Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Dev adımlarla ilerliyoruz futbolda!.. Dikkat edin, “komplo teorilerimiz” bile “bayağı”lıktan kurtuldu.
Neydi o eskiden, lig biterken “Çanta içinde paralar uçuştu” dedikoduları?..
“Araba gitti, dolar geldi, ölüm tehdidi ”.
Banal… Tam anlamıyla vizyon eksikliği ve muhatapları açısından kişiliklere saldırı…
Dedikodu dediğin “usturuplu” olmalı.
Bakın günümüze… Komplo teorileri yumurtlarken, artık futbol adamlarının kişiliklerine saldırılmıyor; tam tersine kişiliklerindeki “tutarlılıktan” yola çıkılıyor:
Mesela “Fenerbahçeli” Kemal Dinçer…
Nedir hakkında üretilen teori?
“Gözlemcilerine tutturduğu raporlarla rakiplerin cezalarını arttırarak Fenerbahçe lehine haksız rekabet sağlayacak”.
Bunun için doğdu Kemal Dinçer!.. Bunun için okudu, spor yaptı, çalıştı, zengin oldu. Ailesi falan da dekor.
“Bir gün gözlemcilerin başına geleceğim, Fenerbahçe’ye avantaj sağlayacak raporlar düzdüreceğim”!..
Aptalca, ama Kemal Dinçer’i “amaca ömrünü adayan” bir idealist yapıyor sonuçta.
Daha taze örnek:
“Mecnun Odyakmaz’ın mide bulandıran ziyareti”!
Ne yapmış Sivasspor’un başkanı Odyakmaz? Dereağzı’na gitmiş.
Eee… Serde Fenerbahçelilik var. İki gün sonra da Sivasspor-Galatasaray maçı…
Geçelim “Kime ne faydası olabilir Odyakmaz ile Fenerbahçe yöneticileri arasındaki muhabbetin” sorgulamasını… Unutalım “ima edilen” torpilin fiziksel olarak nasıl yapılacağını…
Biz de katılalım komploculara:
Odyakmaz Fenerbahçeliyse vardır bir niyeti!
İşte şike…
Peki, bu teoriye göre Mecnun Odyakmaz’ın eline ne geçecek?
Müthiş bir şey olmalı.
Çünkü Fenerbahçe’ye faydalı olmak için yola çıktıysa, Galatasaray’ı yenmekle yetinmeyecek; muhtemelen başkanı olduğu kulübü şampiyonluktan edecek. Kolay kolay Sivas’a bile giremez bir daha.
İhya olmalı Odyakmaz.
Lakin bulamıyoruz.
Okuyoruz fısıltı gazetesini; Odyakmaz bilançosunun bir yanında “Fenerbahçe’ye kıyak” diğer yanında sadece “Fenerbahçeli olmak”!
Suç ise “Galatasaray’ı yenmeye tam teşebbüs”!
Komedi bir yana; gördünüz işte… Komplonun dayanak noktası Sivasspor başkanının sağlam kişilik yapısı. Para/çıkar söz konusu bile edilmiyor artık.
Bence bu bir “ilerleme”.
Mecnun Odyakmaz, Fenerbahçe’yi nasıl kayırabilirdi asıl; biliyor musunuz?
Dereyi görmeden paçaları sıyırıp beygirle poz veren “Beyaz Atlı Prens” Bülent Uygun’u ahırdan alıp tesislere götürerek.
Fanatik’teki Tunç Kayacı kardeşimin röportajı gazeteci açısından tüm rakiplere gol atmak anlamına gelir. Şampiyonluk şansı süren bir teknik direktör ve onun kulübü açısından ise görülmüş şey değildir. Daha maçı kazanmadan, lig bitmeden “Ben amacıma ulaştım” demek isteyen hocasıyla, Galatasaray maçı başlamadan bir gol yemiştir Sivasspor.
Mecnun Odyakmaz, lig bitene kadar Fenerbahçe tesislerinde yatıp kalksa fark etmez.
Teknik direktör, jestleriyle “bu kadarı kafi” demiş bile.
Sürekli gelişen, kendini yenileyen “Türk Futbol Komploculuğu”na bu da benim naçizane bir katkımdır. Muhtemelen Galatasaray kazanır, Uygun’da atı alıp Üsküdar’ı geçer.

Yaşanmış bir olay… Stadı ve takımları söylemiyorum, mesajı yanlış alırlar.
Maç başlamak üzere. Lider, tribünlerine son ve hayati direktiflerini veriyor:
“Arkadaşlar bugün anneler günü… Analara küfür yok”.
Mırıltı, uğultu, yer yer alkışlar…
Lider devam ediyor:
“Sadece bacılara sövelim”!
“Hurraaa”… Ha şöyle kardeşim!
Ne diyelim. Futbolun içinde bazı davranışlar “şartlı refleks” haline gelebiliyor ve silkinip düzeltmek çok zor oluyor.
Mesela biz… Futbol üzerine yorum yapanlar. “Günahların” peşinde koşa koşa cehennem meleği haline geldik hepimiz.
Hep “kabahat”… Hep “taksirat”… Hiç mi “hayır-hasenat” yok bu işte?
Arada bir ters köşeden bakmakta fayda var.
Evet… Baktım da; ben kendi adıma, bu sütunlardan teşekkür ediyorum “bazılarına”.
En çok eleştirdiklerim mesela… Kulüp yöneticileri.
* * *
Dikkat ettiniz mi Beşiktaş’a? Son düzlüğü büyük ümitlerle girdiği ve dört adım kala tökezlediği halde, asla “Benden sonra tufan” mantığı ile Lig’i bulandırmadı yöneticileri.
Bizim futbol kültürümüze göre ne kadar “yüksekten çakılmışsan” ayağa kalktığında birilerine o kadar şiddetle “çakmak” gerekmez mi?
Faturayı yükleyecek “günah keçileri” aramadı kravatlı siyah beyazlılar… Sıradan bir iki serzeniş, biraz otokritik, ardından “Nasıl reform yapabiliriz ?” diye düşünüyorlar muhtemelen. Muhasebe varsa, kendi içlerinde.
Oysa ne kadar kolaydı rakipleri suçlamak, şikeden şaibeden bahsetmek, hakem asmak, Federasyon’a yüklenmek, savaş çıkarmak.
Taraftar kemikleşirdi o zaman. Muhalefet sesini çıkaramazdı. Kaçırılanı değil önündeki kavgayı düşünürdü insanlar.
Ama yapmadı. En azından alışık olduğumuz kadar yapmadı. Bugün büyük bir mücadelenin son vakitlerini “göreli” huzur içinde yaşıyorsak, Beşiktaş’ın payı olmadığını kim iddia edebilir?
* * *
Sonra Fenerbahçe… Böyle kritik günlerde ne yapardı eskiden?
Bir demeç Galatasaray’a, bir demeç Sivas’a… Gırgır bile geçebilirdi Beşiktaş’la… Ortalık Nagazaki’ye dönerdi.
Lig’in sonuna üç hafta kala, üstelik bir derbide, liderliği ezeli rakibine teslim eden Fenerbahçe’den bu kadar sağduyu bekleyebilir miydiniz üç-beş sene önce?
Huzurlu ve demokratik ortamda zengin-yoksul farkı minimuma iner ama her türlü hengamenin güçlü olanlara yarayacağı gerçeği ile “nemalanabilirdi” kaostan.
Lakin tenezzül etmedi. Kibarca bekliyor sportif mücadelenin sonuçlarını.
* * *
Galatasaray… Yeni Başkan Adnan Polat, kendisini “eskiden” hatırlayanlar ve “öyle bir Adnan Polat” umanları belki hayal kırıklığına uğratmış olabilir ama “sözünü sakınan”, “tahrikten kaçınan” bir başkan olarak Galatasaray’ın mücadelesine asalet kattı. Bırakın saat göstermeyi, saat bile takmıyor galiba. Dikkatini kendi sınırları içine yöneltiyor. Kontrol edebildiğini ediyor, edemediği için köprüyü geçmeye çalışıyor.
Sivas’ı söylemeye bile gerek yok. Tipik Anadolu delikanlılığı’nın örneği.
Keza Trabzonspor… Ve diğerleri…
Hepsi, beklediğimizden daha olgun, saygın, sportmen bir tavır sergiledi bu sezon.
Belki sıra “cehennem meleklerinde”!
Unutmayın, şampiyonluk çözümü “Anneler Günü”nde!

Bugün 1 Mayıs… Emekçinin bayramı. Sevgili futbolcularımız ne iş yapar?.. Emekçi!
Hem de emekçinin şahı… “Alın teri”ni dilinden düşürmeyen ve vatana millete en hayırlı cinsinden.
En azından onların fikri.
Doğru mudur değil midir bilmem ama devletin vergi indirimi, askerlik kolaylığı gibi ayrıcalıklarına bakılırsa, ne kadar “makbul” emekçi oldukları ortaya çıkar.
Peki… Bir cümle duydunuz mu ağızlarından “alın terini yücelten” küresel boyutlu mesleki bayramla ilgili?
Bir kutlama. Bir dayanışma… Destek… Hatta ima duydunuz mu?
Ramazan, bayram, kandil, kadir, kutlu doğum haftasını kaçırmazlar; hemen mütedeyyin halkın omuz başındaki yerlerini alırlar okşanmak isteyen yavru kedi gibi mırıl mırıl…
Mesele, hak, hukuk, geçim olunca… Emekçi cop gölgesinde sokağa çıkınca; pırrr.
Yahu sizin bankadaki milyonlar, sokaklarda yürüyen milyonların bütçesinden tırtıklanan paralar sonuçta.
Geçtik kendini “emekçi” ilan etmeni, kibarlık olsun diye kutla bari.
Aç işçiler tok meslektaşlarını ne kadar ciddiye alırlar bilemem ama itilen, kakılan, horlanan işçilere moral vererek toplumsal barışa faydası olacaktır kesin.
NOT: Üç kuruş paraya ücra köşelerde futbol oynamaya çalışan futbol emekçilerini tenzih ederim.
Yalancısın yalancı
Şimdi sıkı durun; 30 Nisan tarihli Fenerbahçe’den “resmi” haberlere geçiyoruz:
* Shevchenko’nun menajeri ile masaya oturacağımız haberi baştan aşağı yalandır.
* Ronaldinho’yu transfer edeceğimize ilişkin iki gazetede çıkan haber yalandır.
* İlhan Parlak, Deivid ve Colin Kazım’ın gönderileceği şeklindeki haberler yalandır.
* Kulübümüzün Mourinho’ya transfer teklifinde bulunduğu yalandır.
* Maldonado’nun gönderilerek yerine Gilberto Silva’nın alınacağını basın haberi yalandır.
* Kezman, Kemal, Can, Ali Bilgin ve Gürhan ile de yollarımızı ayırıp, Mehmet Topuz, Mehmet Yıldız ve Giray’ı transfer edeceğimiz yalandır.
* Catania takımının oyuncusu Vargas ile ilgilendiğimiz yönünde haberler yalandır.
* Vogner Love için transfer çalışmaları yaptığımız haberi yalandır.
* Kayserisporlu Mehmet Topuz’un transferi için Sayın Nihat Özdemir’in görüşmelere başladığı haberi yalandır.
Evet… Bir günde bu kadar.
Ağustos’a geldiğimizde bunlardan yarısının “doğru” çıkma ihtimali var. En azından hepsinin “yalan” olma ihtimalinden fazla.
Haberin de ölçüsü yok, yalanlamanın da.
Bir şeyler yapmak lazım.
Hem haberin yalanında, hem haberin yalanlamasında “at izi it izine karışmış” durumda.

Ajanslar “Skandal” başlığı ile verdi haberi: “Galatasaray’la büyük başarılara imza atan ve Milli Takım’ı euro 2008 finallerine götüren Fatih Terim’e Ali Sami Yen’de yer kalmadı”!
O da evine gidip televizyondan izlemiş maçı.
Aynen, Karataş’lı tüccar terzi Selman Bey gibi. Veya Kemah eşrafından rençber Ali…
Ortada “Dünya Derbisi”, Aklınıza gelen her futbol adamı tribünde, Fatih Hoca yok.
“Nasıl olur” değil mi?
Terim’i ister beğenirsiniz, ister beğenmezsiniz… Ama hem kariyer olarak hak etmişti Ali Sami Yen’deki koltuğu, hem de göreviydi.
Oturacak, izleyecek… Galatasaray’dan, Fenerbahçe’den belki yeni isimler ekleyecek Milli Takım’a, belki de çıkaracak.
Dargın olsa bile orada bulunacak.
Yapmazsa; “İşini savsaklamış” olacak!
Hani o, 120 bin YTL aylık aldığı işini…
Birileri, TBMM’ye soru önergesi vermişti bir zamanlar; “Bu kadar çok para ödenir mi Milli Takım teknik direktörüne” diye… Belli ki, “milli hassasiyetleri” zirvede bir vekildi.
İşte emek/ücret dengesi tartışılan o iş, “eksik” yapılmış olacak Terim derbiyi yerinde izlemezse.
Lakin yer yok.
Peki kim oturuyor Fatih Terim’e ayrılmış koltukta?
“Çok para alıyor” diye TBMM Başkanlığı’na soru önergesi veren DTP milletvekili Sırrı Sakık!..
Fıkra gibi.
Sırrı Sakık, bu ülkenin her türlü sorununu yakından takip eden bir milletvekili sıfatıyla kalkmış Ankara’dan Ali Sami Yen’e gelmiş. Olayı yerinde inceleyecek. İzleyecek ve vatana millete yaptığı faydalı işlere bir yenisini daha ekleyerek kendi aldığı mütevazı milletvekili maaşının hakkını verecek.
Hassas bu konularda.
Bir o kadar da alıngan!
Şöyle bir bakıyor yerine… İkinci sırada…
“DTP mebusu olduğum için mi bana ikinci sırayı verdiniz” diyor ve milletin kendisine teslim ettiği inisiyatifi kullanarak hooop Terim’in yerine.
Dünya derbisi şeref tribünü değil Vodafone’un geyikli reklam seti sanki…
Terim tribüne gelince, “Şöyle bir yerlere sıkışıver” demekten başka çare kalmıyor görevlilere.
“Senin koltuğunda millet oturuyor”!
Terim boynunu büküyor. Küsüyor. Doğru evine.
Yahu, bu bizim “ağır abi” Terim değil mi?
Hele söz konusu “iş” olduğunda babasını tanımayan, çakmak çakmak gözleriyle adama fizik ötesi hamleler yapan, ezen, sözünü esirgemeyen Hoca?
Demek ki, Terim’in rüzgârı gazetecilere.
Milli Takım’ın “öğrenci” konumundaki futbolcuları da bir “hisse” çıkarabilir Hoca’nın “kıssa”sından:
“Engeller aşmak içindir, lakin bazıları görmezden gelinebilir”!
Nereden tutsanız elinize yapışacak bir vaka yaşandı derbide. Yaşandı ve üzerinde durulmadı. Daha acil işlerimiz vardı.
Bizde işler önem sırasına değil, gündeme göre.

Bırakın puanı, şampiyonluğu… Çok daha “hayati” konularda “yıkıcı” oldu derbinin sonucu!..
İşin tuhafı sadece Fenerbahçe açısından değil, “kazanan” Galatasaray da kaybetti!..
Böyle bir derbi neticesi, ancak Türkiye’de gerçekleşebilirdi.
Önce Fenerbahçe’den başlayayım:
Yıllarca emek vereceksin. Bütçeyi 10’a katlayacaksın. Dünya çapında bir stadı, yoktan var edeceksin. Taraftarın üşümesin diye tribünlere ısıtıcı bile yerleştireceksin.
Yıldızlar alacaksın. Tesisler kuracaksın… Hem Avrupa’da çeyrek finale çıkacaksın, hem taraftarına/üyene birinci sınıf hizmet sunacaksın.
Tam “Çağ atladım” derken, “aynı tas aynı hamam”!
Samandıra’dan çıkan Alex ve Kezman’a saldırı…
İnsaf be adam!
Yabancıyı bırakın, hangi yerli yıldız İstanbul’a koşa koşa gelebilir artık?
Yazık… Lakin “malzeme” böyle; Fenerbahçe ne kadar “iyi” ise zaman ve zemin o kadar kötü.
Kökü derinlerde bir mesele… Töre cinayetlerini işleyenlerin de bazıları Fenerbahçe’li… Trafik tartışmasında adamı suya atıp boğanların da… Çek senet mafyasının da… Karaborsacıların da.
Bazı aktörler taş devrinde kalmışsa, istediğin kadar çağdaş olmaya çalış; işe yaramıyor.
Fenerbahçe’nin temsil ettiği “futbol konforu”nun iflası işte böyle oluyor.
Bu bir tür direniştir…
Fenerbahçe’nin şahsında Türk Futbolu’nun muasır medeniyeti reddinin belgesidir.
İlkellik genlerimizden kazınmadıkça, isterse Avrupa şampiyonu olsun, hiçbir kulübümüzün beşeri ilişkiler açısından Avrupalı olamayacağının göstergesidir.
* * *
Gelelim kazanırken kaybeden Galatasaray’a…
Başkanı yeni, parası cüzi, hocası eğreti, futbolcuları ince hesaplar içindeki Galatasaray’ın derbiyi kazanması ve şampiyonluğun en büyük adayı olması, tüm futbol gerçeklerinin tersyüz edilmesi değil mi?
Hele şampiyonluk alınırsa… Resmen, “bozuk düzen”in sportif ödüllendirilmesi ile karşı karşıya kalacaktır kamuoyu. Şaşıracaktır. Doğru’ya inancını yitirecektir.
Galatasaray kupayı kaldıracak, kaos zafer kazanacaktır.
Daha da kötüsü örnek olacaktır.
Peki sonra?.. Galatasaray anahtarlarını birkaç futbolcuya teslim etmek zorunda kalacaktır belki. Onlar da ister ibadete açarlar, ister 45 yaşına kadar futbol oynarlar.
Cevat Güler ne olacak?.. Şampiyon hoca değiştirilir mi?
İçinden çıkılmayacak sorunlar getirdi Galatasaray’ın galibiyeti.
Türk Futbolu, kaybeden Fenerbahçe’nin şahsında muasır medeniyeti ne kadar reddetmişse, muhtemel şampiyon Galatasaray’ın şahsında da o kadar mahcup etmiştir.
Derbide bir kazanan, bir kaybeden yoktur…
Daha doğrusu kazanan yoktur.
Anlayacağız ama kim bilir kaç yıl sonra.

Derbiye dört dörtlük hazırlanan taraf Galatasaraydı… Eski başkanlar, eski hocalar, eski yıldızlarla bir tek mesaj vardı ortada; “bugün bayram”…
Hani “derbiler pamuk ipliğine bağlıdır, minicik motivasyon farklarıyla kazanılır” derler ya, motivasyon değil “mecburiyet” koymuştu ortaya Galatasaray…
“Kazanılacak o kadar”… Çünkü bugün bayram…
Elbette ortamı istediğin kadar allayıp pulla, skoru sahadakiler yazacaktı.
Tek yabancısı Nonda olan Galatasaray, yedi yabancılı şampiyonlar ligi çeyrek finalistine adım attırmadı ilk yarıda.
Evet… Her kim ki, Fenerbahçe kötü oynadı diyorsa, inanmayın… Oynatmayan Galatasaray’dı.
“Oynatmayarak oynamak”… Futbolun en kısa tarifi bu olmalıydı ve en azından bir devre uyguladı ev sahibi. Galibiyet de o sırada.
Sadece kendi yarı alanında mükemmele yakın alan savunması yapmıyordu Galatasaray. Top rakipteyken bu savunmayı orta sahaya, hatta rakip sahaya taşıyordu. Resmen çıkamıyordu konuk takım. Çıksa hatalı pasla topu kaybediyordu.
Hamle üstünlüğü
Orta saha kalabalığı Galatasaray’a yaramıştı, mimarları her topa basan Ayhan, Sabri ve Arda’ydı. O kadar ki, Fenerbahçeli bir futbolcu topla 10 metre ilerleyemiyordu.
Bu Galatasaray üstünlüğü 60’lı dakikalarda Fenerbahçe Semih’le forvetleri çiftleyinceye kadar sürdü. Üstüne, Hakan Şükür’ün VIP kontenjanından oyuna girmesi ve takımın uç noktadaki eli ayağı Nonda’nın çıkarılması, Galatasaray lehine bozulmuş dengeyi biraz olsun düzeltti.
İlk 45 dakikada top ve Fenerbahçeli sadece iki kez buluşabildi Galatasaray ceza alanında. Son 20 dakikada ise haddinden fazla… Lakin bu sefer Galatasaray savunmasının hamle üstünlüğü bozuyordu Fenerbahçe planlarını. Servet ve Hakan baltalıyordu resmen.
Asla yanıtı verilemeyecek sorulardan bir tanesi de Maldonado yerine Selçuk olsa, tatlı sert tavrı ile özellikle ilk yarıdaki Galatasaray fırtınasını biraz olsun azaltabilir miydi acaba?
Başka sorular da kaldı Ali Sami Yen’de… Maçın beşte dördünde topla kendi alanında buluşabilen Alex’i ileriye taşıyabilecek planı yok muydu Zico’nun? Ön liberonun alanını kullanan Alex’ten yararlanmak mümkün müydü?
Kaleci Volkan sakatsa neden devam ediyordu?
“Hocası yok” denilen Galatasaray’a zekice oyunu kim dikte etmişti?.. Falan…
Gole gelince… Doğrusu Galatasaray’ın çabaları ve emekleri ile örtüşmeyen bir kolaylıktaydı. Bence gol yiyeceğini ilk sezen Fenerbahçeli Volkan’dı… Kasık ağrısı bilinçaltının yarattığı bahane miydi yoksa?
Sorular bir yana Bayram Galatasaray’ındı.
Büyük işti bu galibiyet.
Bu şartlarda büyük iş.

Bizim mesleğin “Oscar”ı sayılan Türkiye Spor Yazarları Derneği ödül töreninden dönüşte bilgisayarın başına oturdum ve “Hakan Şükür vakası” yorumlarımın “yorumlarını” okudum.
Gün ağardı, bitmedi.
Tek tek yanıtlamam, işimi ve yaşamımı sürdürebilmek açısından mümkün değildi. Mecburen toplu teşekkür/ toplu teessüf yolunu seçiyorum.
En büyük futbolcumuzun “en büyük gafı” veya bilinçli yapılmışsa “en büyük provokasyonu” için benimle aynı fikirde olup kınama yazılarıma destek verenlere teşekkürlerimi sunarım.
Sadece destekleri için… Vatan, millet, istikbal, futbol, Galatasaray karıştırmıyorum ki, yeni polemikler yaratılmasın.
Olaya, hâlâ Galatasaray-Fenerbahçe açısından yaklaşan, derbiye etkisi olur diye hayıflananlara “iyi niyetleri ve gözü kara futbol aşkları nedeniyle” tebriklerimi sunarım. Tamamen haklılar, lakin pencereleri biraz dar.
Bir de küfür, bela, tehditlerini utanmayıp kaleme alanlar, mail adresime postalayanlar var.
Ortak özellikleri, “de”yi/“da”yı ayırmayı bile bilmiyorlar. Mutlaka senli/benli yazıyorlar.
Onlar da haklılar; çünkü Hakan Şükür’ü eleştirerek “Allahsız” oluyorum ben… Ve “Allah’ı bile sayıp sevmeyen adama, adam mı denir” mantığını kurabilir dinci biri.
Allah onlara da akıl fikir versin.
İyi, kötü, çirkin… Üşenmeyip yazmışlar.
***
Söz konusu yorumlar binlerle ifade edilecek niceliğe ulaştığından ister istemez bir anket de çıkıyor ortaya.
Merakınızı gidereyim, kaba bir hesapla destek ve eleştiri yarı yarıya. Sanki genel seçim! Eleştirenlerin yarısı da kin, nefret, hakaret.
Ne kadar köfte, o kadar ekmek…
Futbol zeminine Siyasal İslam’ı taşırsanız, ayrışma ve saflaşmanın oranı ülke çapındakiyle paralelleşiyor. Hem siyasi açıdan hem futbol açısından…
***
Peki, Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun’a ne oluyor?
Sanki “kanka”lar bayrak yarışı yapıyor.
Geçenlerde Sivasspor’un başarısını göremeyenlere “ahmak” dedi Bülent Uygun… Duymazdan gelindi. Gençtir, yeteneklidir, tecrübesizdir diye sineye çekildi.
Şimdi… Hakan’ın çağrısını eleştirenlere “dinsiz”!..
Cuma namazında göremiyormuş bizi, Bülent Uygun kardeşimiz!
Ne haddine, hangi hakla böyle bir sorgulama?.. Kimin adına?
Teknik direktör müsün sen, İslami devrim polisi mi?
Laikliğin üzerine titreyenlerin titizliğinde “abartı” yokmuş değil mi?
Hakan Şükür’ün suya attığı taş dibe çöktü ve “görünmeyen yapılanmada” sağlam bir tuğla olarak yerini aldı, ama suyun yüzünde halkaları giderek genişliyor. Daha yutacağı çok şey var. Alabora ettikleri, “futbolu konuşulamayan derbi ile/ yol ayrımına getirilen Galatasaray ile/ Bülent Uygun’un en az yarısı tükenen kariyeri ile/ Atatürkçü insanların laçka olan sinirleri ile” sınırlı kalsa keşke.
Kısa kesiyorum mail okuyacağım.
İyi, kötü, çirkin; fikrini yazan herkese peşin selam.

Hıncal Abi’nin neyi nasıl yazacağına ben karışamam elbet. Ama forma rengini beğenmeyip sportif darağacına gönderdiği sayısız spor adamı arasında suçsuzların boynundan ilmiği çıkartmaya çalışmam da, benim bileceğim iştir.
Bir gazeteci için adalet kavramı da “mantık” ve “merak” kadar vazgeçilmezdir.
İnsaf da, nezaket de…
Her ne kadar Hıncal Abi “Gazeteci terbiyesiz olmalı” dese de.
Spor, bugüne kadar yerin dibine sokmadığı hiçbir milli takım hocası, hiçbir kulüp başkanı kalmamış, hiçbir federasyona ısınamamış, hiçbir meslektaşını kendisi kadar mükemmel bulamamış Hıncal Uluç kıyımına dayanacak güçte değildir.
Muhalefet, gazetecinin mayası… Ama sokağa çıkamayacak hale getirmek. Yapmadığı işi yapabilir deyip canlı canlı derisini yüzmek?..
Mecburuz karşı çıkmaya.
Sadece hedefe oturttuğu o talihsiz insana değil, Hıncal Abi’ye iyilik ediyoruz belki de.
Basılı Uluç tarihi, bazen hakaret edilen bazen birlikte yemeğe gidilen dünkü kurban/ bugünkü dostlarla(veya tersi) doludur.
Neyse…
Henüz suç işlememiş birinin, muhtemel suçları önlemek için infaz edilmesine karşı durmak hakkımı en son Kemal Dinçer için kullandım, berbat bir Fenerbahçe-Uluç kapışmasının ortasında kaldım.
Hıncal Abi’ye meramımı mı anlatayım, meslek büyüğümüze “şeref sorgulaması”na varan cümleler içeren Fenerbahçe deklerasyonuna mı karşı durayım şaşırdım.
Bilmeyenler için hatırlatayım. Mesele benim, Kemal Dinçer’e Hıncal Abi tarafından haksızlık yapıldığını yazmamla başladı.
Oyuncaklı bir yazı ama ana fikir; “hakemlere not verenlerin başındaki insanın, tarafsızlık gerektiren işinde Fenerbahçe lehine bir ayarını mı görmüştük ki, işine taraftarlık katıyor damgası vuralım”dı.
Yanıt gecikmedi.
Üstelik bu sefer “Ercan Taner eliyle” değil direk adıma geldi!
Hıncal abi için Fenerbahçeli olması yeterliydi. Madem ki Fenerbahçeli; o adil olsa bile yönettiği adamlar mesajı alırdı.
Bunu nev-i şahsına münhasır vurgularla anlatırken Fenerbahçe’ye de çift dalınca asla onaylayamayacağım bir tepki buldu karşısında Hıncal Abi…
“Ahlak ve izandan nasibini almamış, içindeki kin ve nefreti her fırsatta kusan” sıfatları, “şeref zafiyeti” imaları, değil ifade özgürlüğünü kullanan elli senelik bir gazeteciye, Fenerbahçe bayrağını yırtan rakip takımdan simitçiye bile söylenecek sözler değildi.
Yakışmadı Fenerbahçe’ye. Üzüldüm tabi…
Ne güzel yanıt verecektim Hıncal Abi’ye…
“Galatasaraylı olduğu için Ahmet Güvener’i istifa ettirenler arasında ben yoktum. Açıklamasını gereksiz buldum, lakin tek kelime bile eleştirmedim” diyecektim.
“Aynı nedenlerle Kemal Dinçer’i de eleştirmiyorum. Ne zaman ki, Fener’e yontan bir uygulama olur; sesimi çıkarırım” diyecektim.
Benim yazdıklarımın Hıncal Abi’nin kimliğine saldırı değil, saldırılan Kemal Dinçer’in kimliğini savunmak olduğunu söyleyecektim.
Yola “Sen Fenerlisin, ben Galatasaralıyım, öteki Beşiktaşlı” diye çıkınca işin nereye varacağından bahsedecektim.
Basın tribününe takım kaşkoluyla giderek “Medya taraftarlığının Merve Kavakçısı” olan Hıncal Abi’nin, “taraftar medya”dan şikayetindeki çelişkiyi yazacaktım.
Aziz Yıldırım’ın, Hasan Doğan’ın ortağının ortağı olduğunu bilmediğimi açıklayacak, “Hıncal Uluç, Demirören’in tüpleriyle çay kaynatıyor” şeklinde dahice karşı saldırıya geçecektim belki!..
Olmadı.
Fenerbahçe yönetimi acil olarak toplandı; “Ama şu Ercan’ı koruyalım” dedi, çok ağır bir deklarasyonla önüme geçti!..
Neden?..
Çünkü ben Fenerbahçeliyim!..
Galiba vakti zamanında bir kravat almıştım Hasan Doğan’ın ortağının mağazasından!..
Şekip Mosturoğlu ile de bir yemeğim var Urfa’da… Hem de Bucak Aşireti’nin bağ evinde sıra gecesinde!..
Kemal Dinçer, ağabeyimin okulunun eski mezunlarından.
Yoksa…Yağmasa da her ay damlıyor mu Şükrü Saraçoğlu’ndan!..
Olabilir mi Hıncal Abi?
Olabilir mi?
İşler buralara varabilir mi?
Varmışsa çok geç, varmamışsa yazık değil mi?
Not: Tam üç gün önce yazdığım ancak “Kutlu Doğum Haftası” nedeniyle ertelemek zorunda kaldığım yazıdır.

“Yahu derbiye gülle gelin demek suç mu”?..
“Anahtar” cümle bu işte!
Alın… İster savunmada kullanın, ister saldırıda, ister takiyede…
İsterseniz olan bitenden bihaberliğinizi kamufle etmek için gülleri kalkan yapın.
Ya da… Farkındasınız Türkiye’nin nereden gelip nereye gittiğinin, farkındasınız futbola enjekte edilen zıkkımın, farkındasınız Galatasaray’ın beynine dolanan sarığın… Farkındasınız ama “kulağınızın üstüne yatmak” istiyorsunuz…Yatırımınız, amiriniz, pozisyonunuz, paranız, puanınız müsait değil itiraz etmeye…
Sarılın “Derbiye gülle gelin demek suç mu” masumiyetine.
Bakın…
Cumhuriyet’in neredeyse tamamını yaşamış Mübeccel teyze, Hakan Şükür’ün sözlerini okuyup “ne yapıyorlar bu ülkeye” diye ağlıyorsa ve eline doğmuş beni arayıp eleştirdiğim için kutluyorsa… Bir de ekliyorsa “ne olur kendine dikkat et” diye…
Bir şeyler ters yöne girmiş bu ülkede.
En azından böyle algılanıyor.
Rahatsızlık veriyor Hakan Şükür’ün “derbide kutlu doğum haftasına layık olalım” cümlesi. Geriyor. Akla kötü şeyler getiriyor. Berbat çağrışımlar, evham yaratıyor. Futbolun, futbolun peşindeki insanların kimyasını bozuyor.
Hiçbiri doğru olmasa bile, sadece bu yüzden söylenmemesi gerekiyor.
Var mı ötesi?
* * *
Her vatandaşın, her yöneticinin, her futbol adamının bir “kendini kandırma” usulü mevcuttur, biliyorum.
Ciddi çıkarları, korkuları hatta kötü niyetleri, bir yere kadar anlayabiliyorum…
Ama merak ediyorum; bazıları kulüp için, gol için, şampiyonluk için, ahbap çavuşluk için nasıl görmezden gelebiliyor olanı biteni?
Nasıl, “Pazar günü gülle gelin demek suç mu” cümlesiyle kendi kendisini aptal yerine koyuyor.
Merak ediyorum.
* * *
Lakin, şaşkın değilim.
Hakan Şükür’ün “periyodik” kılçıklarının, 1 Nisan bağlı gibi “kılıfıyla” birlikte atıldığını öğrendim bunca zamandır.
Hatta, muhtemel savunmasını da yazdım dünkü “kınamamda”.
Dertlerini manalandıramasam da tevil usullerini çok iyi gözlemlemiştim yıllar boyunca.
Eli silaha değmediği halde, darbe mahkemesinde “pişmanım” demeyip yağlı ilmiğe boynunu uzatan 1970 gençliği mazide kalmıştı; şimdi tasavvuf müziği ile çiftetelli zamanıydı.
Hiçbir fikir, delikanlı gibi söylenmiyordu ki günümüzde.
Geç yanından, dön arkasına… “Hop” derse… “Pardon”!
Söyleyen; “Ben gülden bahsetmiştim”
Yardakçısı; “Adam gül dedi”…
Güldürmeyin beni.
Pazar günü bayilere gelen Aydınlık’taki Aydın Cingöz imzalı röportajda, Galatasaray Divan Kurulu Başkanı İrfan Aktar’ın “Galatasaray laik bir camiadır” tespitine ertesi gün verilmiş bir yanıttır Hakan Şükür’ünki.
“Biz buradayız” mesajıdır.
“Galatasaray’dayız ve sapasağlam ayaktayız”!
“Bırakın geri çekilmeyi, yeni fetihler arayışındayız”!
Cemaatçisi de/ tarikatçısı da /ulusalcısı da/ korkağı da/ kaypağı da/ tribün de/ sokak da/ sokaktaki çocuk da bal gibi biliyor bunu.
Şu “gül” lafını kapatın. Delikanlı gibi ne yapacaksanız yapın.
Beni boş verin; Mübeccel Teyze’den alırsınız en uygun yanıtı.

Bir gün bu ülkenin başına (daha) büyük dertler açılırsa, kardeş kardeşe düşmanca davranırsa, rejim sallanır halk yerlerde yuvarlanırsa, bilin ki, Hakan Şükür’ün bunda çok emeği olacaktır!
Tabi, Galatasaray’ın kupalarında da emeği vardır. Milli Takım adına da gol atmıştır. Lakin, işin vitrinidir onlar.
Asıl mal, tezgahın altında! Özel günlerde, özel durumlarda, özel emirle çıkarılıp sergilenen sonra katlanıp yeni ve daha özel günler için istiflenen mal!
Kim imal etmiştir bilinmez, ama Türk malı olmadığı kesindir.
***
İlaç gibidir Hakan Şükür…
Cumhuriyet ilkeleri kemirilip ılımlı İslam cübbesi biçilen tesettürlü Türkiye’de futbol üzerinden her türlü operasyona “cesaret ilacı”.
Fedakârdır.
Futboldan kazandığı “dokunulmazlığı” cemaatinin kullanımına açmıştır.
İradesi sağlamdır.
Tıpkı “şeyhi” gibi santim santim, inatla, sebatla, sabırla yürümüş ve hiç de azımsanmayacak kutlu/mutlu günleri görmüştür!
Nasıl başarmıştır?
İnancı sayesinde mi? Derin dini tefekkürüyle mi?
Hayır…
O bildiğimiz meşin yuvarlakla işte.
Futbolda “fenomen” olmasa Hakan Şükür’ü kim takar? Her camide, her tekkede Hakan Şükür gibi binlercesi var.
***
Yine yapmış yapacağını ve kızışmış Türkiye’nin altına “düz ve kuru” bir odun daha atmış:
“Kutlu Doğum Haftası’na layık bir derbi olsun”!
Kutlu Doğum Haftası, yasadışı bir şey mi?
Hayır.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın peygamberimizin doğumgününe denk düşen bir organizasyonu.
Tamamen ruhani ve kul ile Allah arasında.
Laikliğe bir diş daha geçirilecek ya…
“Din ve devlet harmanlamasına futboldan kurt deliği açalım”!..
Sorarım; küresel futbola entegre, yarısı yabancı Süper Ligimiz’in şampiyonunu belirleyecek bir derbi, nasıl “Kutlu Doğum Haftası’na layık” oynanır?
Her şeyden önce, futbol gibi buram buram para, rekabet ve şöhret kokan “gavur icadı, popüler kültür aracı” nasıl ibadetin parçası haline gelebilir?
İtiraz etseniz, “Sahaya çıkarken bismillah da demeyecek miyiz” mağduriyeti hazır beklemektedir. Babalanırlar bile:
“Kutlu Doğum Haftası”na mı itiraz ediyorsun”?
Etmiyorum. Benim itirazım onu kullananların niyetine… Kullanılmasına.
Bu ülke en “başarılı” Kutlu Doğum Haftası kutlamasını Sincan’da idrak etmiş, bebelere kuran okuma yarışması düzenlenen “Kudüs Gecesi”, 28 Şubat’ın başlıca gerekçesi haline gelmiştir.
Ne yapacağız derbide şimdi; Hatim mi indireceğiz?
***
Tırmalıyorlar, ırgalıyorlar, sarsıyorlar bu memleketi. Her şeyi kullanıyorlar.
Hakan Şükür gibi kaşıkla verip sapıyla gözümüzü çıkarıyorlar.
Lakin bu gözler göreceğini gördü, insanları tanıdı.
Hakan’ı da biliyoruz çok şükür.
Büyük planın futboldaki mücahitidir kendisi…
Öncelikli bağlılığı Amerika’daki Hoca’yadır. Eşyanın tabiatı gereği öyle olmalıdır. Racon böyledir.
Yani Galatasaray da hikaye… Futbol da… Gol de…
Görünen o ki, bu ülkenin dirliği düzenliği bile.
Her şey ama her şey “varılacak istasyona kadar” beklemek üzerine.
Genç adam… Yüreği kıpır kıpır. Üstelik irade sahibi, fedakâr, başarılı… İlaç gibi.
Tutamıyor kendisini; bekleyemiyor.
Kimbilir belki de zamanı geldi.
Sağ olasın Hakan Şükür!..
Yine becerdin.
Bir tek gün bile bizi müfteri durumuna düşürmedin.