Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

RÜŞTÜ’YÜ seviyorum. Ne yaparsa yapsın! Bugüne kadar bize inanılmaz sevinçler yaşattı. Golde yaptığı inanılmaz hataya rağmen hâlâ onu seviyorum.. O, Türk futbol tarihinin en büyük futbolcularından biri.. Türkiye’nin altın jenerasyonunun kalecisi.. Tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Onu bir gol yedi diye karalamak, tartışmak bu saatten sonra ayıp olur. Bu ayıba düşmemeliyiz..Son dakikaları seviyoruz…Yedikten sonra atmak ise alışkanlığımız. 90, hatta 120 dakikada Hırvatistan ile kafa kafaya mücadele ettik. ‘Futbol oynadık’ diyemeyiz. Ama mücadele ettik. Kimi zaman biz üstündük, kimi zaman Hırvatlar… Yarı finalin penaltı atışlarına kalması maça pozisyon açısından bakıldığında Hırvatlar adına adilane olmayabilir ama futbol açısından adil bir durumdu.. İnanın Zagreb’i Viyana’ya taşımalarına rağmen bize karşı kesin üstünlük kuramadılar..Eksiklerin bel büktüğü, Servet’in yokluğunun moral bozduğu bir ortamda, gidip geldiğimiz anlarda maçı penaltılarla alıp Almanya’ya Basel’de rakip olmak anlatılamaz bir duygu… ‘Kaybettik’ dediğimiz anda kazanmak… 35 bir Hırvat’ı susturmak… Yarı finale yükselmek… Hepinizi seviyorum çocuklar… Hem de çok. Siz tarih yazarken tribünde olduğum için şanslıyım… Size şahitlik ediyorum. Yarı finaldesiniz. Avrupa’nın en büyük 4 takımından birisiniz….NE VURDUN BE SEMİH!BASEL’E gidiyorum. Dün oraya gitmeyi çok istediğimi söylemiştim. Yarın gidiyorum. Hem de koşa koşa… Sizin sayenizde çocuklar. Sizin yarattığınız mucizeler, sizin alın terinizle peşinizden geliyorum…Penaltılarla kaybetseydik de Rüştü benim için büyük bir kaleciydi. Kazandık, hâlâ öyle… Ama Semih için bir parantez açmak lazım… Büyük golcü. Tek vuruşların değişilmez adamı. Sonradan girdiği maçlarda rakiplerin kâbusu… Ne vurdun be arkadaş! Hepimizi hoplattın. Bizi uçurdun..Kazandık ama ağır yaralıyız. Yarı finalde Arda, Tuncay, Emre Aşık yoklar… Ama şunu söylemeliyim. İlk sarı karttan ve cezadan sonra yanlarına not alırken hep Yarı finalde yok diye yazdım. İçime doğmuştu belki de. Bekle Almanya. Bekle Basel geliyoruz… Eksik, yaralı ama aslanlar gibi… Koşarak, coşarak, uçarak geliyoruz!

Türkiye’nin yarı finaldeki rakibi kim olacak? Dün gece maçı izlerken biz Türkler’in kafasındaki soru buydu… Herkes bunu konuşuyordu. En azından Avusturya’da bugünkü çeyrek finali bekleyen Türk gazeteciler… Almanya mı yoksa ilk maçta karşılarında futbol olarak ezildiğimiz ve yenildiğimiz Portekiz mi? Sorunun cevabını aramak için çok beklemeye gerek kalmadı. Alışıldığı üzere, her zamanki gibi, yine, Almanlar işi erken bitirdi. Hangi şekilde açıklanabilir bilmiyorum… Ama Almanlar turnuvalarda 9 canlı kedi gibiler… En kötü zamanlarında sahaya bir ruh, bir direnç, bir yenilik koymayı biliyorlar. Portekiz’in tüm silahlarını durdurup, duran toptan iki gol bulup, maçı kontrol edip, yine yeniden, her zamanki gibi kazanmayı bildiler… Şaşırdım mı? Hayır! Tahminen siz de şaşırmamışsınızdır!Nedense hepimiz Almanlar’ı gözümüze kestirmiş durumdayız. Bugünkü Hırvatistan maçını düşündüğümüz bile yok. Oysa ki bizim takımın yarısı sakat ya da cezalı. Buna rağmen kazanacağımaz inanıyoruz. Hem de sert ve inatçı Hırvatlar karşısında…Lineker’in dediği gibi Futbol 22 kişi ile 90 dakika boyunca ayakla oynanan ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir spordur. Bunu unutuyoruz… Sanki Hırvatistan’ı geçtik de Almanlar’la eşleşmiş gibi sevindik dün gece… Şaşırtıcı… Portekiz’e kaybederken sahadaki futbolcular bizim değil miydi? Futbol böyle garip bir oyun. Rüzgârın yönü hızlı değişiyor. Löw ve Almanya adına dünkü galibiyet çalışılmış bir oyun gibiydi. Herkes nerede duracağını, nasıl vuracağını, Portekiz’i nasıl durduracağını ezbere biliyordu. Bir ara Nani 3-1 gerideyken 6 Alman’ı birden çalımlamaya çalışıyordu ve yanında hiçbir arkadaşı yoktu. Almanlar Portekiz’in hatlarını kesmişti çünkü… Biz yapamadık ama birileri Scolari’nin oyuncağını bozdu. Çok yetenekli bir futbolcu topluluğuna sahip olan Portekiz, iyi bir takım olamamanın bedelini ödedi. Kalitesi Portekiz ile tartışalamayacak kadar aşağıda olan Almanlar ise takım olmanın ve derslerine iyi çalışmanın ödülünü aldılar…Bugün kazanırsak Almanlar ile Basel’de yarı finale çıkacağız… Kazanır mıyız? Bilmiyorum. Almanlar ile oynar mıyız? Onu da bilmiyorum. Ama ben Basel’e gitmek istiyorum!

HANGİMİZ daha açız? Hırvatistan maçının kilidi galiba bu soru… İki takım da birbirine çok benziyor aslında… Genç ve yeni jenerasyonlarıyla geldiler turnuvaya… Kendilerini göstermek isteyen, Avrupa piyasasına adım atmak isteyen gençlerin saha içerisindeki mücadelesi sert geçeceğe benziyor. Aşağı-yukarı aynı topraklardan, Balkanlar’dan gelen iki takımın yetenekli ve başarıya aç çocukları Viyana’da, Basel bileti almak için sahaya çıkacaklar. Belki de geçmişte Viyana kapılarına ‘aynı forma’ altında birlikte dayanmışlardı, kim bilir… Milli Takım’ın ‘gol yemeden oynayamama’ rahatsızlığı ilk tur maçlarında bariz bir şekilde ortaya çıktı. Avrupa Şampiyonaları’nda ve Dünya Kupaları’nda genelde şampiyonlar ortalama 28-29 yaş eşiğindeler… Ama bizim takım sadece 25 yaş ortalamasına sahip. Gol yemeden atamamak, tamamen bir psikolojik rahatsızlık. Skoru tutma endişesi, gol yedikten sonra skoru yeniden kazanma telaşına dönüşüyor. Bu telaş da bize adrenalin pompalıyor. Ve arkasında bizim için şenlik başlıyor. Bugüne kadar oynadığımız takımlar çok tecrübeli, bu maçları nasıl oynayacaklarını bilen oyunculardan kuruluydu. İsviçre bile diğerlerine göre genç olsa da uzun bir birliktelikten kaynaklanan tecrübeye sahipti. Ama Hırvatistan farklı…ARTIK ŞANIMIZ ARTTIHIRVATLAR da bize benziyor… Onlar da genç. Onlar da aç. Yani anlayacağınız çeyrek finalin stratejisi farklı olmalı. Daha olgun bir oyun ortaya koymalıyız. Çekingenlik rakipte de olacak. Onlar da bizi iyi tanımıyor. Hırvatlar’ın da gördüğü sahada sonuna kadar mücadele eden, maçı hiç bırakmayan bir Türkiye… İki maçı arkadan gelip almamız şanımızı arttırdı buralarda… Artık rakipler sahaya çıkarken Biz Türkler’i yeneriz psikolojisinde olamayacaklar… Yarın sonucu belirsiz bir maça çıkacağız. Ne kadar aç olduğumuz, maçı rakipten ne kadar çok daha istediğimiz çok önemli… Başarıya açlığı saldırganlığa dönüştürmeden, bize artı bir değer katacak şekilde kullanırsak kazanabiliriz. Sahadaki duruşumuz rakibe Biz maçı alamayız havası yaratmalı. Sert ve inançlı çocuklar cuma günü bizi Basel’e götürebilir… Bugüne kadar kısa zaman aralıklarında da olsalar bize güçleri konusunda küçük pasajlar sundular. Onlardan tek beklentimiz Viyana’da da aynı isteği göstermeleri, Türkiye’yi sahada iyi temsil etmeleri. Kazanırlar ya da kaybederler önemli değil… Önemli olan sahada bir ‘Türk duruşu’ olduğunu göstermeleri…

HAKEMİ de yenmek bu olsa gerek… 2-0 geriden gelerek hem de… İster ilahi adalet diyelim ister mucize… Ama gerçek bu. İlk yarı kötü oynadık. İkinci yarı tarih yazdık. Yazarken 12 kişilik Çekler’i yeniyorduk… Unutmadan ekleyelim… Biz bu Çekler’i hiç yenememiştik… Artık Viyana yollarındayız. Uzun bir yolculuğa çıkacağız. 1000 km. kadar ama değmez mi? Değer elbet… Gerekirse böyle bir zaferden sonra 10 bin km. de gidilir.Devre arasında umutsuzduk oysa. Herkes basın tribününde birbirine bakıyor, iç geçiriyordu. Neden bu kadar kötü oynadığımızı çözemiyorduk. 2. yarıda sihirli bir değnek dokundu bize. Futbolumuz geri geldi. Yağmur bereketi mi ne? Uzun yıllar hasretini duyduğumuz tarihi bir zafer kazandık. Artık çeyrek finaldeyiz. İsterseniz buraların biraz daha keyfini çıkaralım. Viyana’nın kapılarına gidip dönmüşüz asırlar önce. İster misiniz kapıları kırıp içeri girelim.Maçın kahramanları var… Arda… Mükemmeldi. Bir gol attı. Ama bana göre Çek defansının dengesini bozan adamdı. Onun solda yaptığı işler nedeniyle sağ kanadı otobana çevirdik. Büyük oynadı gene bizim çocuk… Euro 2008 sonrası onu pek İstanbul’da tutamayacağız galiba…AYAĞA KALKABİLDİKHAMİT Altıntop… Kardeşi kadro dışı kaldığında yıkılır sandık. O devleşti. Sanki Halil’in ruhuyla birlikte oynuyor. Cech’in sihrini o bozdu aslında. Herkes ‘O top elden kaçar mı?’ desin… Siz boşverin… Hamit vurdu mu kaçar! Mükemmel oynadı.Sabri… Onu böyle görmek şaşırtıcı. Kendisini bu kadar geliştirebileceğine kimse inanmıyordu. O bizi inandırdı. Sağolsun varolsun. İkinci yarının lokomotifi oldu…Tuncay turnuva başından bu yana ilk kez maçın ikinci yarısında sahneye çıktı. Hem de ne çıkış. Kendisinden beklenen herşeyi yaptı. Rakiple savaşıp takıma can vermesi ise artısı… Hoşgeldin Tuncay… Hakeme gelirsek… Onun yüzünden 2. golü yediğimizde sahada 10 kişiydik. Tüm tercih haklarını rakipten yana kullandı. Koller’in bizi ezmesine izin verdi. Ama biz ayağa kalkmasını bildik. Büyük bir geceydi. Hepinizin burada olmasını isterdim. Bu büyüklüğü görmek için… Bu anı yaşamak için… Yıkılmış şekilde yerlerinde oturan taraftarlarımızın nasıl zafer kutladığını görmeniz için…Çekler’i de geçtikten sonra artık birşey dememek lazım… Önce çeyrek finale Viyana’ya, sonra bakarsınız finale… Terim’i unuttuk sanmayın. Maça kötü başladı ama en az takımı kadar iyi bitirdi. Taktik açılım çok konuşulur. Ama onu sonraya bırakılım. Tebrikler çocuklar, tebrikler Fatih hoca…

G.Saray, Kalli’den sonra yine bir Alman hoca ile yoluna devam edecek. Michael Skibbe en az bir yıllığına G.Saray’ı çalıştıracak. Sözleşmenin 1+1 şeklinde yapılması bunun göstergesi… Uzun süreli bir anlaşma imzalanmaması, uzatma opsiyonunun G.Saray’ın elinde olması, yine ‘Ya tutarsa’ mantığıyla yola çıkıldığını belgeliyor. Uzun süren arayışlar sonunda Skibbe’yi öne çıkartan ve G.Saray’ın Alman hocada karar kılmasını sağlayan gerçeklere dönersek…Öncelikle Skibbe futbolcularıyla iyi ilişki kuran bir teknik direktör. Kalli kadar sert değil. Yaşının genç oluşu, onu futbolcularına daha yakın davranmaya itiyor. Genç Alman hoca, jenerasyonun sürekli konuşulan ama henüz bir başarı elde etmemiş, bizdeki Semih Şentürk örneği gibi, umutla beklenen yeteneği… Adnan Sezgin onu transfer edebilmek için çok uğraştı. Sonunda da istediğini yaptı. Başka adaylar da vardı ama geçen sezonu Florya’da takımla an be an yaşayan Sezgin, Skibbe konusunda ısrarcı oldu. Çünkü oyuncularla hoca arasında artık sorun olmasını istemiyordu. Skibbe diğer adaylar gibi Dediğim dedik, çaldığım düdük diye tutturmayınca da Sezgin onu daha çok istemeye başladı. Ne de olsa ipleri başkasının eline bırakmak olmazdı artık… Geçen sezon yapılmışı vardı… Niye üzerine başka kahramanlar yaratılsın ki! Skibbe kötü bir teknik direktör değil. Hatta işini de iyi yapıyor ama onun tercih ediliş sebebi bu değil. Skibbe’nin kalabalık bir liste içerisinden seçilmesinin ardında Yönetimin söylemlerine karşı çıkmayacak olması yatıyor. Bunun pazarlığı önceden yapıldı.Skibbe’nin fiyatı da ucuz. Hoca piyasasına bakıldığında 1.1 milyon Euro yıllık transfer bedeliyle Türkiye’ye bir teknik direktör getirmek kolay değil… Bu da başka bir tercih sebebi… Skibbe pahalı transferler de istemiyor. Bana kim verilse onu çalıştırırım, gençleri yetiştirim demesi onun başka bir artısı…Skibbe hızlı ve ofansif futbol oynatan, elindeki değerleri parlatan, yetiştiren, genç, dinamik bir hoca. Ama G.Saray için tercih sebepleri bunlar değil. Üzücü olan da bu. Skibbe G.Saray’da başarılı olabilir. Ki eldeki Türk oyuncu potansiyeline bakıldığında, yabancaların yenileneceği düşünüldüğünde, bu uzak bir ihtimal de değil… Ama dedim ya… Keşke G.Saray yönetimi Skibbe’ye böyle bakıp transfer etseydi onu… İşine karışırız, futbolcularla sorun çıkarmaz, ne verirsek onu çalıştırır diye düşünerek Skibbe’yi aldılar. Çok tuhaf bir tercih sebebi… G.Saray hızla ‘futbolcuya dayalı’ bir sistemin kucağına doğru itiliyor… Hoş bu da tartışılır… Oyuncuya mı, yöneticiye mi? Gelecek günler bize gerçekleri gösterir…

BUNA rövanş denmez… Bu rövanşın ağa babası… Geleceksin, İsviçre’yi evinde Avrupa Şampiyonası’nda ilk yarı geriye düştüğün maçta, uzatmalarda attığın golle yeneceksin… Gülerim, hem de kahkahalarla gülerim… Kebapmış… Al sana kebap.. Acılısından olsun… Kusura bakmayın çok fazla hamaset yapıyormuşum gibi başladım ama dün Basel’de olsaydınız siz de böyle başlardınız… Sahaya çıkan A’ymış, çıkmayan B’ymiş. Şimdilik boşverelim… Sonra nasıl olsa çok tartışırız. Dün gecenin, tarihi rövanşın tadını çıkartalım.İyi başlamadık. Kontrol etmeye çalıştık. Yağmur yağdı. Hem de öyle böyle değil… Planımız bozuldu. Sonra bir Türk ortaladı, diğeri attı ama öne geçen İsviçre’ydi. Şaşırdık. Çünkü gerçekten golü yiyecek bir futbol oynamıyorduk. Saha ağırlaştıkça Tümer ve Gökdeniz’in topu sürme istekleri bize pahalıya mal oldu. Hiç rakip yarı alana etkili gidemedik. İkinci yarı işin rengi yapılan değişiklerle kırmızı-beyazın ay-yıldızlı olanına döndü… İsviçre’yi sahasına hapsettik. Ne istediysek onu yaptık. Mükemmel oynadık. Mehmet’lerden Topal kapattı, Aurelio olanı oyun kurdu… Arda ve Nihat yardımcı rollerdeydi. En şen Türk Semih Şentürk zafer kapısını açtı. Sonra ava giderken avlanır misali tek bir pozisyon verdik ama sadece o kadar… YİNE KAZANABİLİRİZBütün maç Terim, Tuncay’a nasıl tahammül etti diye hayıflanırken, o Tuncay orta alandan topu sola Arda’ya aktardı. O da her zaman yaptığını yaptı. Önce rakip kaleye gitti. Sonra iki sallandı. Önünü boşalttı. Topa vurduğunda Basel’deki 8 bin Türk’ün çığlıklarına biz de basın tribününden eklemeler yaptık… Top yine bizim ayağımıza geldi. Kazanırsak varız. Beraberlik ihtimalinde ise iş penaltılara kalacak. Ayrı bir stres kaynağı… Kazanırsak bunlara hiç gerek kalmayacak. Dün kazandık yine kazanabiliriz.Şimdi Terim konuşacak. 4 gün biz konuştuk. Sıra onda galiba… Kazandı, hem de ikinci yarıda iyi oynayarak… Bir de tur atlarsa kimse onu susturmaya çalışmasın. Zaten tahmin ediyorum o da susmaz…Kötü başladık, mükemmel bir İsviçre zaferiyle yola girdik. Son hamle pazara… Cumartesi rezervasyonları bozup İstanbul’a dönenler. Tekrar gelmek için heveslenmeyin… Bütün olanı biteni kaçırdınız… Finali kazansak bu kadar tatlı olmazdı… Kebapmış… Al sana kebap! (Bu yazı Blick Gazetesi’nin dünkü manşetine atfedilmiştir)

BİR takım antrenmanlarda çalıştıklarını sahaya yansıtmayacaksa neden idman yapar? Bu sorunun cevabını şu anda gerçekten merak ediyorum…17 Mayıs’tan beri dün gece için hazırlanıyoruz. Tüm hazırlığımız rakip kaleye 1 tane isabetli şut çekmek için miydi? Skorun 2-0 olduğuna bakmayın. Portekiz bizi resmen sahada ezdi. Nefessiz bıraktı.Ne çok adamla savunmada kalınarak savunma yapılabilir, ne de çok ofansif adamla oynayarak çok pozisyon bulunabilir… Dün gece futbol tarihine geçecek bir ders gibiydi… Ne istediğini bilen ile ne istediğine bile karar veremeyenin mücadelesi olarak da yanına not düşülebilir… Dakika 65 olduğunda Portekiz’in 3 topu direkten dönmüş, rakip bir gol atmış, 3 pozisyonda da son pas hatası yapmışlardı… Biz ise Mevlüt’ün Portekiz kalesini bulan 30 metrelik şutuyla avunuyorduk…Dün turnuvanın geleceği için de umut vermedik… Umutla beklediğimiz tüm futbolcularımız kötü performans sergilediler. Başta Tuncay ve Emre… Bu kadar kötü oynamaları için hiçbir nedenleri yoktu… Sezonu 50 maç üzeriyle tamamlayan Portekizli oyuncu sayısı 7 iken ve bir an bile çimler üzerinde duraklamazlarken, bizim külübeden çıkmayan yıldızlarımız dün sahada yoktu. TERİM DE FORMSUZDÜN geceden şu sonucu da çıkarabiliriz…Terim de dersine iyi çalışmamış… Daha doğrusu ne çalışacağını o da bilememiş… Bir karmaşadır gitti sahada… İlk yarının 0-0 bitmesi şanstı. Ama devre arası da bir yenilik getiremedi Terim… Oyunu tutabilecek, takıma zekâ katabilecek tek oyuncusu Arda’yı yanında oturttu. İlk yarının faturasını Mevlüt’e kesti, Tuncay’ı ödüllendirdi. Hamit’i sağ beke çekip orta alan işleyişini bozdu. Terim kendi oyun felsefelerini yıktı aslında… Portekiz’in stoperleri bizim alanda cirit atarken bizimkiler rakip yarı sahayı kornerlerde ve duran toplarda gördü. Golde Pepe verkaçlarla ceza sahamıza girdi. İzledik, müdahale edemedik. Ne A, ne B, ne de C planımız vardı. Duran top için bile rakibe sürpriz hazırlamamıştık. Peki bu kadar zaman biz ne çalıştık? ‘Şimdi önümüze bakalım’ diyeceğim ama nereye bakalım? İsviçre ve Çek maçlarından bu oyunla ne alabiliriz? Ne fizik, ne kafa, ne de taktik olarak bir yeniliğimizin olmadığı ortaya çıkarken, hayâl kırıklığı büyük oldu. Seyircimiz bile sustu… Demek ki onlar da desteklenecek bir takım bulamadılar sahada… Dün gece ne futbolumuz Türkiye gibiydi, ne de sahadaki duruşumuz. En azından formamız kırmızı-beyaz olsaydı da sahadaki takımın Türkiye ile bir bağı kurulsaydı!

Milli Takım’ı takip ediyoruz. Hazırlık maçları ve antrenmanlar derken, nihayetinde teknik direktör Fatih Terim kapıları bize kapattı. Uzun bir süre takımı yakından izleyen bizler artık onları 15′er dakikalık ısınma hareketleri esnasında göreceğiz. Hoş… Zaten turnuvanın başlamasına da bir gün kaldı. En iyisi ben size durumu anlatayım…İlk maçı Portekiz ile oynamamız avantaja dönüşmek üzere. Genel kanı, turnuvanın favorisinin Portekiz olduğu. Ve sürekli olarak rakibimiz bizim maçta üstün taraf olarak gösteriliyor. Bu durum takımımız içerisinde ekstra bir motivasyon kaynağı… Tüm futbolcularımız ‘kendini gösterme’ bekleyişinde… Herkes kafasında maçı oynuyor sanki. İdmanda, otobüse binerken, ayakkabısını bağlarken, su içerken hepsi derin düşünceler içerisinde. Yüzler kimi zaman gülüyor, kimi zaman asılıyor. Tatlı bir gerginlik bu… Belki genel takım duruşumuz değil ama bu düşünceli halimiz bana umut veriyor. Çünkü bizim futbolcularımız kendilerine yarışacak, yenecek büyük bir av peşine düştüklerinde bu havaya bürünüyorlar…TRANSFER SIKINTISIAslında kampta havamız daha iyi olabilirdi. Emre ve Nihat’ın transfer görüşmeleri takım içerisinde sıkıntı yarattı. F.Bahçe Kulübü’nün kendisiyle ilgili konulardaki ‘timing’ (zamanlama) titizliğini, Milli Takım üzerinde de göstermesini beklerdik. Bundan sonra F.Bahçe timing konusunda herhalde fazla şikâyet etmez kendisini ilgilendiren kritik kararlarda. İşin ilginç yanı, transferi sözkonusu olan oyuncuların da bu durumdan memnun olmaması… Alan memnun ama ya alınan? Milli Takım kampında Emre ve Nihat da zora girdi.Yarına bir kala, hırslıyız. Her demeçte, idmanda çekilen her şutta bunu hissedibiliyoruz. Akıllıyız… Transferi olan futbolcu bile durumundan memnun değilse bu akıllandığımızın göstergesidir… Türk Milli Takımı hırslı ve akıllı olduğunda bugüne kadar büyük maçlar oynadı. Aynı durumun tekrarını bekliyoruz. Bunu umut ediyoruz. Zaten bu turnuvadaki geleceğimiz, ne kadar hayâl kurduğumuzla ilgili. Ben yarın bir galibiyet ya da beraberlik hayâli görüyorum. Bunu suya bakarak değil takımımıza bakarak görüyorum. Umutluyum…

Türkiye, Finlandiya ile oynanan hazırlık maçında yeni bir yıldız adayıyla tanıştı. Mevlüt Erdinç… Hepimiz için ismi yabancı. Çünkü Fransa’da oynuyor ve gözlerden çok uzak. Ümit Milli Takım’a fazla önem vermediğimiz için, orada tanışamadık. Ama şimdi kendi ismini bize ezberletmeye başladı. Hatta Avrupa Şampiyonası’ndaki en önemli silahlarımızdan biri olacak gibi görülüyor… Fatih Terim ondan bahsederken kafasında gezinen tilkileri çözmekte zorlanıyoruz. Ofansif gücü çok yüksek bir sağ kanat adamı olarak mı kullanacak, yoksa bir golcü mü? Ya da oyun dengeden giderken ortalığı karıştıracak bir joker mi? 13 yaşında Fransa’nın bir köyünde futbol oynarken tesadüfen keşfedilen Mevlüt, hemen Fransızlar’ın futbol akademisi Clairfontaine’e emanet ediliyor. Burada Fransa Milli Takımı için hazırlanıyor. Hatta mavi formayla 2005 Ocak ayı sonunda 18 Yaşaltı Meridien Turnuvası’nda Kuşadası’na geliyor. 4 Avrupalı 4 de Afrikalı takımın katıldığı prestij turnuvasında bize karşı forma giymiyor ama şu anda İstanbul BŞ’nin hocası olan Abdullah Avcı tarafından Fransa-Kamerun maçında keşfediliyor. İsmi federasyon kayıtlarına girdikten sonra Mevlüt’ü Fransız Milli Takımı’ndan koparıp, Türkiye’ye getirmek Cem Pamiroğlu ile Metin Tekin’e düşüyor. Genç milli olan Mevlüt oradan Ümit Milli’ye ve en sonunda da A Milli’ye yükseliyor. Şimdi ay-yıldızlı takımın en büyük hücum güçlerinden biri. Terim onu sağ kanatta kullanıyor ama Fransa’da Sochaux’da bütün bir sezonu forvet olarak geçirdi. 25 maçta 11 gol attı. Bu rakam, Fransa Ligi için çok önemli bir başarı. Fransa’daki hocası Francis Gillot ile de Mevlüt’ü konuştuk… Söyledikleri çok ilginç: Benim elime 16 yaşında geldi. O zaman Fransa Milli Takımı için gençleri yetiştiriyordum. 5 yıl aradan sonra Sochaux’da yeniden buluştuk. Bu sezon ligde onun sayesinde kaldık. 11 gol attı. Hızlı, güçlü, akıllı ve dengeli biri. Bence sağ kanat yerine forvette kullanılırsa daha etkili olur. Çünkü 90 dakika hem ofans hem defans yapacak fizik kapasitesi yok. Forvet oynarken defansa daha az katkı sağlıyor ama açıkçası sahada çok daha diri kalıyor. Euro 2008′de oynaması değil, takıma çağrılması bile büyük başarı. Eğer kaliteli Türk takımında forma şansı bulursa, bu onun adına süper bir şans. Forvet oynarsa turnuvanın ilginç adamlarından biri olabilir. Sağda M.Topuz’un yerine onun tercih edilmesi ise teknik direktörün görüşüdür. Ben Topuz’u çok beğeniyorum. Mevlüt 1 yıl daha Sochaux’da kalıp, kendini geliştirecek, üzerine koyacak kadar akıllı. Onun bizi temsil etmesinden gurur duyuyoruz. Gillot bize Mevlüt’ü anlatırken onu Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz ile karşılaştırdı. Onların kadroya alınmamasına, Mevlüt’ün oynamasına biraz şaşırır gibiydi. Ama karar Terim’in. Ve turnuvada Mevlüt’ü kazanmak, galiba Gökhan ve Topuz’u kazanmak anlamına gelecek.

Oyunun adı belli oldu: Hız oyunu… Sağ kanat ağırlıklı, süratli, forvetlerin dönerek yer değiştirdiği, Marco ve Hamit’in kurdukları bir oyun… Finlandiya maçında kostümlü provasını yaptığımız bu yeni sistemle Portekiz, İsviçre ve Çek Cumhuriyeti’ne karşı şansımızı deneyeceğiz…Mevlut Erdinç’in yıldız olabileceği, Nihat ve Tuncay’ın her an gol bulabileceği, Hamit’in rakip kaleyi sık sık şutlarıyla tehdit edeceği riskli bir şablon… Genelde yüksek lop toplarla rakip arkasına sarkılan, Marco’nun sigortası olduğu, defansın orta alana yaklaşarak rakibi sıkıştırabileceği, ilk bakışta kumar gibi gözüken ama bu kadronun oynayabileceği bir sistem…PİŞMESİ GEREKİYOROyunun pişmesi için ihtiyacımız olan şey zaman… Çok var mı? Kesinlikle hayır! Ama yine de denemeye değer. Çünkü savunarak bir yere varamayacağımızı biliyoruz. Mümkün olduğu kadar topu bizim yarı alandan uzakta tutmakta fayda var. Emre’nin rolünü merak ediyorsunuzdur… Anlatayım… Hamit ve Marco oyunu pişiriyorlar. O da yumuşak sol ayağıyla topu rakibin arkasına sarkıtıyor. Ve bunu büyük bir yüzdeyle yapıyor. Mücadele ve defans anlamında Emre fazla yorulmadığı, sakatlık riski taşımadığı sürece 30 metrekare bir alanda oynayarak turnuvanın yıldızlarından, asist krallarından biri olabilir.Biraz Mevlut Erdinç’ten bahsetmek gerekiyor. Çok hızlı. Ve güçlü. Ama gücünü ve hızını kontrolsüz değil, akıllı kullanıyor. Bu Türkiye’de pek alışmadığımız bir durum. Onun için çok değerli. Her iki ayağıyla topa vurabilen, adam geçebilen, patlama gücü yüksek, ilk iki adımda yanındakine 2 metre farka atıp vuruş yaratabilen bir yapısı var. ACİL ÖNLEM ALINMALITeknik direktör Fatih Terim’in kısa sürede yapması gereken riskleri en aza indirebilecek önlemler paketini uygulamaya koymak. Çünkü bu hız oyununda top kaybı sayısı yüksek oluyor. Ki bu da çok doğal. Kaybın yüksek olması rakibin üzerimize daha çok gelmesi de demek aynı zamanda… Bu oyunu pişirmeliyiz… Duran topları ‘hız oyunu’nu daha etkili oynayabilmek için efektif kullanmalıyız. Atacağımız her gol bu oyunun gücünü ve etkisini arttıracaktır. Bu oyun 7 Haziran’a kadar yetişmese bile, Türk futboluna yeni bir renk getirebilir. Yine de biz 7 Haziran’a kadar yeteri kadar pişmesi için dua edelim…