının bize gösterdiği, Aragones’in istediğini yaparak birbiri ardına pozisyonları yakalıyorlardı. Futbolun değişmez kuralı; rakip kadar koşacaksın. Kazanmanın şartı; rakipten çok koşacaksın. Atak olgunlaştırmak için gereken pas trafiğini sağlıklı kurunca Fenerbahçe için zor maç, bir anda gösteriye dönüştü. Semih Şentürk ve Guiza ile birlikte maçın parlayan ismi Maldonado oldu. Şilili geçmiş maçlarından daha farklı oynamaya çalıştı. Müthiş kademeler yaptı. Her yere yetişmeye çalışırken, kendisine yaklaşan Alex’i de oyuna sokmayı başardı. Semih ciddi sakatlığına rağmen fedakarlık yaparak sahaya çıktı. Emre sakatlanmasa yine oynamayacak, belki de kadroda olmayacaktı.Ama Belgrad’da olduğu gibi dengeleri bozan, rakibin aklını karıştıran isimdi. Gaziantep’in rövanşını da aldı; kendisine “Yedeksin” diyenlerden… Onlar ‘derslerini’ aldılar mı; yaşayıp göreceğiz. GOL İSTASYONU GUİZA Guiza dün iki golün istasyon ismiydi. İlk golün ateşini yaktı, ikincisinde de Alex’e ikram yaptı. Fenerbahçe’nin orta sahada Alex ile başlayıp, Semih ve Guiza ile tamamlanan hücum omurgasının resitalini seyrediyorduk sahada.Bu kadar sakatlığa rağmen, Fenerbahçe takımının sanki hiçbir şey olmamış gibi çıkıp, gövde gösterisini yapması, galibiyet kadar önemliydi. Çünkü onları Avrupa’da veya zorlu rakipler karşısında başarıya taşıyacak olan bu güven duygusu. Kendini beğenmişlik ile arasındaki ince çizgi ayırt edildiğinde, herkesin özlediği Fenerbahçe takımı ortaya çıkıyor.

Aragones’in gelişi ve hazırlık maçlarıyla, üç Şampiyonlar Ligi maçının görüntüsü gelecek adına biz umutlandırmıştı. Fenerbahçe takımı mükemmel değildi ama hocasının istediği tempoyu ve baskıyı üretecek düzenlemeleri yapacak kapasitedeydi. Maçlar oynandıkça bu gelişimi izleyeceğimizi sanırken karşımızda net bir “Zico mirası” bulduk. Sistemi rakibe ilerde baskı kurmak üstüne olan bir hoca ve bunu yapmaya çalışanları göreceğimizi sanırken, geriye koşmaktan kaçınan, ikili mücadelelerde kendilerini yere bırakanları seyretmeye başladık. Emre’yi oynatmak adına, Semih’i kulübeye çekme “vicdansızlığı”, Alex’i eski görev bölgesine taşıdı. Ama rakip takımın tümü adam adama oynuyordu.Mücadeleci ve dinamik bir savunma kurdular. Rakibin nefes almasına bile fırsat vermiyorlar, bu arada özellikle ilk yarıda golleri peş peşe kaçırıyorlardı.Fenerbahçe de bu duvarı aşmak adına pas üretmek zorundaydı. Ama Uğur Boral’ın birkaç şahsi bindirmesi dışında sessiz kaldılar. Güiza ilk yarıyı şutsuz kapadı, maçı da neredeyse pozisyonsuz bitiriyordu. Maldonado tek faul bile yapmadı. Kazım, “kırmızı” ayakkabılarının parlaklığına dalmıştı. Gözü yerde kaldı, aklı havada… Emre’nin pas trafiğini ileriye doğru yönlendirmesi gerekiyordu; Alex’e bu sorumluluğu verdiler, onun bir türlü açamadığı kilitle de durgun kaldılar.Aragones 54′te Semih ve Burak hamlesi yaptı. Böylece maçı rakip sahaya taşıyıp, daha çok adamla, daha etkili gelmeye başladılar. Fakat orta sahada da gediklerin büyüdüğü anlardı bunlar. Alex ve Emre geriye koşar gibi yapıyordu. Aragones bunu da fark edemedi. Gökhan-Önder değişikliğini tercih etti. Kontrayı kesecek hızlı oyuncusundan vazgeçti. BURASI LA LİGA DEĞİL Değişimin başladığını sanırken geçen senenin sorumsuz ve disiplinsiz anlayışı ve yine o zamanların “pasaport kardeşliği” Fenerbahçe’ye geri döndü. Futbol lügatının hiçbir sayfasında, Semih’in taşıdığı beklentilerin karşılığında yedek oturması yoktur. Bu karar eski tip yöneticilerin “Bu kadar para verdik hoca, bu futbolcular oynayacak” mantığından farklı değildir. Sahaya çıkan kadro Turkcell Süper Ligi’ni, La Liga gibi değerlendirip, deplasman beraberliklerini başarı gören anlayışın ürünüdür.Elindeki değerleri kaçırıp, on milyonlarca euroyu, kendi oyuncularından daha iyilerini alamayarak değerlendiren bir başkan ve yöneticileri varken, Fenerbahçe’de neyin “iyi” olarak değerlendirileceği “sakat ifadeler” kapsamına girdi.

İlk kritik tecrübede, Beşiktaş’ın ne kadar farklı olduğunu anlamaya çalıştık. Geçen sezondan sarkan negatif görüntüler devam ediyor mu, ya da yeni sezonda ‘gala’ yaptıracak icraatları olacak mıydı? Defansın göbeğindeki problemlerini çözmüş gibi gözüküyorlar. Devamlı baskı uygulayan bir rakibe karşı oyun kurmakta güçlük çektiler, ama mücadeleden vazgeçmeyip, pozisyon da vermediler. Cisse ve Uğur İnceman mücadeleyi sevseler de, topla ilişkilerinde ‘kaba’ kaldılar. Kadro rakip kaleye hızlı ve dikine koşmayı seven oyunculardan kurulu. Ama ön liberolar öne değil, yana veya geriye oynamayı tercih ediyorlar. Çünkü riskli pas attıklarında başarılı olamadılar. Top kaybı artınca, garanti pasın arkasına saklanmayı tercih ettiler. Tello bekte kalınca, hücumu organize eden, gerektiğinde oyun kuran sol ayağını da askıya aldırmış gözüküyor. Ali Tandoğan’ın hücum denemelerinde doğrudürüst tek top buluşması yapamamasına da Ertuğrul Hoca dikkat etmeli. DELGADO MAÇIN KEYFİYDİ Delgado, geçen sene oyun lideriydi, bandı koluna takınca şimdi takımı da arkasına takmış gözüküyor. Attığı nefis golün yanı sıra, risk alan estetik paslarla maçın keyfi olan oyuncuydu. Ama ne Bobo ne de Holosko hazır gözüktü. Dün sanki Beşiktaşlı oyuncuların sırtından çeken görünmeyenler vardı ve böylesine ağır ve isteksiz gözükmelerinin sebebi de bu “gizli” ellerdi.Bosna takımı beklenildiğinden çok daha dirençliydi. İstekli oynadılar ve maçı final havasında yaşadılar. Ama İnönü’de hiç şansları yok. Bu maçı “kazasız” yaşamayı ön plana almış, çok tedirgin sahaya çıkmış bir Beşiktaş’a karşı oynadılar. İstanbul’da dizginleri gevşemiş, zafere susamış tribünler önüne çıkacak bir takım bulacaklar. Bu 90 dakikada Beşiktaş takımı sadece gereğini yapmak istedi. Bu kalitede bir takımın sergilemesi gereken oyun bu olmamalı.

Skor 20′a geldiğinde bile ne bizler için, ne de sahada oynayanlar adına endişe yoktu. Çünkü bariz bir şekilde kalite farkını görüyorduk. Beklentimiz oyunu ne zaman kontrol altına alacakları, öyle didikleyen rahatsız edici kişiliklerini ne zaman sergilemeye başlayacaklarıydı. Gollerin ikisinde de net bir şekilde kişisel yanlışlar var. İlki Carlos’un kanadından gelen ortada, Gökhan’ın hamle hatasıdır. Tribünden gördüğümüz kadarıyla Volkan ile arasında bir iletişim probleminden kaynaklanan karar yanlışı da olabilir. İkincisinde Edu ile başlayan yanlışlar serisini seyrettik. Ama bir an bile maçın böyle biteceği aklımıza gelmedi. Golü bekliyorduk. İstanbul’a bu skorla dönülmeyeceği konusunda kuşku duymadık. Bu maçın ikinci ayrıntısı, Aragonesli F.Bahçe’nin ilk defa sert bir rakibe karşı ne yapacağıydı. Tribünlerin coşkusuyla, meydan okumaya meraklı bir takım Partizan. Bunu da gösterdi 90 dakika boyunca. Ama hatalar yapacaktı ve F.Bahçe bu bitiriş anlarını değerlendirecekti. Partizan’ın yakaladığı pozisyonların neredeyse tamamı F.Bahçe orta sahasının yeterli pres üretememesinden kaynaklandı . Uğur, Alex, Kazım üçlüsü iyi niyetli geriye koşuyor ama bu isteğin karşılığını alamıyorlardı. Lugano ve Edu, filtreden geçmemiş bu diri ataklarda hatalar yaptılar. Bu ‘incelik’ daha sonra da aynı sorunları beraberinde getirecek. Belki hala alınmayan ön libero ile Emre’nin ilk on bire girmesiyle görüntü ve şartlar değişecek. Belki Aragones farklı düşünecek. Alex’i hızlı eriten, yeteneklerini sınırlayan yeni görev bölgesinden, tekrar eski apoletlerini omuzlarına koyarak daha öne taşıyacak. Ortaya daha dirençli bir orta saha da çıkacak.Yine skor 2-0′a geldiğinde Aragones’i takibe aldık. Bugüne kadar kolay kazanıyordu, geriye düşen takımı yoktu. Skorda üstünlüğü ele geçirme adına ne karar vereceğini, nasıl farklılık sergileyeceğini merak ediyorduk. Merakımız hala yerini koruyor. Yaşlı kurt hiçbir hamle yapmadı, en baştaki oyun planı, kendi işlerliğinde beraberliği getirdi; galibiyetin kapısını tıklattı, açamadı. Güiza’nın attığı gol özellikle kendi adına önemli. Golcüler attıkça güven kazanırlar, “Okçu” için umarım bir eşik aşılmıştır.

Maçın benim için önemi tek yönlüydü. Zaten ilk maçta rakip tartılmış. Tur için gereken skor alınmıştı. Fenerbahçe’nin yeni takım düzenini ne kadar geliştirdiği, ilerleyen haftalarda hangi noktalara taşıyabileceğini görmek önemliydi.Dokuz kişi aynı istek ve disiplin ile topun arkasında kaldılar . Rakibi bir an bile küçümsemeden ciddi oynadılar. Tempoyu düşük tuttular, çünkü golü erken bulup gereğini yapmışlardı. Bundan sonrasında maçı ‘kazasız belasız’ bitirmek için topu ayaklarında tuttular, kontrolü ellerine aldılar.Ciddiyetlerini oyun içinde bölge değiştiren oyuncuların yerlerine hemen bir takım arkadaşının geçmesiyle veya oyuna girmek için kenarda bekleyen Burak’a, rakibin atacağı korneri bekleyen Volkan’ın “Hemen gel, önümdeki yerini al” telaşında görüyorduk.Oyun alanını daraltmak, rakibe fırsat vermeyecek terminalleri üretmek için de hassastılar. Bunlar Fenerbahçe’nin Aragones dönemindeki değişmez anayasa maddeleri olacak. Bu nedenle vazgeçilmeden yapılması ve devamlı görüntüde kalması gerekiyor. GÜİZA MAHCUP EDECEK GİBİ Semih’in golleriyle belki de yeni bir bakış açısı daha yakalayacağız. Zico oynatmıyordu, Aragones forvet arkasında görev veriyor. Güiza ise golleri birbiri üstüne kaçırıyor. Kezman’ı aratacak kadar kötü vuruşlara sahip. Adını ‘formsuz’ koymak istiyoruz ama ‘okçu’ Fenerbahçe’nin kasasındaki 30 milyon euroyu tıkır tıkır sayanları mahcup etmeye kararlı gözüküyor. Şu anda ‘cicim ayları’ yaşanıyor. Ama bilsin ki, bu golleri kaçıran oyuncuya, kulübeyi yöneten ‘manevi babası’ bile daha fazla sahip çıkamaz. Onun uğruna iki yıldız; Semih ve Alex bir pozisyon geride oynuyorlar. Emre kenarda bekliyor. Bir ‘fay sıkışmasında’, takıma girecek ilk oyuncu Güiza’yı auta atar. Tabii kararlar adaletli alınır, yine pasaport ‘kardeşliği’ devreye girmezse… Semih yeni görev bölgesinde mükemmel oynuyor. Ama ceza alanına girdiğinde, küçüklüğünden beri O’na öğretilenleri yapıyor, gollerini atıyor. Biri atıyor, biri kaçırıyor. Semih ‘derslerine’ devam ediyoruz.