Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Büyük kulüp kavramı içerisinde kibarlık, saygı, paylaşım, pratik zekâ barındırır… G.Saray da Türkiye’nin büyük kulüplerinden biri… İşler de kağıt üzerinde iyi gidiyor G.Saray’da… Şampiyon oldular, transferde önemli isimlerle ilgileniyorlar, oyuncuları Avrupa’dan teklif alıyor… Sanki mekanizma yerine oturmuş gibi. Ama gerçek acaba böyle mi? İşler tıkır tıkır, ‘büyük kulüp’ felsefesinde mi yürüyor? G.Saray’ın yeni yönetimi ‘taraftar’ bazlı bir yönetim… Daha çok taraftarın dilinden anlayan, onların ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışan üyeleri olması gerekir bu şartlar altında… Ama şu anda yönetime daha çok ‘aroganlar’ hakim… Burnu büyük yönetici modelleri ve profesyoneller cirit atıyor kulüpte… Yani herkese ve her olaya yukarıdan bakan, her olumsuzlukta ‘eksiği’, ‘hatayı’ ve de ’suçluyu’ dışarıda arayan bir zihniyet…Gazetecilere bile fatura çıkartanlar var aralarında… Sen haberi yazdın, o iş onun için olmadı diyenler, kişisel kavgalarını gazetelere fatura etmek isteyenler, kurumsal ve kişisel ilişkileri karıştıranlar devamlı öne çıkıyor bugünlerde…SADECE KARTVİZİT!ÖZHAN Canaydın’ın ardından daha birleştirici, taraftar-kulüp ilişkilerini daha sıcak tutabilecek, sporcusunun yanında daha çok durabilecek kibar yöneticiler beklerken, eli baltalı, kaba kişiliklerle karşılaştık gazeteciler olarak. G.Saray yönetim kurulu üyesi kartviziti dışında başka kimliği üzerinde taşıyamayanlardan çok var yeni yönetim içerisinde de… Ne yazık ki bu kötü bir hastalık ve G.Saray bundan bir türlü kurtulamıyor. Profesyonellerden Adnan Sezgin’in kibiri ‘normal şartlarda G.Saray’a ihtiyacı olmayacak futbolcuların’ transferlerini çıkmaza sokuyor. Ben herşeyi bilirim havasıyla burnu büyük bir yaklaşım gösteren Sezgin, belki kağıt üzerinde kurulan yeni takımın mimarlarından ama ya kaçırdıkları… Kaba tavır G.Saray’a yakışmıyor. Sezgin, Türkiye’de profesyonel de olsa kulüp başkanlığı yapmış bir isim… G.Saray gelirken ondan beklentiler geçmiş yıllara göre farklıydı. Bozulan ilişkileri tamir etmesi beklentiler dahilindeydi. Ama o işleri daha da çıkmaza sokuyor… Paranoyak bir ruh haliyle çalışıyor. Hem karşısındakini, hem de yanındakini rahatsız ediyor. Siz neden şu anda G.Saray’ın önemli transfer hamleleri ona yaptırılmıyor sanıyorsunuz?HAVA ATMAYI BIRAKINBASKETBOLDA durum farklı mı? Şube Yiğit Şardan’ın kontrolüne geçtikten sonra silkinme beklenirken, gereksiz bir koç değiştirme inadı, kulübe 2 ay kaybettirdi. O 2 ay tam da transfer dönemine denk geldi. Ehlikeyif kararlar, Ben tatildeyim, siz halledin modu, G.Saray’ı mehter marşıyla yürütüyor… İki ileri bir geri… Basketbol şubesinin iki yıllık öğrenme dönemi sona erdi. Artık atak yapmak, proje üretmek, olaya şampiyonluk zekâsı katmak lazım. Bir de kısa anekdot…Yer Alaçatı… Zaman, birkaç gün önce… Yönetim kurulundan Cemal Özgörkey havalı bir restoranın masasında oturuyor. Önünden basketbol takımının önemli oyuncusu Hüseyin Beşok geçiyor. Hem de bir değil, iki kez… Hüseyin’i görmemek mümkün değil. Adamın boyu 2 metre 12 santim. Ama Özgörkey görmüyor. Çünkü tanımıyor oyuncusunu… Bir selam, bir sıcak merhaba bile yok. Hüseyin de onu tanımıyor işin ilginç yanı. Sebebi basit, Hüseyin yönetim kuruluna gitmeyeceğine göre, Cemal Özgörkey basketbol maçına gitmeli değil mi? Ama sorun salonun yerini bile bilmez…Siz yazdınız olmadı. Yazdıklarınız kulübü küçük düşürüyor diyenler, faturayı başkalarına kesmeye çalışanlar, artık kafanızı kaldırın, nerede olduğunuzun farkına varın. İşler her zaman iyi gitmez. Kötü günler için de çalışın. Hazırlık yapın. G.Saray’ın büyüklüğünün içinde olmayı hakedin. Elinizi taşın altına sokun. Hava atmayı bırakın, iş yapın. Unutmayın top çizgiyi her zaman geçmez.*****Kaleye güven! KULÜBÜN sosyal yapısına baktıktan sonra biraz da sportif yanını inceleyelim… G.Saray futbol takımı günün modern futbol yapısına en uygun kadroya sahip. Hareketli ve orta sahaya yardım eden forvetleri var. Çok önemli oyunculardan kurulu, futbolu iki yönlü oynayabilen orta saha futbolcularının hepsi başka kaliteler taşıyor. Defansı EURO 2008′de yarı final oynadı.. Birkaç küçük rötuş G.Saray’ı Avrupa’da yarışabilir seviyeye getirir. İyi bir forvet, akıllı bir stoper yeterli gibi duruyor. Aykut ve Orkun gibi geçen yılı başarıyla geçmiş iki kalecinin yerine, Avrupa’dan oyuncu aramak çok gereksiz… G.Saray bu tercih hakkını transferin son gününe kadar cebinde saklasa, daha kârlı çıkabilir… Aykut da Orkun da G.Saray’ın yükünü kaldırabilecek isimler… Türkiye’nin en iyi yerli oyuncu kadrosunu elinde bulunduran G.Saray, yabancı seçiminde mevkileri iyi tespit ederse, tecrübe kazanmış genç yetenekleriyle gerçek bir futbol takımı olur.

L’Equipe Gazetesi’nden Erik Bilderman’ın soruları çok hoşuna gitmişti… Projelerini sıralıyordu tek tek… Avrupa Şampiyonası’nda yarı final oynayacak olmamız, bizim Avrupa’nın en büyük 4 futbol ülkesinden biri olduğumuz anlamına gelmez. 4 ülkeden biri olmak için akademilerimizi kurmak gerek. Siz Avrupalılar’ın teknik bilgisi var. Bizim de futbol oynamak için yüreğimiz var. Biz eğitim akademisi kuralım. Size de futbol yürekle nasıl oynanır, onu öğretelim derken gülüyordu… Mutluydu… Nasıl mutlu olmasın… Bir gün önce Hırvatistan’ı tarihi bir maçla elemiştik…***Sonra bana döndü… Bak, görüyor musun? Herkes projelerimizle ilgileniyor. Türk basını nelerle uğraşıyor… Lütfen bize yardım edin. Çıtayı yukarıya koyarsak, herkesin çıtası yükselir dedi. Haklıydı. Sustum. Güldüm… Bu kez Erik’e yöneldi: Rica ediyorum Türkiye’nin futbolda nasıl gelişeceğini izleyin. İzleyin ki, bugünü hiç unutmayın. İnsanı bulutların üzerine çıkartabilecek bir zaferden sonra bile ayakları yere basıyordu. Hem gerçeklerin farkındaydı, hem de elde edilen başarının ona nasıl yardım edeceğinin…Ama başladığı, hayâlini kurduğu, temelini attığı projelerin tamamlanmasını göremeyecek. Ne yazık ki kalbi ona daha çok ‘kalp akademisi’ kurma imkanı tanımadı… Artık maçlardan önce uğur olsun diye öğlenleri maç yemeğini Nihat Kahveci ile yan yana yiyemeyecek. Artık attığımız gollerden sonra heybetli iki yumruğun göğe doğru kalktığını göremeyeceğiz. Artık onun Türk Sanat Müziği ile çalan cep telefonun sesini duyamayacağız. Artık onun herkesi ‘adam’ yerine koymasına tanıklık edemeyeceğiz… Onun futbola ve bizlere sağladığı güven ortamını çok özleyeceğiz…***Hasan abi ile en son Almanya maçından sonra konuşmuştum… Gece otelde maçı tekrar izlerken onun golden sonraki sevinçlerini gördüm… Çok heyecanlandım… Saatin kaç olduğuna bakmadan elim telefona gitti. Aradım… Çok üzgündü. Lütfen üzülmeyin Türkiye’yi hem saha içinde, hem dışında çok iyi temsil ettiniz dedim… Durdu… Daha iyisini yapabilirdik. Şu maçı gördükten sonra üzülmemek olur mu? derken o üzüntüsünün bu kadar büyüyeceği aklıma bile gelmemişti… Saat 02.15′ti. Herkese ‘insan gibi’ davranan, herkesi ‘ciddiye’ alan, ‘işini’ nasıl yapması gerektiğini bilen bir ağabeyi kaybettik. Arkada kalanlar… Lütfen ona yakışır bir hizmet yarışının içine girin. Kavga etmeyin… Hasan abi bize kavga etmeden de işlerin yürüyeceğini göstermedi mi?

Pierre Van Hooijdonk ile sohbet ederken ilginç bir noktaya parmak basıyordu: Yarı finale kadar şans yanınızdaydı. Ama yarı finalde dünyanın en şanslı takımı ile oynayacaksınız. Dikkat edin. Ne demek istediğini maçın kırılma noktalarında anladım maalesef.. Böyle büyük turnuvalarda yarı final kazanmak için iyi oynamak yetmiyor. Oysa ki dün ilk kez maçın başından sonuna kadar iyi oynadık. Önceki 4 maçta zaman zaman sergilediğimiz ısırgan futbol Basel’de 90 dakikaya yayılmıştı. Eksik ama aslan gibi 11′imiz bizi kazanmaya ısındırıyordu ki, komik goller yedik. Olur bu. Futbolda kazanmak da var kaybetmek de…Şimdi Çekler’i, İsviçreliler’i, Hırvatlar’ı daha iyi anlıyorum… Yine de başımız dik. En azından takımımızın futbol oynayabildiğini de gösterdik… Sonunda gösterdik ama gösterdik!PİYASAYA GERİ DÖNDÜKMÜKEMMEL bir taktik anlayışla başladık maça… Almanlar’ın boğucu baskı kurmasına hiç izin vermedik. Orta sahada risk almak istediğmiiz anlarda hata yaptık. Yaptığımız hataları da pahalı ödedik. Hepsi kalemize gol oldu. Alan kapatma konusunda rakibimiz kadar iyiydik. Hatta onlardan daha üstündük… Daha çok atak yaptık. Daha çok pozisyon bulduk. İkili mücadeleleri kazandık. Ama yetmedi. Çünkü şans kontenjanımızı yarı finale gelene kadar fazlasıyla kullanmıştık. Hamit Altıntop mükemmel bir futbolcu. Dün geceyle ilişkili olarak kötü oynadığı için eleştirilebilir. Ama onu anlıyorum. Tek başına Almanya’yı yenmek istedi. Gelip buralarda dolaşsanız, buraların havasını solusanız onu daha iyi anlarsınız. Bütün bir turnuva boyunca gösterdiği üstün performans için Hamit’e teşekkür ediyorum. Bizi yarı finale getirdi. Dün gece onun maçıydı. Ama olmadı.Semih’in dün geceki performansını gördükten sonra ısrarla forvet arayan F.Bahçe kulübüne maçı bir kez daha izlemelerini tavsiye ediyorum. Dolayısıyla da bana… Ben de ona çok inanmıyordum. Ama artık kabul ediyorum… Semih büyük bir golcü… Bize Türkiye’deki hiçbir forvetimizi aratmadı. Hatta herkese Türkler’in yeni forveti Semih dedirtti Avrupalılar’a…Sabri müthiş oynadı. Marco, Ayhan ve Uğur alkışlanacak performanslar sergilediler… Dün gece veda ettik. Fakat Avrupa futbol piyasasına geri döndük. Türkiye’yi hatırlattık. Hem de öyle maçlarla ki… Yıllar boyu unutulmaz… Kazanırken son dakikalarda gülüyorduk. Dün son dakikada Almanlar’a, Pierre’in dediği gibi Dünyanın en şanslı takımına kaybettik. Teşekkürler Milli Takım…EURO’da her maçını heyecanla izlettiğin, başımızı dik tuttuğun, kaybederken de alkışlanmayı bildiğin için…

RÜŞTÜ’YÜ seviyorum. Ne yaparsa yapsın! Bugüne kadar bize inanılmaz sevinçler yaşattı. Golde yaptığı inanılmaz hataya rağmen hâlâ onu seviyorum.. O, Türk futbol tarihinin en büyük futbolcularından biri.. Türkiye’nin altın jenerasyonunun kalecisi.. Tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Onu bir gol yedi diye karalamak, tartışmak bu saatten sonra ayıp olur. Bu ayıba düşmemeliyiz..Son dakikaları seviyoruz…Yedikten sonra atmak ise alışkanlığımız. 90, hatta 120 dakikada Hırvatistan ile kafa kafaya mücadele ettik. ‘Futbol oynadık’ diyemeyiz. Ama mücadele ettik. Kimi zaman biz üstündük, kimi zaman Hırvatlar… Yarı finalin penaltı atışlarına kalması maça pozisyon açısından bakıldığında Hırvatlar adına adilane olmayabilir ama futbol açısından adil bir durumdu.. İnanın Zagreb’i Viyana’ya taşımalarına rağmen bize karşı kesin üstünlük kuramadılar..Eksiklerin bel büktüğü, Servet’in yokluğunun moral bozduğu bir ortamda, gidip geldiğimiz anlarda maçı penaltılarla alıp Almanya’ya Basel’de rakip olmak anlatılamaz bir duygu… ‘Kaybettik’ dediğimiz anda kazanmak… 35 bir Hırvat’ı susturmak… Yarı finale yükselmek… Hepinizi seviyorum çocuklar… Hem de çok. Siz tarih yazarken tribünde olduğum için şanslıyım… Size şahitlik ediyorum. Yarı finaldesiniz. Avrupa’nın en büyük 4 takımından birisiniz….NE VURDUN BE SEMİH!BASEL’E gidiyorum. Dün oraya gitmeyi çok istediğimi söylemiştim. Yarın gidiyorum. Hem de koşa koşa… Sizin sayenizde çocuklar. Sizin yarattığınız mucizeler, sizin alın terinizle peşinizden geliyorum…Penaltılarla kaybetseydik de Rüştü benim için büyük bir kaleciydi. Kazandık, hâlâ öyle… Ama Semih için bir parantez açmak lazım… Büyük golcü. Tek vuruşların değişilmez adamı. Sonradan girdiği maçlarda rakiplerin kâbusu… Ne vurdun be arkadaş! Hepimizi hoplattın. Bizi uçurdun..Kazandık ama ağır yaralıyız. Yarı finalde Arda, Tuncay, Emre Aşık yoklar… Ama şunu söylemeliyim. İlk sarı karttan ve cezadan sonra yanlarına not alırken hep Yarı finalde yok diye yazdım. İçime doğmuştu belki de. Bekle Almanya. Bekle Basel geliyoruz… Eksik, yaralı ama aslanlar gibi… Koşarak, coşarak, uçarak geliyoruz!

Türkiye’nin yarı finaldeki rakibi kim olacak? Dün gece maçı izlerken biz Türkler’in kafasındaki soru buydu… Herkes bunu konuşuyordu. En azından Avusturya’da bugünkü çeyrek finali bekleyen Türk gazeteciler… Almanya mı yoksa ilk maçta karşılarında futbol olarak ezildiğimiz ve yenildiğimiz Portekiz mi? Sorunun cevabını aramak için çok beklemeye gerek kalmadı. Alışıldığı üzere, her zamanki gibi, yine, Almanlar işi erken bitirdi. Hangi şekilde açıklanabilir bilmiyorum… Ama Almanlar turnuvalarda 9 canlı kedi gibiler… En kötü zamanlarında sahaya bir ruh, bir direnç, bir yenilik koymayı biliyorlar. Portekiz’in tüm silahlarını durdurup, duran toptan iki gol bulup, maçı kontrol edip, yine yeniden, her zamanki gibi kazanmayı bildiler… Şaşırdım mı? Hayır! Tahminen siz de şaşırmamışsınızdır!Nedense hepimiz Almanlar’ı gözümüze kestirmiş durumdayız. Bugünkü Hırvatistan maçını düşündüğümüz bile yok. Oysa ki bizim takımın yarısı sakat ya da cezalı. Buna rağmen kazanacağımaz inanıyoruz. Hem de sert ve inatçı Hırvatlar karşısında…Lineker’in dediği gibi Futbol 22 kişi ile 90 dakika boyunca ayakla oynanan ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir spordur. Bunu unutuyoruz… Sanki Hırvatistan’ı geçtik de Almanlar’la eşleşmiş gibi sevindik dün gece… Şaşırtıcı… Portekiz’e kaybederken sahadaki futbolcular bizim değil miydi? Futbol böyle garip bir oyun. Rüzgârın yönü hızlı değişiyor. Löw ve Almanya adına dünkü galibiyet çalışılmış bir oyun gibiydi. Herkes nerede duracağını, nasıl vuracağını, Portekiz’i nasıl durduracağını ezbere biliyordu. Bir ara Nani 3-1 gerideyken 6 Alman’ı birden çalımlamaya çalışıyordu ve yanında hiçbir arkadaşı yoktu. Almanlar Portekiz’in hatlarını kesmişti çünkü… Biz yapamadık ama birileri Scolari’nin oyuncağını bozdu. Çok yetenekli bir futbolcu topluluğuna sahip olan Portekiz, iyi bir takım olamamanın bedelini ödedi. Kalitesi Portekiz ile tartışalamayacak kadar aşağıda olan Almanlar ise takım olmanın ve derslerine iyi çalışmanın ödülünü aldılar…Bugün kazanırsak Almanlar ile Basel’de yarı finale çıkacağız… Kazanır mıyız? Bilmiyorum. Almanlar ile oynar mıyız? Onu da bilmiyorum. Ama ben Basel’e gitmek istiyorum!

HANGİMİZ daha açız? Hırvatistan maçının kilidi galiba bu soru… İki takım da birbirine çok benziyor aslında… Genç ve yeni jenerasyonlarıyla geldiler turnuvaya… Kendilerini göstermek isteyen, Avrupa piyasasına adım atmak isteyen gençlerin saha içerisindeki mücadelesi sert geçeceğe benziyor. Aşağı-yukarı aynı topraklardan, Balkanlar’dan gelen iki takımın yetenekli ve başarıya aç çocukları Viyana’da, Basel bileti almak için sahaya çıkacaklar. Belki de geçmişte Viyana kapılarına ‘aynı forma’ altında birlikte dayanmışlardı, kim bilir… Milli Takım’ın ‘gol yemeden oynayamama’ rahatsızlığı ilk tur maçlarında bariz bir şekilde ortaya çıktı. Avrupa Şampiyonaları’nda ve Dünya Kupaları’nda genelde şampiyonlar ortalama 28-29 yaş eşiğindeler… Ama bizim takım sadece 25 yaş ortalamasına sahip. Gol yemeden atamamak, tamamen bir psikolojik rahatsızlık. Skoru tutma endişesi, gol yedikten sonra skoru yeniden kazanma telaşına dönüşüyor. Bu telaş da bize adrenalin pompalıyor. Ve arkasında bizim için şenlik başlıyor. Bugüne kadar oynadığımız takımlar çok tecrübeli, bu maçları nasıl oynayacaklarını bilen oyunculardan kuruluydu. İsviçre bile diğerlerine göre genç olsa da uzun bir birliktelikten kaynaklanan tecrübeye sahipti. Ama Hırvatistan farklı…ARTIK ŞANIMIZ ARTTIHIRVATLAR da bize benziyor… Onlar da genç. Onlar da aç. Yani anlayacağınız çeyrek finalin stratejisi farklı olmalı. Daha olgun bir oyun ortaya koymalıyız. Çekingenlik rakipte de olacak. Onlar da bizi iyi tanımıyor. Hırvatlar’ın da gördüğü sahada sonuna kadar mücadele eden, maçı hiç bırakmayan bir Türkiye… İki maçı arkadan gelip almamız şanımızı arttırdı buralarda… Artık rakipler sahaya çıkarken Biz Türkler’i yeneriz psikolojisinde olamayacaklar… Yarın sonucu belirsiz bir maça çıkacağız. Ne kadar aç olduğumuz, maçı rakipten ne kadar çok daha istediğimiz çok önemli… Başarıya açlığı saldırganlığa dönüştürmeden, bize artı bir değer katacak şekilde kullanırsak kazanabiliriz. Sahadaki duruşumuz rakibe Biz maçı alamayız havası yaratmalı. Sert ve inançlı çocuklar cuma günü bizi Basel’e götürebilir… Bugüne kadar kısa zaman aralıklarında da olsalar bize güçleri konusunda küçük pasajlar sundular. Onlardan tek beklentimiz Viyana’da da aynı isteği göstermeleri, Türkiye’yi sahada iyi temsil etmeleri. Kazanırlar ya da kaybederler önemli değil… Önemli olan sahada bir ‘Türk duruşu’ olduğunu göstermeleri…

HAKEMİ de yenmek bu olsa gerek… 2-0 geriden gelerek hem de… İster ilahi adalet diyelim ister mucize… Ama gerçek bu. İlk yarı kötü oynadık. İkinci yarı tarih yazdık. Yazarken 12 kişilik Çekler’i yeniyorduk… Unutmadan ekleyelim… Biz bu Çekler’i hiç yenememiştik… Artık Viyana yollarındayız. Uzun bir yolculuğa çıkacağız. 1000 km. kadar ama değmez mi? Değer elbet… Gerekirse böyle bir zaferden sonra 10 bin km. de gidilir.Devre arasında umutsuzduk oysa. Herkes basın tribününde birbirine bakıyor, iç geçiriyordu. Neden bu kadar kötü oynadığımızı çözemiyorduk. 2. yarıda sihirli bir değnek dokundu bize. Futbolumuz geri geldi. Yağmur bereketi mi ne? Uzun yıllar hasretini duyduğumuz tarihi bir zafer kazandık. Artık çeyrek finaldeyiz. İsterseniz buraların biraz daha keyfini çıkaralım. Viyana’nın kapılarına gidip dönmüşüz asırlar önce. İster misiniz kapıları kırıp içeri girelim.Maçın kahramanları var… Arda… Mükemmeldi. Bir gol attı. Ama bana göre Çek defansının dengesini bozan adamdı. Onun solda yaptığı işler nedeniyle sağ kanadı otobana çevirdik. Büyük oynadı gene bizim çocuk… Euro 2008 sonrası onu pek İstanbul’da tutamayacağız galiba…AYAĞA KALKABİLDİKHAMİT Altıntop… Kardeşi kadro dışı kaldığında yıkılır sandık. O devleşti. Sanki Halil’in ruhuyla birlikte oynuyor. Cech’in sihrini o bozdu aslında. Herkes ‘O top elden kaçar mı?’ desin… Siz boşverin… Hamit vurdu mu kaçar! Mükemmel oynadı.Sabri… Onu böyle görmek şaşırtıcı. Kendisini bu kadar geliştirebileceğine kimse inanmıyordu. O bizi inandırdı. Sağolsun varolsun. İkinci yarının lokomotifi oldu…Tuncay turnuva başından bu yana ilk kez maçın ikinci yarısında sahneye çıktı. Hem de ne çıkış. Kendisinden beklenen herşeyi yaptı. Rakiple savaşıp takıma can vermesi ise artısı… Hoşgeldin Tuncay… Hakeme gelirsek… Onun yüzünden 2. golü yediğimizde sahada 10 kişiydik. Tüm tercih haklarını rakipten yana kullandı. Koller’in bizi ezmesine izin verdi. Ama biz ayağa kalkmasını bildik. Büyük bir geceydi. Hepinizin burada olmasını isterdim. Bu büyüklüğü görmek için… Bu anı yaşamak için… Yıkılmış şekilde yerlerinde oturan taraftarlarımızın nasıl zafer kutladığını görmeniz için…Çekler’i de geçtikten sonra artık birşey dememek lazım… Önce çeyrek finale Viyana’ya, sonra bakarsınız finale… Terim’i unuttuk sanmayın. Maça kötü başladı ama en az takımı kadar iyi bitirdi. Taktik açılım çok konuşulur. Ama onu sonraya bırakılım. Tebrikler çocuklar, tebrikler Fatih hoca…

G.Saray, Kalli’den sonra yine bir Alman hoca ile yoluna devam edecek. Michael Skibbe en az bir yıllığına G.Saray’ı çalıştıracak. Sözleşmenin 1+1 şeklinde yapılması bunun göstergesi… Uzun süreli bir anlaşma imzalanmaması, uzatma opsiyonunun G.Saray’ın elinde olması, yine ‘Ya tutarsa’ mantığıyla yola çıkıldığını belgeliyor. Uzun süren arayışlar sonunda Skibbe’yi öne çıkartan ve G.Saray’ın Alman hocada karar kılmasını sağlayan gerçeklere dönersek…Öncelikle Skibbe futbolcularıyla iyi ilişki kuran bir teknik direktör. Kalli kadar sert değil. Yaşının genç oluşu, onu futbolcularına daha yakın davranmaya itiyor. Genç Alman hoca, jenerasyonun sürekli konuşulan ama henüz bir başarı elde etmemiş, bizdeki Semih Şentürk örneği gibi, umutla beklenen yeteneği… Adnan Sezgin onu transfer edebilmek için çok uğraştı. Sonunda da istediğini yaptı. Başka adaylar da vardı ama geçen sezonu Florya’da takımla an be an yaşayan Sezgin, Skibbe konusunda ısrarcı oldu. Çünkü oyuncularla hoca arasında artık sorun olmasını istemiyordu. Skibbe diğer adaylar gibi Dediğim dedik, çaldığım düdük diye tutturmayınca da Sezgin onu daha çok istemeye başladı. Ne de olsa ipleri başkasının eline bırakmak olmazdı artık… Geçen sezon yapılmışı vardı… Niye üzerine başka kahramanlar yaratılsın ki! Skibbe kötü bir teknik direktör değil. Hatta işini de iyi yapıyor ama onun tercih ediliş sebebi bu değil. Skibbe’nin kalabalık bir liste içerisinden seçilmesinin ardında Yönetimin söylemlerine karşı çıkmayacak olması yatıyor. Bunun pazarlığı önceden yapıldı.Skibbe’nin fiyatı da ucuz. Hoca piyasasına bakıldığında 1.1 milyon Euro yıllık transfer bedeliyle Türkiye’ye bir teknik direktör getirmek kolay değil… Bu da başka bir tercih sebebi… Skibbe pahalı transferler de istemiyor. Bana kim verilse onu çalıştırırım, gençleri yetiştirim demesi onun başka bir artısı…Skibbe hızlı ve ofansif futbol oynatan, elindeki değerleri parlatan, yetiştiren, genç, dinamik bir hoca. Ama G.Saray için tercih sebepleri bunlar değil. Üzücü olan da bu. Skibbe G.Saray’da başarılı olabilir. Ki eldeki Türk oyuncu potansiyeline bakıldığında, yabancaların yenileneceği düşünüldüğünde, bu uzak bir ihtimal de değil… Ama dedim ya… Keşke G.Saray yönetimi Skibbe’ye böyle bakıp transfer etseydi onu… İşine karışırız, futbolcularla sorun çıkarmaz, ne verirsek onu çalıştırır diye düşünerek Skibbe’yi aldılar. Çok tuhaf bir tercih sebebi… G.Saray hızla ‘futbolcuya dayalı’ bir sistemin kucağına doğru itiliyor… Hoş bu da tartışılır… Oyuncuya mı, yöneticiye mi? Gelecek günler bize gerçekleri gösterir…

BUNA rövanş denmez… Bu rövanşın ağa babası… Geleceksin, İsviçre’yi evinde Avrupa Şampiyonası’nda ilk yarı geriye düştüğün maçta, uzatmalarda attığın golle yeneceksin… Gülerim, hem de kahkahalarla gülerim… Kebapmış… Al sana kebap.. Acılısından olsun… Kusura bakmayın çok fazla hamaset yapıyormuşum gibi başladım ama dün Basel’de olsaydınız siz de böyle başlardınız… Sahaya çıkan A’ymış, çıkmayan B’ymiş. Şimdilik boşverelim… Sonra nasıl olsa çok tartışırız. Dün gecenin, tarihi rövanşın tadını çıkartalım.İyi başlamadık. Kontrol etmeye çalıştık. Yağmur yağdı. Hem de öyle böyle değil… Planımız bozuldu. Sonra bir Türk ortaladı, diğeri attı ama öne geçen İsviçre’ydi. Şaşırdık. Çünkü gerçekten golü yiyecek bir futbol oynamıyorduk. Saha ağırlaştıkça Tümer ve Gökdeniz’in topu sürme istekleri bize pahalıya mal oldu. Hiç rakip yarı alana etkili gidemedik. İkinci yarı işin rengi yapılan değişiklerle kırmızı-beyazın ay-yıldızlı olanına döndü… İsviçre’yi sahasına hapsettik. Ne istediysek onu yaptık. Mükemmel oynadık. Mehmet’lerden Topal kapattı, Aurelio olanı oyun kurdu… Arda ve Nihat yardımcı rollerdeydi. En şen Türk Semih Şentürk zafer kapısını açtı. Sonra ava giderken avlanır misali tek bir pozisyon verdik ama sadece o kadar… YİNE KAZANABİLİRİZBütün maç Terim, Tuncay’a nasıl tahammül etti diye hayıflanırken, o Tuncay orta alandan topu sola Arda’ya aktardı. O da her zaman yaptığını yaptı. Önce rakip kaleye gitti. Sonra iki sallandı. Önünü boşalttı. Topa vurduğunda Basel’deki 8 bin Türk’ün çığlıklarına biz de basın tribününden eklemeler yaptık… Top yine bizim ayağımıza geldi. Kazanırsak varız. Beraberlik ihtimalinde ise iş penaltılara kalacak. Ayrı bir stres kaynağı… Kazanırsak bunlara hiç gerek kalmayacak. Dün kazandık yine kazanabiliriz.Şimdi Terim konuşacak. 4 gün biz konuştuk. Sıra onda galiba… Kazandı, hem de ikinci yarıda iyi oynayarak… Bir de tur atlarsa kimse onu susturmaya çalışmasın. Zaten tahmin ediyorum o da susmaz…Kötü başladık, mükemmel bir İsviçre zaferiyle yola girdik. Son hamle pazara… Cumartesi rezervasyonları bozup İstanbul’a dönenler. Tekrar gelmek için heveslenmeyin… Bütün olanı biteni kaçırdınız… Finali kazansak bu kadar tatlı olmazdı… Kebapmış… Al sana kebap! (Bu yazı Blick Gazetesi’nin dünkü manşetine atfedilmiştir)

BİR takım antrenmanlarda çalıştıklarını sahaya yansıtmayacaksa neden idman yapar? Bu sorunun cevabını şu anda gerçekten merak ediyorum…17 Mayıs’tan beri dün gece için hazırlanıyoruz. Tüm hazırlığımız rakip kaleye 1 tane isabetli şut çekmek için miydi? Skorun 2-0 olduğuna bakmayın. Portekiz bizi resmen sahada ezdi. Nefessiz bıraktı.Ne çok adamla savunmada kalınarak savunma yapılabilir, ne de çok ofansif adamla oynayarak çok pozisyon bulunabilir… Dün gece futbol tarihine geçecek bir ders gibiydi… Ne istediğini bilen ile ne istediğine bile karar veremeyenin mücadelesi olarak da yanına not düşülebilir… Dakika 65 olduğunda Portekiz’in 3 topu direkten dönmüş, rakip bir gol atmış, 3 pozisyonda da son pas hatası yapmışlardı… Biz ise Mevlüt’ün Portekiz kalesini bulan 30 metrelik şutuyla avunuyorduk…Dün turnuvanın geleceği için de umut vermedik… Umutla beklediğimiz tüm futbolcularımız kötü performans sergilediler. Başta Tuncay ve Emre… Bu kadar kötü oynamaları için hiçbir nedenleri yoktu… Sezonu 50 maç üzeriyle tamamlayan Portekizli oyuncu sayısı 7 iken ve bir an bile çimler üzerinde duraklamazlarken, bizim külübeden çıkmayan yıldızlarımız dün sahada yoktu. TERİM DE FORMSUZDÜN geceden şu sonucu da çıkarabiliriz…Terim de dersine iyi çalışmamış… Daha doğrusu ne çalışacağını o da bilememiş… Bir karmaşadır gitti sahada… İlk yarının 0-0 bitmesi şanstı. Ama devre arası da bir yenilik getiremedi Terim… Oyunu tutabilecek, takıma zekâ katabilecek tek oyuncusu Arda’yı yanında oturttu. İlk yarının faturasını Mevlüt’e kesti, Tuncay’ı ödüllendirdi. Hamit’i sağ beke çekip orta alan işleyişini bozdu. Terim kendi oyun felsefelerini yıktı aslında… Portekiz’in stoperleri bizim alanda cirit atarken bizimkiler rakip yarı sahayı kornerlerde ve duran toplarda gördü. Golde Pepe verkaçlarla ceza sahamıza girdi. İzledik, müdahale edemedik. Ne A, ne B, ne de C planımız vardı. Duran top için bile rakibe sürpriz hazırlamamıştık. Peki bu kadar zaman biz ne çalıştık? ‘Şimdi önümüze bakalım’ diyeceğim ama nereye bakalım? İsviçre ve Çek maçlarından bu oyunla ne alabiliriz? Ne fizik, ne kafa, ne de taktik olarak bir yeniliğimizin olmadığı ortaya çıkarken, hayâl kırıklığı büyük oldu. Seyircimiz bile sustu… Demek ki onlar da desteklenecek bir takım bulamadılar sahada… Dün gece ne futbolumuz Türkiye gibiydi, ne de sahadaki duruşumuz. En azından formamız kırmızı-beyaz olsaydı da sahadaki takımın Türkiye ile bir bağı kurulsaydı!