Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Şampiyonlar Ligi dediğimiz en yüce futbol kariyerinden bile, ne kalıyor yıllar sonra geriye?
Müzede pahalı bir kupa… Ve paha biçilmez anılar!
En büyük müze; anıları saklayan kafalar.
Zaten o kupalar da anıların unutulmaması için varlar!..
Mesela 2018’de Manchester United’ın 2008 kupasına bakanlar, gümüş üzerine altın kaplama satıhları falan tartışmayacaklar… Bugünü hatırlayacaklar:
Manchester United’ların kupa töreni öncesi sevinç gösterilerine ara verip ikincilik madalyalarını almaya gelen rakiplerini nasıl alkışladıklarını mesela.
Demek o ki, her kim ki futbola ilişkin bir eylemde bulunuyor… Günlük çıkarların, hesapların, sinirlerin, tahrik ve böbürlenmelerin yanına “yarın”ı da koysun.
Buradan Fenerbahçe’ye gelmek istiyorum.
Zico meselesine.
Takımı bir sezon şampiyon, diğer sezon ikinci yapan ve Avrupa’da çeyrek finale taşıyan “insan oğlu insan” bir hocayı, “sırtında yumurta küfesi olmayan yorumcuların” açtığı kapıdan şutlamak, gelecekte nasıl okunacak acaba Fenerbahçe tarih kitaplarından?
O kitaplar ki, köşesi yırtık sayfalarında Aydın Örs, Hooijdonk gibi imla hataları var.
Eskileri hiç karıştırmayalım. Bugünden sonra yazılacaklara odaklanalım:
Zico’nun “yardımcıları sorun yaratmış”, “parası çok artacakmış”; bahane…
Futbolcu istiyor Zico’yu… Taraftar istiyor.
Ben spor medyasını temsil etmiyorum, ama benden de tam numara Zico’ya…
(Gerçi benim nedenim farklı!.. Yüksek insani vasıfları, orta karar hocalığı yanı sıra, bir zamanlar ortalığı yangın yerine çeviren “Fenerbahçe hırçınlığının” normalleşme sürecine Zico’nun çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum ki, çokları için hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur bu fikrimin).
Diğer köşede birkaç yorumcu… Onların da “niyetleri iyi” ama “öncelikleri” farklı.
Peki asıl “karar mercii” ne yapıyor?
Koca Fenerbahçe Yönetimi, sanki “Raund bitsin, kazananın dediğini yapalım” der gibi çıt çıkarmadan bekliyor kenarda.
Su hangi yola akarsa…
Ne olacak sonra?.. Gelsin yeni hoca. İki ay tanışma. Üç ay takım oluşturma. Beş ay sonra ne çıkarsa bahtına!
Para mı?.. Mutlaka Zico’dan fazla.
Fenerbahçe Zico’yu yollayacaksa da geç kaldı, Zico ile devam edecekse de…
Unutmayın bir adam ne kadar nazik ve beyefendi ise o kadar kolay kırılır. Bu saatten sonra Zico kalsa da Fenerbahçe’nin zalim yüzünü görmüş ve ona göre gardını almış bir Zico olacaktır.
Son söz, girişle bağlantılı.
En büyük müze “anıları saklayan kafalar”, bu sezonu sahalarda değil, iki güzide kulübün Marmara kıyılarına konuşlanmış komşu sosyal tesislerinde verilen mücadele ile hatırlayacaklar.
“Yan tarafta eğlenip bizi tahrik etmeyin” öyle mi?
Nedir Fenerbahçe sosyal tesisleri; “cenaze evi” mi?
Siz de eğlenin…
Sebep mi yok…
Muhtaç olduğunuz neşe, muhteşem Fenerbahçe müzesinde.

Hakan Şükür’ün “Kutlu Doğum Haftası” anonsundan sonra yazdıklarıma ağır tepkiler gönderenlerden bir özür bekliyorum şimdi!..
Neden?.. Voleybol Milli Takımımızın yıldızı Aysun Özbek’in tesettüre girmesine ve spordan kopmasına tek satır kalem oynatmadığım için.
Demek ki, “haber” değeri çok yüksek bu olayı “yorumlama” hakkı görememişim kendimde. Hayat onun. Tercih onun. Kim karışır Aysun’un ne yapacağına?
Ama Hakan Şükür gibi inançlarını burnumuza dayasaydı, o zaman alırdı cevabını.
Laik olmak buna deniyor işte.
Hakan’a ilişkin mailleri saklıyorum. Aynı vatandaşlardan özür bekliyorum.
* * *
Koltuğuna oturur… Maaşını çok bulur… Nedir Fatih Terim’in Sırrı Sakık’tan çektiği?
İşin acı tarafı şu ki, TBMM üyesi bir milletvekilimizin eleştirileri, Fatih Hoca’yı yıpratmak bir yana “madalya” oluyor milli takım hocasına.
Altında mana aramayın; kamuoyundaki algılama böyle.
Sadece, Fatih Terim “yanıt”ın şehvetine kapılmasa; “hazırcevaplık” yapmaya çalışmasa!
Meclis hangi konuda “hemfikir” ki Sırrı Sakık’la, Fatih Terim’e hücum ettiğinde yanında olsun?
Bırak milletvekilinin “laf”ına diğer milletvekilleri “güzaf” etiketi koysun.
Nereden çıktı “onlardan 550 tane Terim 1 tane” cevabı?.. Hem de tam milli maç zamanında.
Sonra… Beterin beteri vardır Hoca’m!
Ya Sırrı Sakık çıkıp da “Terim bizim canımız, maaşını artırmalıyız” deseydi?
* * *
Tatilini ailesi ile beraber ülkesinde geçiren Fenerbahçe’nin başarılı oyuncusu Gökçek Vederson, Globo Esporte gazetesine “Biz bütün takım olarak teknik direktörümüz Zico’nun yanındayız. Herkes Zico’yu çok seviyor, hocamız işine devam etmeli” demiş
Bir bakıma iyi haber… Demek ki, Fenerbahçe dağılmadı. Hâlâ birlik beraberlik içindeler.
Diğer taraftan, mide bulandıran bir durum!..
Neydi Zico’yu damardan eleştiren yorum?
“Biraz rahat ve lakayt bir hoca”.
Takım adına “Zico gitmesin” diyerek Fenerbahçe’deki “konfor”un sürmesini mi istiyor acaba Vederson?
* * *
Adamın futbolu bile “spekülatif” olduğuna göre, rahatça “spekülasyon” yapabiliriz hakkında:
Yattara Roma’ya gidemezse, değil Trabzonspor’da Trabzon kentinde bile sorun olur.
Daha doğrusu “yaratır” kendisi.
Giderse… Trabzonspor kaç milyon euro kazanmış olursa olsun, yeni sezonla birlikte Yattara yine gündemde olacaktır Karadeniz’de.
Çünkü ilk beş hafta harikalar yaratır. Roma tribünleri çalımlarına aşık olur. Yattara coşar. O Roma’da büyüdükçe, Trabzonspor’un aldığı para görece olarak değer kaybedecektir burada. Trabzonspor camiası hesap sorma konusunda hem hevesli hem hassastır.
Lakin, sabır her sorunun ilacıdır!
Malum; Yattara “nev-i şahsına münhasır” bir futbolcudur. Büyük ihtimalle, sezon ortasına doğru kulübeye, sezon sonu aleme…
Her halükarda Yattara’nın transferiyle övünmek için bir sezon bekleyecektir Trabzonspor yönetimi. Geldiği günden beri “seri hoca katili”ne dönen Yattara’nın gitmesi de sorunlu olacaktır.

Zidane, Kırklareli’nin köyünde minik futbolcularla paslaşıyor… Bu satırların yazarı utanıyor…
Aslında utancından yerine dibine geçmesi gerekenler “başkaları” ama ben de sorumluluk hissediyorum demek ki.
Danone manone… Biri getirmiş Zidane’ı Yerköy’e.
Köyün 150 baş inekle organize bir çiftliğe dönüşmesi falan bahane! Futbolun sempatisinden marka imajını cilalamak önemli olan. Bunu uluslar arası boyuta taşımak, dünya yıldızına Lüleburgaz Şaban Övünç İlkokulu’nu açtırmak ve hak ettiği gibi medyada yer bulmak…
İyi proje…
Peki bana ne oluyor? Rakip yoğurt markasının ortağı mıyım?
Hayır… Sadece ülkesini seven bir spor yazarı.
Yirmi senedir her federasyonun, rastladığım her futbol adamının, her futbolcunun, kulübün başını yedim durdum;
“Şu memleketin ilçesine, köyüne bir uğrayın”!
Ve onlara “anladıkları cinsten” gerekçeler de buldum:
Futbol pastası büyürse, diliminiz kalınlaşır. Büyük kentlerin “kümesteki tavuklar” gibi yolunan taraftarlarında tüy kalmamış durumdadır. Bir adama 10 çeşit forma satmışsınız. Kombinesi, şapkası, gelmiş sonuna dayanmış. Oysa yeni potansiyeller var. Platonik aşıklarınız orada; Doğu’da… Hem de milyonlarca. Bir selamla, bir el sallamayla onları da sokarsınız “futbol tüketicisi” sınıfına.
İtiraf ediyorum; çilekeş Anadolu insanına “bir zerre hoşluk” sunmaktı asıl maksadım!..
Futbolu seven, futbol yıldızlarımızı elektronik sinyallerden ibaret zanneden parasız, işsiz, umutsuz Anadolu gençliği, belki adam yerine konulduğunu hissedebilirdi.
Ben Fenerbahçe’nin şampiyonluk sevincini Cizre insanından izlemiştim. Bağdat Caddesi vız gelirdi.
Bitlis’te Beşiktaşlı gençlerle çay içmiştim. Sinirleri alınmış bir “Çarşı” idi…
Hakkari’nin Galatasaraylıları tarafından ağırlanmıştım. “Mektep”in önünden bile geçmemişlerdi ama gördüğüm en has aslanlardı.
Milli zaferlerimize Mardinlilerle ayran kaldırmıştım Rıdo adındaki salaş köftecide. Ay-Yıldız’ın farklı bir lezzeti vardı oralarda.
Aslında… Anadolu insanı mı muhtaçtı futbol yıldızlarımızı yakından görmeye, futbol yıldızlarımız mı bu art niyetsiz insanları ve doğa harikası yurt köşelerini tanımak zorundaydı; tam olarak bilemiyordum ama bir “kontak” gerekliydi.
Masum futbol aşkı, çoktan hak etmişti “canlı” ilgiyi.
Düşünebiliyor musunuz Semih’in, Hakan’ın, İbrahim’in Tunceli’de yürüdüğünü, Batman’ın ilçesinde okul maçını izlediğini, Siirt’in sokak çocuklarına futbol öğrettiğini?
Senelerdir her federasyonun, her futbol adamının, hatta her meslektaşımın başının etini yedim “gidin oraya” diye.
Birkaç istisna dışında amacıma ulaşamadım.
Baktım… Zidane Fransa’dan gelmiş, Yeniköy’ün çocuklarıyla top oynuyor.
Utandım.

Vapurun küpeştesinde Boğaz rüzgârına karşı sigara içmeyi yasaklayan kanunlar çıkaracak kadar “medeni” bir ülkede, şu “transfer gazı”nın zehrini alacak bir otorite yok mudur?
Yere izmarit atana ceza yazılan coğrafyada, “ortaya karışık maytaplı transfer” atmak bedava mıdır?
Kim “dur” diyecek yanlış bilgilendirmeye, ters motivasyona, provokasyona?
Transfer denilen dünyanın en pahalı alış verişlerinden biri, bu kadar mı ucuzdur yoksa?
Berbat bir şey bu…
Bakın, koskoca Vatan ile Sabah gazetesi “pişti” oldu.
Aynı gün ikisinde de dokuz sütuna manşet;
“Brezilyalı golcü Ricardo Oliveira Türkiye’ye transfer oluyor”…
Yaşasın… Oliveria büyük topçu. Gelsin, gözlerimizin pası silinsin.
Lakin Oliveira’nın adresi, Vatan’a göre Galatasaray, Sabah’a göre Fenerbahçe!
Olur mu bu kadar ters köşe… Oluyor.
Bazı internet siteleri de ağlanacak halimize gülüyor… Ulusal medya ile dalgasını geçip Oliveria’yı Beşiktaş’a transfer edenler bile var.
Aynı futbolcuya iki büyük takımın talip olması alışılmadık bir durum değil. Lakin her gazetenin talip olanlardan sadece birini bilmesi, “haber kaynağı”nın mahareti.
Bunca metre “ofsayt”ı, sadece “masa başı habercilikle” izah edip, suçu bizim meslektaşlara atarak kurtulamazsınız. Arkasındaki “derin” kaynakların “nakit” ihtiyaçlarını da hesaba katmalısınız… Kaşkollu kamuoyunun “yalan da olsa söyle” talebini de…
Bir de oyun “küresel” boyutta kurulunca…
Resmen oyuncağı olduk uluslar arası menajerlerin.
Hem biz, hem kulüpler…
Dolayısıyla sokaktaki masum futbolseverler.
Herkes birbirine kızıyor, malı kim götürüyor peki?
İşte size “transfer mevsimi” denilen sürecin “dönem krallarından” Bayram Tutumlu’dan iki haber:
“Aurelio, Fenerbahçe’de forma giyemez”!
“Galatasaray Laudrup için kılını kıpırdatmıyor”!
Mealini yazayım;
“Sevgili Fenerbahçe, Aurelio’nun kalması için elini biraz daha cebe atmalısın”.
“Sevgili Galatasaray, bırak başka adayları; sen benim hocayı almalısın”.
Bayram Tutumlu kim mi?.. Hindistan’da 100 çocuğun bakımını üstlenecek kadar hayırsever bir menajer. Lakin hayır hasenat işleri de para ister. Jardel’den iç piyasaya “futbol ithalatının” tadını almış… Biraz ırgalayacak ki “büyük”leri, daha çok kazanacak.
Açık söyleyeyim, hiçbir gazeteci “dezenformasyon” örümceğinin ağından kurtulamaz günümüzde. Haber dediğiniz ping pong topu gibi günde yüz kere gidip dönüyor en uzak ülkelere. Küçükken “kulaktan kulağa” oynamışsanız beşinci adamda söylenenin ne hale geldiğini bilirsiniz. İşin içine biraz da “kasıtlı manüplasyon” ekleyin…
İşte Türkiye… İşte transfer borsası.
Tam mevsimindeyiz; 1 Mayıs’ta gaz maskelerini takacaksınız, transfer bitene kadar çıkarmayacaksınız.

Dünya’nın en “kontrolcü” insanlarından biridir Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım.
Selefi, Ali Şen ise “ben merkezci”…
Ayıp mı?..
Hayır; yönetici “sıra dışı” insan olmalı.
Zekada, atılımda, cesarette, fikirde sıra dışı olan yöneticilerin “kusur” sayılabilecek özelliklerinden daha doğal bir şey var mı?
Ayıp olan, dengeyi bulamamak… “Olumsuz sıra dışılıkları” tatmin etmek için kulübü kullanmak.
Takıntılı olmak. Kavgayı sürdürmek. Kaostan beslenmek.
Ve bu yolla gündeme gelmek.
Vakti zamanında Aziz Yıldırım ile Ali Şen’in -beklendiği gibi- yıldızları barışmadı. Nefrete varan bir ilişkileri vardı.
Ama ne oldu sonra?
Her akıllı insanın yapabileceği gibi bir kar/zarar hesabı.
“Bu sürtüşmenin kulübe faydası var mı”?
Yoktu… O zaman; tüm önyargılar, eski hesaplar, bir yana bırakıldı ve Ali Şen, Aziz Yıldırım’ı “en büyük başkan” ilan etti. Karşılığında Yıldırım’dan “çok büyük bir Fenerbahçe değeri” olarak itibar gördü.
Kim kazandı?..
Fenerbahçe.
İşte, olması gereken “sabık” veya “faal” yöneticilik şekli.
Çünkü o göreve insanları zorla veya gönülden biat ettirmek için gelmiyorsunuz. “Yaşam boyu en büyük” kalamıyorsunuz.
Zaten “Anayasanın birinci maddesi” kulübün bekası… Sizin değil.
Şampiyonluğu yitirmek hüzünlü, kazanmak güzel de… Fenerbahçe o şampiyonlukları “sürdürülebilir” ve “verimli” hale getirebilecek aşamaları sessiz sedasız geride bırakıyor her sene.
Peki Galatasaray?
Faruk Süren’i dinleyin siz karar verin:
Galatasaray’ı Kalli’nin değil Özhan Canaydın’ın gidişi şampiyon yapmış…
Canaydın’ın şampiyonluğa sevinemediği gibi bir hissiyatı varmış Faruk Süren’in.
20.45’in patenti de ona aitmiş.
Buram buram nefret kokan sözler bunlar.
Hem de ne zaman?.. Galatasaray şampiyon olalı 72 saat dolmadan.
Şimdi buradan Özhan Canaydın’ın herkesin bildiği değerlerini, özverisini anlatsam; Faruk Süren’in yöneticilik kariyeri, yetenekleri ve tarzı ile karşılık bulacak.
“Adnan Polat’ı engellemesin” desem, “UEFA Kupalı Süren’den iyi mi bileceksin” diyenler çıkacak.
Hepsi doğru…
Ancak ortada bir yanlışlık var ki, şampiyonluğa sevinmek yerine yeni cepheler açılıyor Galatasaray’da.
Heykeli dikilecek Canaydın horlanıyor bir başka heykeli dikilecek başkan tarafından. Önü açılması gereken Polat’a aba altından sopa gösteriliyor rütbe ve kariyer olarak önündeki başkan marifetiyle.
Kime faydası var?
Onu bilmem ama sebebini biliyorum:
Yönetici denilen “ırk”ın, bir sürü meziyetler yanında bazı olumsuz sıra dışılıklara da sahip olması ve bunları dengeleyememesi. Fenerbahçe aştı… Sıra Galatasaray’da.

Çalışkan ve akıllı çocuklar… Hem okuyorlar, hem de yaşadıkları toprağın sorunlarına kafa patlatıyorlar.
Gün geliyor, karşılarına bir “olimpiyat” çıkıyor.
İki yüzyıldan seneler yemiş “adaylığımız” ve hayal kırıklıklarımızdan sonra elimizde sadece kimselere beğendiremediğimiz “stadı” kalan o malum olimpiyat sanmayın…
“Sosyal Bilimler Olimpiyatı”.
Ne yapsınlar? Türk gençleri “umduğuyla” değil “bulduğuyla” yetiniyorlar.
Manisa Bilim Sanat Merkezi öğrencileri, ‘olimpiyat olimpiyattır’ deyip hazırlıyorlar projelerini, koyuyorlar jürinin önüne ve zafer…
Hem birinci hem ikinci oluyorlar.
Buraya kadar eğitim çağındaki nesillerimizin yürek kabartan “bilimsel başarı öyküsü”.
Kutluyoruz gençlerimizi. Helal olsun diyoruz.
Ama projelerine bakınca, hele ikinci olanı inceleyince, sarsılıyoruz.
Daha doğrusu sarsılmalıyız.
Gençlerimizin gelecek, iş, aş endişelerine bir de “futbol terörü” ekleyen bizler, sarsılmakla kalmayıp utanmalıyız.
Bakınız… “Olimpiyat” ikincisi “Akıllı Stat” projesi, futbol sahalarındaki şiddet ve küfrü önlemeye çalışan gençlerin eseri. Raylar üzerinde dönen tribünler mi istersiniz, sahayla seyirci arasına inen şeffaf perdeler mi… Hepsi, stadı/ futbolcuları/ masum seyircileri şiddetten korumak, küfürden uzak tutmak için.
O gençler ki, tek kaygıları insani gelişime ivme katmak olmalı; güzelken berbat edilmiş ileri yeniden düzeltmek değil. Yaratıcılıkları “korku” yerine “coşku”dan kaynaklanmalı.
Lakin, taze zihinlerde yaratılan travmanın boyutları çoktan ellerinden almış bu lüksü.
Projenin sahipleri Berk Akçay ve Ahmet Atacan’a kocaman bir aferin tabi.
Lakin Berk ve Ahmet gibi zeki çocuklarımızın bile aklına bir numaralı memleket sorunu olarak “futboldaki şiddet ile küfür” felaketini kazıyan koskoca adamlara yazıklar olsun.
Yazarlarımız, düşünürlerimiz, yazar ve düşünür olup da futbola zaman zaman takılan kanaat önderlerimiz, futbolu foseptik çukuru gibi kullanıp/futbol üzerine komplo teorileri ürete ürete bu hale gelmiş gençlik işte.
“Cahil”i futbolu terörünün parçası, “okumuş”un beyninde futbol terörü travması.
Bir kere yaşanıp geçince, Marmara Depremi’nin o dehşetli tele- vizyon görüntüleri bile unutuldu. O kadar unutuldu ki, önlem almak için arada bir insanları korkutmak gerekiyor. Ama bu futbol şiddetini beyinden çıkarıp atmak olanaksız. Her sezon tekrarlanıyor.
Civalı balık yemiş gibi iç organlarda birikiyor atıkları.
Peki, ne yapıyor “yetkili/önemli” mercilerimiz?
Belki pek çok şey… Lakin hepsi yetersiz.
Bilimsel araştırma projesi hazırlayan çocukların bile korteksinde “futbol ile şiddet” el ele, yan yana, iç içe parselasyonunu yapmış bitirmiş.
Bize gelince.
Her şeyi daha da rezilleştirmek için elimizden geleni esirgemedik, belli ki esirgemeyeceğiz.
Biz kim miyiz?..
Gazetecisinden futbol adamına, kulüpçüsünden televizyoncusuna hepsini içine alana koca bir tarih dilimi…
Aynı bilimsel olimpiyatta birinciliği kazanan Kübra İnce ve Ege Doğuş Çetin’in projelerine verdiği isim gibi; “Kayıp Tarih”iz biz futbol adına.

Erzurum’dan mektubumuz var: Yazanlar “Rugby’ci Dadaşlar”!..
Rugby ve Erzurum!
Mesleki “intihar girişimi”nde bulunmuyorum. Derdim, rugby de değil… Bir ülke gerçeğine dikkat çekmeye çalışıyorum.
Geçen sene, bu “meçhul” sporu tanıtmak, sevdirmek için kulüp kurdular Erzurumlular… Bugüne kadar basında bir kere haber oldular, o da “topları yok” başlığıyla.
2011 yılında üniversite düzeyinde “kış olimpiyatı” düzenleyecek Erzurum’un eli yüzü düzgün son spor röportajını da 18 ay önce ben yapmıştım galiba.
Şimdi yeni bir talepleri var.
“Bilinsin” istiyorlar sporu sevdikleri. Bilinsin Doğu’nun futbola mecbur olmadığı.
Hevesleri, özlemleri, ihtiyaçları bilinsin.
Onlar “bir paragrafa” razılar, ben mektubu konu yaptım köşeme.
* * *
“Merhabalar,
Ben Erzurum Rugby Spor Kulübü Yönetim Kurulu üyelerinden Sinan Bayram.
Dünya genelinde oldukça yaygın ve sevilen bir spor dalı olan Rugby sporunun Türkiye’de de yaygınlaşması için kulüp olarak yoğun çalışmalar içerisindeyiz. Kulübümüzün kurulduğu 2007 yılının son aylarından beri yönetim kurulu olarak hiç bir kurumdan, hiçbir firmadan herhangi bir destek almadan kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz. İnanın biz bu işi seve seve yapıyoruz, siz değerli spor basını yazarlarından ise tek bir ricamız var. Bu spor dalının ülkemizde de tanınması, bilinmesi ve hak ettiği konuma gelmesi için yazılarınızda bir paragraflıkta olsa yer ayırmanız bizi ziyadesiyle memnun edecektir.
Saygılarımla.”
* * *
Saygı bizden şerefiyle spor yapmaya çalışan Erzurumlular’a.
Ve sevgi…
Hatta kıskanıyoruz belki.
Bir tarafta rezil komplolar, utanç kaynağı şaibeler, çalımlar, entrikalar, adam yemeler, avanta götürmeler…
Diğer tarafta yokluk/ yoksulluk içinde, çocuksu masumiyetin “agu”su kadar sevimli sportif refleksler.
* * *
Tuhaf bir coğrafya burası.
İnsanlar asla kendi gündemlerine ulaşamıyorlar. Kendi dertlerini duyamıyorlar. Taleplerini işitemiyorlar.
Her sabah aynasız tıraş olup, gün boyu başkalarının “tıraşlarını” dert edinmek nasıl bir duygu acaba?
Onlara emrediliyor:
“Fenerbahçe’yi izle, Zico’nun performansını düşün”!
“Galatasaray’ın hocasını merak etmektir senin işin”!
“Beşiktaş’ın borçlarıyla birlikte hatır hatır kaşın”
Resmen müstebit bir baskı unsuru haline geldi futbol… Müşteri açlığı dinmeyen küresel sermaye enstrümanı oldu.
“Her büyük takımımızda bir Ronaldinho bulunursa mı mutlu olabilir bir Erzurum’lu!..”
Fenerbahçe/ Galatasaray/ Beşiktaş formaları alarak mı yaşamın en büyük hazzını tadabilir?
Mesaj bu…
* * *
Ama Türk insanı da bu!
“Derin beyin yıkama operasyonu”na geleneksel sporları ciritle, güreşle, atletizmle, kayakla direndiği gibi sporun -bize göre- en “bopstil”lerinden en yabancılarından “rugby”yi, ta Erzurum’dan kafamıza fırlatıyor aklımızı başımıza getirmek için.
“Ben buradayım” diyor. “Varım”.
Rugby jargonuyla futbolun “end zone”una girip “touchdown” yapıyor:
“Futbolum kadar mı konuşmak zorundayım”?
Rugby’ci Dadaşlar’ın mektubu bana bir çığlık gibi geldi.
Size?

Şimdi Federasyon’a soru şudur: Kılıfına uydurdun. Galatasaray yönetici ve futbolcularının “iyi hal”lerini bahane edip şampiyonluk maçına seyircili çıkmasını sağladın.
Peki aynı dosyadaki Fenerbahçe’yi nasıl kurtardın cezadan?
Burası Türkiye.
Benzeri benim de başıma gelmişti. Anlatayım:
Deli gençlik yıllarım. İçkili de araba kullanılacağını ispatlamak çabasındayım. Bağdat Caddesi’nde bir kaza olmuş, çevirmedeki polis beni de kepçeliyor ve kazanın taraflarıyla birlikte merkeze gönderiyor.
Üç kişiyiz. Biri kazayı yapan ehliyetsiz çocuk. Diğeri kazanın mağduru sivil bir albay ve potansiyel trafik canavarı ben.
Albayla birlikte sarhoşuz adamakıllı.
Tahlil mahlil; üçümüze de kapı gibi “alkolsüz” raporu veriliyor.
Neden?
Albay’ın promilini ölçemiyorlar; sıkar… Hem suçu da yok, yolunda giderken gelmiş çarpmış çocuk. Bana “İçkili” deseler Albay’ı nasıl örtbas edecekler.
En güzel lafı, görevini yapan polis söylüyor:
“Sevgili kardeşim, temiz çıktın, ama istersen evine kadar ben kullanayım”!
Albayı bilmiyorum, ama ben on gün sonra ciddi bir kaza yaptım ve aklım başıma geldi.
Bu federasyonla kaza kaçınılmaz gibi.
* * *
Her devirde, her olayda, kuralları eğip büken, uygulamayı yönlendiren/motive eden bir “otorite” vardır Türkiye’de.
Federasyon’a “kendi ipini çektiren” hadisede ise otoritelerin otoritesi Hıncal Abi!..
Moda’da bir beyefendi vardı eskiden. Çok iyi bir aileden, saygın, kibar, şık falan… Sadece “patlıcan zamanı” çılgına dönerdi. Bahar esintileri Koço’dan patlıcan kızartma kokusu getiriyorsa, o beyefendiyi bilenler kaldırım değiştirirdi.
Hıncal Abi’nin patlıcan zamanı ligin bitiş haftalarına denk gelir ki, hemen hemen aynı zaman dilimine denk düşer.
O yüzden, Hıncal Abi’nin mantık labirentlerindeki mazgal deliklerini tek tek göstermek istemiyorum ve buhranlı yorumlarına eklediği “Milliyet Ayıplı Gazetecilik Yapıyor” iddiasını kınamakla yetiniyorum.
“Galatasaraylı futbolcuların aklını karıştırmak için sayfa yapmak” suçlamasını ise değil Hıncal Abi gibi bir duayene, eski açıktaki ergen fanatiğe bile yakıştıramıyorum.
* * *
Şu kadarını söyleyeyim, Hıncal Abi’nin Kemal Dinçer damarından girerek dengesini bozup “şamar oğlanına” çevirmeye çalıştığı federasyon, ne ilk kurbanıdır ne de son olacaktır. Listede, nice genç gazeteciler, sanatçılar, kulüpler, futbol adamları vardır.
Lakin Milliyet Spor Servisi olmayacaktır.
Oltaya takılan koca bir “federasyon balığı” nesine yetmiyor ki?
İddiaları, “Galatasaray, Fenerbahçe’yi yenemez, yense de şampiyon olamaz” cümlesi kadar saçma ve dayanaksız geliyor insana. “Kara çantalar” kadar kışkırtıcı.
“Saçma, dayanaksız, kışkırtıcı ve sorumsuz”.
Ben gençliğimde aynen böyleydim.
Hıncal Abi hep genç kalanlardan.
Özellikle patlıcan mevsimi.

Hayatımın en “büyük” ve en “güzel” hatasını yapmışım geçen hafta!
Derbi öncesi “Kutlu Doğum”a atıfta bulunan Hakan Şükür’ü “tarikatçı” sanmışım.
Atatürkçü ve laik olduğunu açıkladı; zerre kadar utanmadım.
Sevindim.
Kutlarım.
Yalnız “Takımımızın kritik dönemecinde, camiamızın yıpratılmaması adına susmayı tercih ettim” cümlesini anlamadım.
“Atatürkçü ve laik” olduğunu açıklarsa mı yıpratılacaktı camia?
Yoksa başka söyleyecekleri var da vaz mı geçti?
Camia yıllardır yıpranacağı kadar yıprandı zaten.
Son dönem… Hakan Şükür’ün derbi açıklamasıyla bir daha…
Türkiye çalkalanırken kulağının üzerine yatıp “mesajın yerli yerine ulaşmasını” beklerken, bir hafta daha.
Galatasaray Yönetim kurulu “dinciler ve laikler” diye olmasa da “futbolikler-laikler” şeklinde ikiye ayrıldı.
Gündem alt üst oldu.
Medya birbirine girdi.
Galatasaray Derneği, Anıtkabir’e çıktı. Koskoca adamlar, çoğu İstanbul’dan kalktı Ata’nın huzuruna gitti.
Neden?..
“Bizim takımın kaptanı ile aynı fikirde değiliz” demek için.
Onlar da uyanamamış Hakan’ın “Atatürkçü Laik”liğine!
Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği Başkanı sanatçı Candan Erçetin, Anıtkabir özel defterine “Her ahval ve şerait içinde vazifemizin bilincinde olarak bize çizdiğin laik ve çağdaş yoldan asla ayrılmayacağımız gibi, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunma cüretini gösterenler karşısında ilke ve devrimlerinin her daim bekçisi olarak bizi bulacaklardır” diye yazdı.
Kime?.. Bana mı?
Tabi reaksiyonun reaksiyonu da vardı.
Kimleri Hakan Şükür’ü korumak için kalem oynattı, dilinin yettiği aklının erdiği kadar demagoji yaptı, dostuna destek çıktı. Bana kadar uzanan tehditlere kalktı kimileri.
Kim başlattı bu provokasyonu?
Bakın bir vaka anlatayım, kimlerin ekmeğine yağ sürüldüğünü anlayın:
Derbi haftası Norveç ve Danimarkalı üç gazeteci benden randevu almaya çalıştılar?
Sordum kendilerine, “Niye” diye…
“Derbiyi konuşacağız” dediler.
Derbi Pazar… “İstanbul’a Pazartesi döneceğim” dedim denemek için.
“Bekleriz” dediler.
“Yahu derbi bitmiş oluyor o zaman”!
“Zaten Hakan Şükür ve Gülen Cemaati ilişkileri için konuşmak istiyorduk” diye itiraf ettiler.
Ketenpereye getirecekler akılları sıra.
“Koçum biz jurnalci değil, jurnalist oluyoruz çok şükür” demedik; kibarca ektik tabi.
Hem ne alakası var.
Baksanıza, Hakan Şükür sapına kadar Atatürkçü… İmanına kadar laik.
Bunların hepsi geyik.
Madem ki geyik başladı;
Konuyu Hakan açmasaydı, yaraları kaşımamak için esprisini bile yapmayacaktım ama sırası geldi:
Sivas maçında beşinci golü attıktan sonra Hakan’ın “şükrünü” görmüşsünüzdür tabi. Gökyüzünü işaret etti, duasını mırıldandı, yüzünü sıvazladı.
Ne kadar içten, samimi, doğal ve yerli yerindeydi.
Ve bir o kadar da “futbol ile inançların ayrı yerlerde yaşanması gerektiğinin” belgesiydi.
Neden?
Çünkü gol ofsayt.
Artık “haksız kazanç” mı dersiniz, “tüyü bitmemiş yetim hakkı”ndan mı girersiniz bilemem.
Soruyorum Diyanete; “Ofsayttan atılan golden sonra Allah’a şükretmek caiz midir”?
“Bu hesaba göre yanlış penaltıyla galip gelenler kurban mı kestirmelidir”?
Rakip takımda da Allah’ın sevgili kulları olduğuna göre…
Uzar gider bu mesele.
Anlaşılan, futbol ile bizi baş başa bırakmış Yüce Yaradan.
“Oyun”larımıza o kutsallığı sokmayalım ki, günaha girmeyelim.
Anladın mı sevgili Hakan?
Neyse…
Ben “şiştim” geçen hafta.
Lakin utanmak yerine mutluluk duyuyorum.
Atatürkçü ve laik Hakan’ı yanaklarından öpüyorum.

Bazı çocuklar “ipek donla” doğarlar ya; bazı federasyonlar da “kuruluştan” şanslıdır!
Tıpkı Hasan Doğan markalı Futbol Federasyonu gibi.
Futbol tarihimizde “doğru kararlar” verebilmesi ve çekinmeden uygulayabilmesi için ne gerekiyorsa hepsine sahip olan nadir yönetimlerden biridir kendileri.
Öyle bir donanım ki, eksiksiz…
Hatta fazlası var!
Kötü veya iyi… Bir kere arkasında “müthiş” bir güç ile var oldular.
Taksim’de işçileri sıra dayağından geçiren güçten kim korkmaz?
Bir kararı, insanı sayılı “Türk Zenginleri” listesine sokan güçten kim bir şeyler ummaz?
O yüzden “şıp” diye kesilmiştir futbolda kaos yaratan demeçler, hakemlere sataşmalar, dedikodular, şaibeler.
* * *
Ödül ve cezanın kralı, Hasan Doğan Federasyonu’nun doğuştan sahip olduğu ayrıcalıklar.
Elbette “Federasyonu sıkıştıran, karşısında Hükümet’i bulur” demiyorum.
Ama Federasyon’dan Ankara’ya telefon ihtimali orada öylece durduğu sürece, kolay mı sadece “spor olsun” diye Federasyon’la itişmek?..
İki kere düşünmeden TFF rozetli birini lanetlemek?
Taraftarın elinden kurtulmak için hakemi yem etmek?
Zor… Federasyon göz yummadığı sürece çok zor.
Türkiye’de, futbolda, karar koltuğunda oturan kişiler için bundan daha büyük şans yoktur.
* * *
Lakin ipek zıbın, kısmetli çocuğun sağlıklı ve faydalı bir erişkin olması için yeterli değildir. Kendi çabası da gerekir.
Başarılı olup olmamak sadece Hasan Doğan Federasyonu’nun inisiyatifine kalmıştır bu durumda.
Futbolu “kurallarla” oynanılan yüksek bütçeli bir oyun haline mi getirirler, yoksa kurallara vals yaptırarak bir daha düzelmeyecek hale mi getirirler; kendileri bilirler.
Şu kadarını söylemek lazım; yanlış yolu seçerlerse arkalarındaki “güç” nedeniyle yaptıkları “hata” olmaktan çıkar, boyunduruk olur, işkence haline gelir…
Yapanlar ise “müstebit”.
Bugün yol ayrımındalar.
* * *
Raporlar, Galatasaray’ın şampiyonluk maçını seyirciye kapatma gerektiriyor ki, futbola kıyısından köşesinden bulaşmış herkesin ortak görüşü “yazık olacak” şeklindedir.
Evet… Muhtemel zaferin sessiz sedasız noktalanması talihsizliktir.
Lakin, adalet kızılca kıyamet sevmez …Soğuk kanlıdır.
Ceza, birilerinin yüreğine su serpsin diye değil, örnek olsun diye verilir.
İnfaz, intikam değil hukuk gereğidir.
Niye yazdım bunları?
Birden bire Adnan Polat - Hasan Doğan muhabbeti arttığı için.
Yüz yüzden çekinir… Ahbaplık kuralları eğip bükebilir. Hele geniş kitleler cezaya karşıysa, yazık olacağını düşünüyorsa, “suçlu” aynı zamanda takdir ediliyorsa, kurallara bir kılıf bulunabilir.
Veya tersi.
Kara kaplı kitap ne diyorsa o!
İşte Hasan Doğan Federasyonu’nun “yeni” şansı budur.
Kimseye faydası olmayacak, kimsenin istemediği bir cezayı kesmek.
Federasyon’u fena halde adil gösterecek.