Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Normal koşullarda, içinde bulunduğumuz son üç hafta, asla ama asla “vukuatsız” atlatabileceğimiz bir süreç değildi.
Ama bir şansımız var neyse ki…
Şampiyonluğun üçüncü adayı; Sivasspor!..
İnanın; o olmasaydı rezillik tavan yapabilirdi.
Hatta yerinde Beşiktaş olsaydı bile fark etmezdi…
“Üç büyükler”in kimyası böyleydi çünkü:
“Sivas belki… Ama bir başka büyük asla”!
Yöneticilerin “tribün sorumlulukları” vardı… Tribünlerin kinleri.
Her dedikodu, ağırlığınca reyting demekti kimileri için.
Kaostan şöhret çıkarmaya/şaibeyi şampiyonluğa katık yapmaya koşullanan kafalar bir sezonda değişmez ki.
Allah’tan Sivasspor da potada…
Yine de her türlü futbol kepazeliği, dalaveresi, çamuru, fiskosu muhtemeldir. Denenecektir…
Bu mikrop, saman nezlesi semptomları gösterir. Yerleştiği bedenleri, her baharda ayaklı mikrop haline çevirir.
Artık taşıyan değil, bulaştıran haline gelir bazıları.
Yine gelecektir.
Aksırma, tıksırma başlamıştır ama Sivasspor engeldir…
Nasıl mı?
Başarılı performansıyla ligi forse etmesi bir yana, “klasik” şike/şaibe ezberimizi bozarak.
Alışmadıkları bir ortam… Mikroplar şaşkın durumda.
Normal koşullarda… Fenerbahçe ile Galatasaray ligin kuyruğunda başa baş derbi oynayacak; son iki hafta ise kümede kalmış veya iddiasız takımlarla maç yapacak ve şampiyon belli olacak!..
Yanardık valla.
Sivasspor şampiyon olur veya olamaz… Lakin, başa baş mücadelelerde alın yazısı haline gelen “futbol üzerinden toplumsal yıkım ortamını” ötelemiş, bize arınma fırsatı getirmiştir.
Kullanan kullanır.
Kullanmayanlar mikrobun ta kendisidir.
* * *
Cumhuriyet’le yaşıttı Gazanfer ağabey.
Karamürsel’de doğmuş, 1948 Londra Olimpiyatları’nda şampiyon olmuştu. Çok fiyakalı adamdı.
Çok hayırseverdi.
“Güzel ve faydalı bir ömür nasıl olur” sorusuna yanıt gibiydi.
Güreş yazarlığının duayeni Ali Gümüş ağabeyimizi aradım ve başsağlığı diledim.
“Efsaneleri” yaza yaza kendisi de efsane olmuş Ali Ağabey, bir cephe daha kaybetmiş kumandan kadar hüzünlendi.
Rahmetli Yaşar Doğu’nun tarihin yapraklarında kaybolmuş bir Gazanfer Bilge tarifini söyledi bana:
“Ben güreşin hamallığını, Celal Atik cambazlığını, Gazanfer Bilge pehlivanlığını yaptı”!
Londra’da üç ayrı minderde çıktıkları maçlarını, işaretleşip aynı anda tuşla kazanan üç büyük pehlivandan en “acı kuvvetli”si böyle anlatmıştı dostlarını ve kendisini.
Tuş kadar kısa, köprü kadar net.
Onlar milli kahramandı.
Ne kahraman oldukları için para aldılar, ne de kahraman olurken.
Doğu ve Atik yoksul öldü. Gazanfer Bilge ticaretten kazandığını hayır işine harcadı.
Değişen Türkiye’nin değişen “Cumhuriyet Değerleri”yle birlikte, bu tür kahramanlar “hak ettiği gibi” nadasa bırakıldılar.
Kim bilir, hangi nesiller tarafından etraflarına örülen kozadan kurtarılıp, romanlarıyla, filmleriyle, belgeselleriyle Cumhuriyet tarihimizdeki özel yerlerine konulacaklar yeniden.
Haklarını helal edecekler mi bakalım.

Bu bir “özür” yazısı… İmzası, Ercan Güven’den ibaret değildir umarım.
Çünkü, “futbol camiası” denilen çok boyutlu gündelik hengamede, unutmasak da silmesek de alın yazılarıyla baş başa bırakmışız İsmail Gökçek ile Sedat Balkanlı’yı.
Defansın sert zemininden yumuşak yatağına taşınalı tam 11 yıl olmuş Sedat…
Gaziosmanpaşa, Konya, Bursa Galatasaray, Fenerbahçe günleri çok eskide.
İsmail biraz daha taze hasta. Onun da Bakırköy, Vefa, Trabzon günleri sadece hatıralarda.
Şimdi… Sinirleri kelepçe olmuş çelik bedenlere.
Sedat’ın her şeyi anlatan gözleri, İsmail’in kaderle dalga geçen gülümsemesi var ya…
Tek kelime olmadan yazılmış dünyanın en müthiş makalesi o aslında…
Sonra o eşler…
Ayhan Bermek’in cümlesiyle “yılın kadını”, “yılın annesi” seçimlerinde bir ve iki numaraya konup devamını seçmek gereken Adalet Gökçek ile Şükran Balkanlı…
Çocukları… Büyümüş delikanlı olmuşlar. Yaşanan zor günlerin gölgesi, gençlik neşesini erken olgunlaştırmış. Lakin kaya misali duruyorlar fırtına gibi estikleri yeşil çimenden uçup hasta yataklarına konan futbolcu babalarının başucunda.
Mesaj belli…
Felaket nereden gelirse gelsin, sevdiğin ve sevenlerinle birlikteysen direnirsin.
***
Sedat ve İsmail’i ne kadar sevdiğimizi ifade edemediğimiz için bir özür yazısı bu.
Yazık ki, ben de televizyondan öğrendim hastalığın seyrini.
Perşembe akşamı Lig TV’de bir program yaptı Bilgin Gökberk ve Alev Evliyaoğlu.
Öncesinde ve sonrasında başka bir iş yapmasalar bile yaşadıkları topluma borçlarını ödedikleri bir programdı.
Orada gördük ALS denilen hastalığın zalimliğini.
Ve aklı saat gibi çalışan insanın elini kolunu dilini nasıl bağladığını, ancak asla teslim alamadığını.
İsmail ALS ve MS ile mücadele için dernek kurmuştu. Sadece aklıyla yönetiyordu.
Sedat, cin gibi gözleriyle maçları izliyor, eşinin yardımıyla alfabeden seçtiği harfleri cümle yaptırıyor, şimdi teknik direktör olan eski takım arkadaşlarına futbolcu tavsiye ediyordu.
Yıllardır dram ve minik zaferler birlikte yaşanıyordu evlerinde.
***
Ben özür diliyordum, ama “futbol camiası” denilen çok boyutlu gündelik hengamenin içinde sevgisini ve insanlığını “platonik”ten “pratik”e taşıyıp, disiplinli bir şekilde göstermekten geri durmayanlar da vardı.
Mesela Aziz Yıldırım… Balkanlı ve Gökçek çocuklarının eğitimini üstlenmişti iki yıldır. Takım gözetmeyen insanlığın ortak değerlerinden filizlenen bir asaletti.
Ateş Ünal Erzen elinden geleni esirgemiyordu. Kadir Topbaş maddi manevi ilgisini sürdürüyordu.
Programa bağlanmak için birbirini ezdi futbolun elitleri. Mehmet Atalay, Ayhan Bermek, Abdullah Avcı, Giray Bulak, Mehmet Soykök, Ziya Doğan, Yılmaz Vural, Mahir Günok, Mustafa Çevik, Adnan Şenses. Özhan Canaydın ve İsmet Arzuman gibi arayıp da bağlanamayan daha niceleri.
Ben ve benim gibilerin unutmaması gereken bir gün var şimdi:
28 Nisan 2008 pazartesi… ALS Derneği gecesi. Radison Otel’de.
Sedat ve İsmail’in şahsında aynı hastalığın beş bin kurbanına birkaç dakikalık ilgi, bizler gibi günlük yaşamın hengamesinde ofsayta düşenlerin arınmasını sağlayacak belki.
Kusura bakma Sedat, affet İsmail.
Teşekkürler Tahir Kum, Şansal Büyüka, Bilgin ve Alev.

Uri Geller’i Türkiye “yeniden” tanıdı… Yeniden diyorum; çünkü altı sene önce Milliyet’te röportajı yayınlandı.
Murat Ağca ile ben yapmıştım…
Ulus 29’un şık atmosferinde yan masadaki servisten araklayıp gözümün önünde gözüyle baka baka büktüğü kaşığı hâlâ saklarım.
Dehşete kapılmıştım… Otuz santim uzaktan, olanca dikkatimle izlerken el çabukluğu olmadan (veya belli etmeden) okşaya okşaya “saldırmaya hazır kobra”ya çevirmişti çorba kaşığını.
Ve itiraf etmişti:
“Bunlar gösteri… Sahip olduğum asıl yetenekleri bazı Galatasaraylılar çok iyi bilir”.
HHH
Asıl yetenekleri arasında kişileri/ olayları etkilemek, sonuçları tayin etmek gibi akıl almayan fizik ötesi beceriler vardı.
Mesela, Euro 96’da McAllister İskoçya adına penaltı atarken Uri Geller Wembley Stadı’nın üstünde helikopterdeydi. Topa odaklandı… Tam McAllister vuracağı sırada, topu yerinden oynattı! Kaçan penaltı ve kazanan İngiltere…
Valla kendisi anlattı.
İnanmamak serbest ama FBI ve CIA de onun yeteneklerine inananlar arasındaydı. Daha nice dev şirketler, uluslararası sanatçılar ve milyonlar…
Hepsi bu Macar ve Avusturyalı kanı taşıyan adamın Tel Aviv’de doğaüstü yeteneklerle doğduğundan emindi.
Bir de Galatasaray!..
HHH
İşin püf noktası burasıydı. Yoksa beni ne bağlar gaipten gelip gaibe karışan mesajlar.
Geller, Şampiyonlar Ligi’nde 1999’da oynanan ve Galatasaray’ın son üç dakikada attığı iki golle 3 - 2 kazanıp UEFA Kupası şampiyonluğuna uzandığı Milan maçında, sarı - kırmızılı takımın galibiyetini doğaüstü güçleriyle kendisinin hazırladığını iddia etmekteydi.
Bireysel bir işgüzarlık değildi. Bir takım Galatasaraylılar’ın ricasıydı.
Kimdi, kimlerdi, söylemedi.
Ben de aynen yazdım.
Şükrü Saracoğlu’na gömülen tavuk bacağı gibi, faydası şüpheli ama yapanın ve yaptıranların kimlikleri ve iddianın kendisi yüzünden önemli bir haberdi.
Yine de hafif dalga geçerek kaleme almıştım.
Sonuçta ispatı mümkün olmayan bir iddiaydı… Ben inanmıyordum ki, okuyucuyu inandırayım. Haber tuhaflıktaydı.
* * *
Ona rağmen Galatasaraylılar’ın çok ciddi eleştirilerine maruz kaldım.
“Büyük bir zaferi bir gözbağcıya zimmetlemek, Galatasaray’a hakaretti”!
Gözbağcı ha…
Görürüz reytinglerini. Herkes kaşık büküyor ama sapını ortaya getiremiyor Geller gibi.
İşte yine ülkemizde… Londra’daki evinde Galatasaray posteri ve bayrağını mücevher gibi saklayan Uri Geller…
Bu sefer, Galatasaray’ın kaşık büküp, bozuk saatleri çalıştırmak ve telepati yoluyla maç kazandırmaktan çok daha büyük yeteneklere ihtiyacı var.
* * *
Sevgili Geller;
Hoca bulabilir misin sen Galatasaray’a…
Para bulabilir misin? Stadın çarçabuk bitmesini sağlayabilir misin?
En önemlisi, önce sırtında taşıdıkları Galatasaray’ı şimdi Simbat gibi sırtına binip “söylediklerini yapmazsa” boynunu sıkan, hiçbir zaman ödenmeyecek haklarından dem vuran gediklilerden kurtarabilir misin?
Sayın Adnan Polat’tan bir “efsane başkan” yaratabilir misin?
Hepsini geçtik… Hafta sonu İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile oynayacağı maçın içinden çıkabilir misin sen Uri?..
Şampiyonlukta iddialı bir Galatasaray ve karşısında hocasını isteyip alamadığı, muhtemel golcüsü ve yardımcı hocası Galatasaray markalı bir takım. Futbol üzeri, hatta siyaset üzeri kankalar var her iki cenahta.
Kaşıkları bozup, bozuk saatleri düzeltmek ne ki…
Asıl şu maçı etkileyen unsurları alt alta yaz ve maçtan sonra yorum yap bakalım Uri.

Uzatmanın uzatmasındaki saniyelerden komplo teorileri üretmek varken…
“Kullanılmış penaltının davası” açık büfe yorumcu ziyafetinde “Gel beni ye” diye beklerken…
Haftanın ilk yazısına neden Siirtspor-Nusaybinspor maçıyla başladım ben?
Az okunup kovulmak mı istiyorum; kafayı mı çalıştıramıyorum?
Yoksa İstanbul piyasasında parselasyon bitti de Anadolu’ya mı açılıyorum?
Kimseyi suçlamak istemiyorum, ama “duayenlerin” bile “Çağır yemeğe senin lokantanı da yazayım” alış-verişine girdiği, yaranmak ve yağlamak erbabının “gelir vergisi tabelası” asacak düzeye geldiği, kişisel itibar için en itibarlı kurum ve kişilerin hedef haline getirildiği, karışmak istemeyenlerin de tamamen Avrupa’ya kilitlendiği bu alemde Nusaybin reytingine/Siirt nefretine talip olmayı anlamamışsınızdır tabi.
İsterseniz sonuçlardan yola çıkarak anlamaya çalışalım bu “tuhaflığımı”.
* * *
Birincisi Kemal Dinçer’i tanıdım. Hani şu gözlemcilerin başındaki Fenerbahçeli!
Göreve geldiğinin haftası Hıncal Abi tarafından “sahaya atılan çakıyı cebine saklamaya çalışan adam” olarak tanıtılmış ve “istifa ettirilerek güç gösterisi yapılacaklar listesi”ne alınmıştı.
Aynı Hıncal abi, yatağın ters tarafından uyansaydı ve Kemal Dinçer’in sahadan aldığı çakıyı cebine sokması başka meslektaşı tarafından daha erken yazılsaydı, “Kemal, üstlendiği görevlere, tüm kariyerini tehlikeye atacak kadar bağlı bir insan olduğunu göstermiştir Fenerbahçe menajerliğinde” diye bir makaleyi kaleme alabilirdi muhtemelen. Yazardı ve bizi de inandırırdı.
* * *
Neyse…
Siirt’teki olaylı maçı kaleme aldığım gün Kemal Dinçer aradı. Kendisiyle ilk kez konuşuyordum. Gözlemcinin raporuyla yetinmemişti. Bildiğim başka ayrıntı var mı diye sordu. Ona, maçı izleyen DHA Nusaybin muhabiri Mehmet Ali Bulun’un telefonunu verdim. Onu da aramış.
Söylediğine göre her sorunlu maçın üzerinde aynı hassasiyetle duracakmış.
Kemal Dinçer’i tanıdım ve özellikle Fenerbahçe’ye değil, futbolumuza faydalı olmaya çalışacağına inandım.
* * *
Ardından Futbol Federasyonu Başkan Vekili Mahmut Özgener telefondaydı.
Anadolu’daki olaylı bir maça dikkat çektiğim için bana teşekkür etti. Yazıyı ihbar kabul ettiğini söyledi. Bundan sonra bir duyumum olduğu takdirde ısrarla yazmamı rica etti.
Hiç de sıcak bakmadığım Federasyon’a ilişkin sayın Özgener’in şahsında ve Anadolu’ya bakışında iyi niyetler sezdim. Umutlandım.
* * *
Tanıdık-tanımadık birçok mesajla, mesleki dayanışmayla anladım ki, uzatmanın uzatmasındaki saniyelerden komplo teorileri çıkartmaktan daha verimli olmuştu gündem dışı yazım.
Her gün yeni bir futbol yıldızını Türkiye’ye getiren, internetten sadece bilgi değil yorumları bile indirip malumatfuruşluk eden arkadaşlar, sayısı meçhul bir “talep”e yanıt veriyorlar, ama Türkiye 778 bin kilometrekare.
Çok büyük, çok kalabalık, çok güzel…
Özel, nazik, kritik yönleri de var.
Dünya’ya açılalım derken Türkiye’ye kapanmak tuzağına düşmemek lazım.
Futbolun toplum mühendisleri ise “herkes önüne koyduğumuz gündemi yer” sanmasın.
Siirt-Nusaybin yazısı ile “zaman ve içerik” bağlamında sistemi sınadım ben.
Henüz her şeyi yitirmemişiz; sevindim.

Beşiktaş’ın akordu o kadar bozuk ki, sıra Beşiktaş haberine gelince kocaman kocaman gazeteler boş kristal kadeh gibi çatlayıp kırılıyorlar.
İşte size aynı gün farklı gazetelerde çıkan iki haber:
Birincisi Hürriyet’ten.
Siyah-beyazlı camianın önde gelen isimlerinden Cemil Kazancı, Mustafa Erdoğan, Mehmet Kazancı, Tuncay Özilhan, Serdar Eren ve Bahattin Demir bir araya gelerek “Şimdi kenetlenme zamanı” demiş ve başkan Yıldırım Demirören’e destek kararı vermiş.
Diğeri Sabah’ta manşet:
Beşiktaş camiası sportif başarısızlığa ve ekonomik krize çare bulmak için Demirören’e karşı bayrak açmış, Cemil Kazancı “Beşiktaş sahipsiz kalmaz, yönetime talibiz” demiş. Tuncay Özilhan ise 4,5 yıllık başarısız yönetim yüzünden başkan adayıymış!.. Ve diğer adaylar sıralanmış; Murat Aksu, Yalçın Sabancı, Hüsnü Güreli, Sinan Vardar.
* * *
Biri “Beşiktaş dayanışıyor”…
Diğeri “Beşiktaş ayrışıyor”…
Normal koşullarda, medya adına skandal!
Lakin haberlerin kaynağı Beşiktaş olunca, iki zıt haberin ikisi de “doğru”dan nasiplenmiş olabilir!
Beşiktaşlı dediğiniz insan o kadar şaşkın durumda… Hangi eyleminin doğru olacağına karar veremiyor. Muhalefetle dayanışmayı aynı anda düşünüyor, ikisini de yapamıyor. Beşiktaş’tan haber çıkarmaya çalışan meslektaşlar da bu fırtınada savruluyor.
* * *
Bunun adı “Batan gemi sendromu”.
Hiçbir şey yerli yerinde değil ki…
Peki geminin dümeni çıkarılırken, motoru bozulurken, radarı uçarken, filikaları satılırken neredeydi Beşiktaşlılar?
Taraftarlar dahil.
“İstila etme, istifa et” isimli hip-hop güfteye gelinceye kadar şöyle nihavent bir uyarı yapamazlar mıydı?
Açık söyleyeyim; bugün sayın Demirören’in istifasını istemek hiç adaletli olmadı! Yakışık değil.
Ayıp belki!
Çünkü bugün gerekçe; “şampiyonluk şansını yitirmek”…
* * *
Etik midir “Takım şampiyon olamadı” diye başkanın istifasını istemek?
Ama dün, Rıza olayında, Del Bosque vakasında, Paf takımıyla çıkma blöfünde, Fulya gelirinin ipoteklenmesinde, Galatasaray’ın internet kuyruğu olmada, 4 hoca 60 futbolcuya ulaşmadan -sözgelimi 3. hoca 52. futbolcuda- kim çıktı da “istifa et” dedi en azından uyarmak adına?
Bekleyeceksin… Şampiyonluk şansı varsa, tüm etik/ekonomik/sportif hataları görmezden geleceksin… Kupa ümidi kalmayınca; “istifa”.
“Ne yaparsan yap bizi şampiyon yap” demenin jest ve mimiklerle ifadesidir bu.
“Ne yaparsa yapıp şampiyon yapacak” yönetici tipine yol vermek veya iyi niyetli yöneticiyi buna mahkum etmektir. Futbolun boynuna ilmek geçirip sandalyeye tekme atmakla eş değerdedir.
* * *
Aynı gün iki ayrı gazetede manşet olan “Dayanışma” ve “Ayrışma” haberlerinden hangisi “daha” doğru, sordum öğrendim ama gönülden inanmak istediğim doğruya uzak olan:
“Dayanışma”.
Keşke olsa…
Aksi halde Beşiktaş yeni/gıcır gıcır bir yönetime kavuşabilir ama o yönetim, eski yönetimi gönderirken çizilmiş “şampiyonluk için her şey mubah” rotasında yürümek mecburiyetini damarlarında hissedecektir. Mevcudiyetinin sebebi olacaktır bu…
Açık söyleyeyim; iç tüzüğü orman kanunundan alıntılarla yazılacak ve dengeleri ekonomik yeterlilikle belirlenecek futbolda, Beşiktaş’ın var olma şansı daha da azalacaktır.
‘Güvenlik’siz tur!
Uluslararası 44’üncü Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun Kuşadası-Bodrum etabında istenmeyen olaylar yaşandı. Söke girişindeki hemzemin geçitte iki bisikletçi tren raylarına takılıp düştü, ödül töreni öncesinde de güvenlik görevlileri basın mensuplarına saldırdı.
166 kilometrelik Kuşadası-Bodrum etabı İtalyan Lampre takımından Mirco Lorenzetto’nun zaferiyle sona ererken, finiş hattına yakın bir noktada iki trafik aracının bisikletçilerin yolunu keserek sporcuları engellemesi şaşkınlık yarattı. Usta manevralarla üzücü bir kazaya yol açmadan otomobillerden kurtulmayı başaran bisikletçiler, yarış sonrası olaya tepki gösterdiler.
Söke’ye girişte Fırat Huzurevi Sapağı’ndaki hemzemin geçitte tren rayına takılan Avusturyalı bisikletçi Matthias Krizek, tehlikeli biçimde düşerek yaralandı. Bu arada adı belirlenemeyen Fransız bir bisikletçi de aynı noktada raya takılarak düştü. Her iki sporcu da hastaneye kaldırıldı.
Ödül töreni öncesinde de, dereceye giren sporcularla röportaj yapmak isteyen Türk gazeteciler, güvenlik görevlilerinin tekmeli, yumruklu saldırısına hedef oldu. Devreye Bodrum Kaymakamı Abdullah Kalkan girerken Türk gazetecilerin görüntü alması ve fotoğraf çekmesi engellendi.
YAŞAR ANTER-YILMAZ ÖLMEZ / DHA

Galatasaray Basketbol takımı, ULEB Kupası’nda yarı finale kaldı. Bugün Badalona, bir adım sonra şampiyonluk.
Galatasaray Futbol Takımı, Süper Lig’in şampiyon adayları arasında. Beş maçını da kazanırsa kupa onda.
Tüm ezberimizi bozacak bu Galatasaray sonunda.
Biz, sahada/salonda kazanılacak zaferleri “para-yönetici-hoca” üçgeninin kusursuzluğunda ararken, bir kenarı eksik, öteki güdük, iç ve dış açıları belirsiz Galatasaray üçgeni nice “dört köşe”lere kafa tutuyor.
Hani yıllar önce Galatasaray’a yapışıp bir daha da yakasını bırakmayan ve her türlü tasarrufunda “nedenler” arasına konan “tarikat” meselesi var ya…
Gel de inanma!
Derler ya; “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye…
Cim-bom şahlanacaksa iman kuvvetiyle.
* * *
Fenerbahçe’nin Chelsea’ye İngiltere’de yenilmesi hakkında tam da “Söylenmemiş laf kalmadı” derken, Yavruvatan KKTC’den bir “hayırsız evlat” çıktı ve çıktığı kabuğu beğenmeyen evlatlara özgü bir manşet attı:
“Hakemsiz bu kadar”!
“Avanta penaltı yoksa yenilir tabi” demek istiyor.
Ne diyelim; ifade özgürlüğü var.
Lakin “Sözcü” Gazetesi KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı’nın partisi Özgürlük ve Reform’un yayın organı olunca, mesele siyasi boyuta taşındı.
Bakan Avcı, manşeti atanları kapının önüne koyduktan sonra ekonomi ve çevre bakanlarını da yanına alarak Lefkoşa Fenerium’a çiçekli bir ziyaret yaptı.
“Fenerbahçe, parti olsa iktidara gelir” lafı sadece boşboğazlık değilmiş…
Kostümlü prova KKTC’de yapıldı.
İktidardaki partinin “biat” etmesiyle sonuçlandı.
* * *
Hürriyet Gazetesi’nin spor eki marifetiyle uğradığı kazayı biliyorsunuz:
Bir “gazeteci” arkadaşımız sayfayı süslemek için Google’dan Avrupa haritası indirip yapıştırıyor; Türkiye’nin Güneydoğu’su yok!
Barzani’nin yatak odasında, Amerikalı Nato subayının dosyasında olmasına bile tahammül edemediğimiz “o” harita.
Hürriyet gibi vatanseverliği ortada bir devi, bir arkadaşımızın basiretsizliği yüzünden yaralamaya çalışmak değil maksadım.
Hatta “kes-yapıştır”cı meslektaşıma bile kızmadım. Kızamadım.
Kimdir, kaç yaşındadır bilmem ama büyük bir olasılıkla hayatın anlamını hamburger-bluejean gerçeğinde aramaya şartlandırılmış kuşaktandır.
Beş vakit namazda değilse, beş vakit zamparalıktadır.
Geyikli kontör kampanyalarının prosedürü, Annan Planı’ndan daha belirleyici olmalı hayatında. Farkında bile değildir Misak-i Milli sınırlarının ki, dikkatini çeksin kopyaladığı haritanın vahameti.
Asil bir özeleştiri yaparak “Bize hiç yakışmadı” diyen Hürriyet üzülmesin. Sonuç olarak bu ülkenin müesseseleri bu ülkenin insanlarıyla çalışıyor. “Milli lakaytlar” çoğaldıkça hatalar kaçınılmaz oluyor.
Biz yine iyiyiz!
Sporda ve spor medyasında yavaş yavaş bayrağı teslim ettiğimiz, kalemlerimizi/köşelerimizi verdiğimiz “apolitik küresel Web gençliği” yaşamın diğer alanlarına göre çok daha ölçülü gitmektedir.
Bunda sporun bünyesindeki disiplin rol oynuyor her halde. Belki de dinazorlaşan bizler.
Bizden sonra tufan!

Hakemlik gazeteciliğe benzer!.. Bol şöhret, sınırlı para, büyük risk.
Para ile riskin ters orantısı mutlak da şöhretin kutupları muğlak.
Bir gün tanıyıp sırnaşan market kasiyeri, ertesi gün kredi kartınızı poşetlere doğru fırlatabilir… Ya maç yönetiminizi, ya yazınızı beğenmemiştir.
Her iki meslekte paraşütsüz çıkarsınız kamunun “gerdiği” Sırat Köprüsü’ne. Ki, o köprüyü siyaset sallar, kulüp sallar, tarikat sallar, yönetici sallar…
Futbolcunun eskisi/yenisi “potansiyel” düşmanlar….
Çıkar grupları, itibar meraklıları bazen “sizi”, bazen Sırat’ın “telini” yağlar… Altında aç kurtlar gibi bekler bazıları.
* * *
Gazetecinin ve hakemin olmazsa olmazları da aynıdır:
Eyyam intihardır… Kuralları bileceksin, sonuna kadar uygulayacaksın, ahlaklı olacaksın. İlişkilerinde özen, tercihlerinde dikkat, dürüstlük, soğukkanlılık ve cesaret şart…
Yetmez…
“Hata insana mahsustur” ama bu iki mesleğin hatası, taraftarların sayısı ile çarpıldığı için “telafisi imkansızlar” sınıfındadır.
Zaten “hatalı” gibi bir laf duyamazsınız bu alemlerde; eş anlamlı niyetine “satılmış” kullanılır.
* * *
Hem hakemlik hem gazetecilik yetenek gerektirir.
“Yetenek” katkısı “alışkanlıktan” yüksek her meslekte olduğu gibi yönetmek zordur hakemi ve gazeteciyi.
Onları “vezir” eden de “rezil” eden de sorumlu oldukları makamdır.
Yani, toplum ve yöneticileri.
Evet… Bu iki meslek erbabını yönetmek de bir “meslektir” başlı başına.
“Ödül ve ceza”, köpek terbiyesinde işe yarar ama bu mesleklerde asla!
Baskı, verim artırmaz.
Tehdit, dikkati yoğunlaştırmaz.
Tersine; yetenek unsuruna saldırı olarak algılanır ve düdüğü tıkayıp kalemi kırmak gibi sonuçlar yaratır.
O yüzden yeni Federasyon boylamında, yeni MHK enleminde çok iyi anlayabiliyorum hakemlerin koordinatlarını.
* * *
Adım gibi biliyorum hakemlerin halet-i ruhiyelerini.
Zor durumdalar!
Ne zaman ki, Beşiktaş Kulübü başkanı Federasyon başkanını aradı, hakemden dert yandı, sayın Federasyon başkanı da ona hak verdi…
Hakemler bitti.
Ne zaman ki, MHK ikinci başkanı “adam gibi hakem istiyoruz” açıklaması yaptı…
Hakemler tükendi.
Federasyonlara paspas ettiler hakemlik müessesesini.
Şimdi… Kökü kazınacak ayrık otu gibi hissediyorlar hakemler kendilerini.
Hepsi birikmiş paralarını, hanımın altınlarını hesaplıyor olmalılar; buralardan gidip, topu “in”lerin ve “cin”lerin oynadığı bir tatil yöresinde kulübe kurabilir miyiz diye.
Çünkü sıranın kendilerine geleceğini biliyorlar. Gün olacak, birinin ayağına basacaklar kaçınılmaz olarak. O anda biletleri kesilecek.
* * *
İşin komik tarafı, böylesine duygular içine sürüklediğiniz hakemlerden sağlıklı maç yönetmesini beklemek.
Elbette yapabilirler.
Şunu bilin ki, bir maçta bir hakem mükemmel yönetim gösterirse ne Çakar ve Toroğlu’nun zalim eleştirilerinden feyz aldıkları içindir ne kendilerini dımdızlak ortada bırakan Federasyon ve MHK ile barışmak içindir ne de kulüp başkanlarının hedef göstermesinden tırstıklarından.
Yaptıkları işe saygı duyduklarından, bir ihtimal vardır.
Lakin çok ümitlenmeyin.
Kural bellidir:
Ne gazetecilikte, ne hakemlikte hiçbir insan arkasında kurumsal destek olmadan sağlıklı işlere imza atamaz.

Medya ile ilişkilerini en alt düzeyde yürüten, ona tepeden bakan, güvenmeyen hatta kafa tutan Fenerbahçe’yi yarı finalin kapısından kim döndürdü biliyor musunuz?
Medya!
Daha doğrusu, Medya’daki çoğu Fenerbahçe kimlikli, sonradan olma meslektaşlar…
İyi niyetle fikrini söyleyenleri tenzih ederim, fikr-i sabit sahiplerinden bahsediyorum.
İsterseniz somuta indirgeyelim:
Şu Kezman- Semih polemiği var ya…
Fenerbahçe’nin yumuşak karnıydı, kaşındı, tırmalandı, kanatıldı ve en sonunda bildiği ne varsa inkar ettirildi Zico’ya.
Başardılar!.. Dünya’nın en büyük takımlarından birinin hocası ve Dünya’nın en iyi futbolcularından birine, “öğrettiler” futbolu!
* * *
Teknik direktörlük ne ki?.. Dünya’nın her takımı aynı şekilde çalışıyor. Takımda stoper geriye forvet ileriye konuyor. Pres yap, kanatları işlet, kademe falan… Beylerbeyi’nde oynayan futbolcu da biliyor bunu, Real Madrid’deki de, Mourinho da.
Fark, ufak tercihlerde. Duruşta…
Zico’nun tercihi de maça Kezman’la başlamak, duruma göre Semih’le değiştirmek veya çift santrfora dönmekti.
Galip takım değiştirilmez derler; peki “galip tercih” neden değiştirildi?
Gırtlağına çöktüler adamın.
Yakın geçmişte Zico’ya yapılan ekranlı/ yazılı “baskı”nın benzerine dayanacak iktidar bile yoktu Dünya’da.
* * *
Bir “bilek güreşine” döndü iş.
Zico dediklerini yapmazsa, ağzıyla kanarya tutsa faydasızdı. Bir başarısı varsa, ya elindeki kadrodandı ya da daha önceki hocaların sağladığı koşullardan.
Olmadı; “Takımı Başkan yaptı”!
Medya ile ilişkilerini en alt düzeyde yürüten, ona tepeden bakan, güvenmeyen, hatta kafa tutan Fenerbahçe, teknik direktörünü koruyamadı.
Neden?
Çünkü kontrat yenileme tarihi gelmiş, Zico ile pazarlık zamanıydı.
“Tamam” mı, “devam” mı kararını verememişti kulüp.
Fenerbahçe kimlikli sonradan olma meslektaşlar Fenerbahçe’nin teknik direktörüne pusulayı şaşırtabilecekler ve “var olduklarını” hissedebileceklerse, tam zamanıydı.
Chelsea yarı finalde, onlar şampiyon.
“Kezman’la başlasaydı Chelsea’yi geçerdi” demiyorum. Onu çeyrek finale kadar getiren “doğrularını” ters yüz ettiği için “hata yaptı” diyorum Zico’ya.
Resmen kendini tekzip etti.
* * *
Peki Fenerbahçe ile birlikte kaybedenler kim?
Birinci sırada Kezman… “İstanbul’da mutsuzum” itirafı bir futbol yıldızı açısından veda değil “Lanet olsun” cümlesidir ve kulüp-futbolcu ilişkilerinde bir adım ötesi küfürdür.
İkinci sırada Semih… Müthiş bir imaj ve sempati sahibiydi Zico’nun tasarrufu sayesinde. Aynı zamanda müthiş bir golcü olmuştu. Bir maçta “sıradan futbolculuğa” indi. “Fenerbahçe’ye iyi bir santrfor lazım” öyle mi?
Kezman’ı bitirenler Semih’i ıskartaya çıkartmakta hiç zaman kaybetmedi.
Üçüncü kaybeden Zico…
Boş verecekti kontratın uzatılmasını falan; şimdiye kadar “tutan” fikrini takip edecekti.
Söylemesi kolay tabi. Zico, Nelson Mandela mı, Mahatma Gandhi mi?
Ha… Bir de Fenerbahçe kaybetti.
Kimin umurunda olduğunu bilemem. Ama ben çok üzüldüm. Şayet katkım olduğunu düşünsem mevzime gömülüp ateş hattımdakilere Semih’i de ekleyeceğime “kusura bakmayın” der susardım.