Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Archive for the ‘Ercan Güven’ Category

Bana müsaade!..

Monday
Jun 9,2008

Ercan Güven
4 Haziran Milliyet Spor sayfası… Portekiz maçına bir gün kala, oturup “En kötü Euro 2008 senaryosu”nu yazmışım.
“Dehşetimiz, Portekiz maçında yenilirsek ve sahada ezilirsek başlar.
Ve… Gruptan çıkıp çeyrek finale kalmakla zirve yapar!”
Nedenini de açıklamışım:
“Adım gibi biliyorum o Portekiz hezimetinin gecesinden başlar her şey. Ekranda “ben demiştimciler” belirir bir bir.  Lime lime edilir defanstaki adamlar. Yerin dibine sokulur Yıldıray, İbrahim ve Halil’in yerine kalanlar.
Terim mi?.. Onun için daha karmaşık planlarımız var.
Ertesi gün, ilk olarak Orhan Pamuk’un kapısı çalınır… Hani ‘Terim’i ultra milliyetçi olduğu için pek sevmem’ demişti; Terim de ona ‘yetersiz milliyetçi’ cevabını vermişti ya… Sorular bellidir:
-Terim’in bavulu hakkında bir öykü yazsanız, giriş bölümüne nasıl başlarsınız!”
Allah korusun;  senaryoya göre devamı da var:
“Sonra ‘ulusal kabus’umuzun ikinci aşamasına hazırlanın:
Alt üst olmuş takım ve hocası İsviçre’yi tekme tokat da olsa yenerler. Avrupa basını ‘Barbarlar’ edebiyatına başlarken, Milli Takım ve Hocası yaklaşık olarak Türkiye’nin yarısına karşı sınır ötesi bir savaş açarlar.
Şimdi intikam zamanıdır… Artık Milli Takım’ı izleyen medya ‘düşman’dır. ‘Düşmanlar’ hem sıfatlarını hak etmek, hem de Portekiz maçından sonraki fikirlerini takip etmek için gerçekten düşmanca işlere dalarlar.
Buradan ‘kin’ ihraç edilir İsviçre’ye… Oradan ‘nefret’ gelir.
Damarlardaki adrenalin Çek Cumhuriyeti maçından puan almaya yetebilir ve Türk Milli Takımı artık çeyrek finaldedir.
Lakin, şampiyon olsalar bile ne yazar?”
*                  *                  *
Maalesef, senaryo tüm planları ve kahramanlarıyla hatta diyaloglarıyla hayata geçiriliyor.
Yoksul halimizle varımızı yoğumuzu verdiğimiz futboldan bir gram tat almak bir yana, tüm Dünya’da şölen olan şampiyona, eziyet haline geliyor.
Ekstradan gerilim konusu. Üzüntü kaynağı sokaktaki vatandaşa…
En azından bana.
O yüzden ne yorum yapmak ne de okumak istiyorum.
Biraz tatil yapacağım.
Hoşçakalın.

Ayıpla başladık!

Friday
Jun 6,2008

Ercan Güven
Başbakan Erdoğan’ın izlemeye gideceği Portekiz-Türkiye milli maçı için özel uçağına Süper Lig kulüp başkanlarıyla birlikte Hakan Şükür’ü de davet ettiği haberini okuyunca nabzım hızlanmıştı.
VİP program, Yasama-Yürütme-Yargı gerilimine kurban gitti ama fikir güzeldi.
Demek ki, bir işe “emeği” geçenler, o işin “keyfi” çıkarılırken de bir şekilde hatırlanıyordu bu ülkede.
Vefa, küme düşmüş olsa bile hayattaydı. Haktanırlık bitmemişti. Birlik/beraberlik/dayanışma son nefesini vermemişti.
Acaba?..  
Birden aklıma geldi!..
Haluk Ulusoy nerede şimdi?
Yoksa emeği geçenlerden “hatırlananlar”, sadece “hemfikir” olunanlar mıydı?
Beğenirsiniz-beğenmezsiniz ama Türk Milli Takımı’nın Euro 2008’e katılması bir projeyse mimarı Haluk Ulusoy’du. Çizen, hesaplayan, uygulatan, görev dağılımı yapan, kontrol eden, yıkılırsa altında kalacak olan Haluk Ulusoy… 
Ona rağmen gidilmemişti finallere; onun sayesinde gidilmişti. Hiçbir şey yapmasa, cezayı yarıya indirtmişti. Blatter’in elini öpmüşse ki zannetmiyorum- bayram harçlığı almak için değil, Türkiye şu 2008’in coşkusunu yaşasın diye.
Bütün günahları/sevapları yanı sıra, 16 Kasım 2005 gecesi konuk İsviçre önünde dibe vuran ve Avrupa’dan aforoz edilen Türk Futbolu’ndan “2008 finalisti” yaratan sürecin en üst düzey sorumlusuydu kendisi.
Başardı ama siyasi rüzgarlar kuvvetlenince tutunamadı. Aldı şapkasını gitti. Bırakın meyvelerini yemeyi, amiyane tabiriyle ayvayı yedi Hükümet’e biat etmediği için.
Sahi nerede şimdi?
Yarım ağızla bile olsa mutlaka onu da davet etmişlerdir diye düşündüm.
Açtım sordum:
“İsviçre’ye gidiyor musunuz”?
“Hayır”!
“Davet edilmediniz mi”?
“Bırakın daveti, parasıyla 10 tane bilet istedim onu bile vermediler”!
Vay be… İşe bakın.
Peki, bu akşamki maçın protokolünde kim temsil ediyor Türk Futbolunu?
Türk Futbolu’nun dibe vurduğu gün olan 16 Kasım 2005’ten sorumlu tutulanlar.
Doğrudur, yanlıştır… Ben demiyorum ki, o yaptı… Ama bugünün başkanı o gün ikinci başkandı.
Türkiye’yi badireden sağ salim kurtaran Haluk Ulusoy ise parasıyla bilet alamıyor Euro 2008’e…
Makul ve mantıklı mı sizce?.. Adil mi, nazik mi?
Bence ayıp.
Kin kokan bir ayıp.
Hele spor gibi, mücadelede bile saygı beklenen bir uğraş parantezinde.
Ve işin en acı tarafı, bu olayı Ulusoy’un başkanlığı sırasında odasında balık istifi oturan her fırsatta onu yağlayıp cilalayanlar değil de, o odaya ve Ulusoy’a bir kere bile uğramayan, her gün eleştiren ben yazmak zorunda kalıyorum.
Yazık.

Vicdan muhasebesi

Thursday
Jun 5,2008

Ercan Güven
Son gün, henüz kimse kimseye kızmamışken ve henüz kimseyi “yarı tanrı” ilan etmemişken sakin ve adil bir vicdan muhasebesi yapalım isterseniz!
Ne dersiniz?… Yoksa biz futbola fazla mı yüklenmekteyiz?
En iyi transferleri istiyoruz kulüplerimizden.
En iyi ve en pahalı..
“Bizim takım Türkiye’de kaliteli futbol Avrupa’da final oynamalı”.
Milli Takım ayrı bir alem…
Adı üstünde; milli… Yenemeyeceği rakip, alamayacağı şampiyonluk olmamalı.
Bize hep zevk vermeli futbolumuz, futbolcumuz, yöneticimiz… Kendimizi güçlü hissettirmeli. Gururlandırmalı.
Kazanma ihtirasımızı tatmin etmeli. Kusursuz olmalı.
Biraz fazla mı?..
Olabilir… Görüldüğü gibi, pek gerçekçi de değil.
Ama vicdanımızı sorgulamadan önce terazinin diğer kefesine ne koyduğunuza bakmak gerekir. Çünkü onlar da gerçeküstü gibi.
13,5 milyon kişinin günde iki dolar veya altında parayla geçindiği bir ülkeyiz sonuçta.
İmkanlarımız kısıtlı.
Keyiflerimiz, gustomuz ondan beter.
Bir futbolumuz var.
Sadece eleştirinin değil kesenin de ağzı açıksa, bu yüzden.
Taraftarı geçiyorum… O bireysel tercihtir. Tüm haftalığını bilet parasına yatırıp tribüne giden çırak, ailesinden kesip forma alan işçi, hurdası çıkmış arabasını şampiyonluk turlarında bir belediye çukurunda bırakan esnaf, kendi hesabını kendi bilir.
Ama biz devlet olarak bonkörüz futbola.
Hem de eşi benzeri olmadığı kadar.   
Prof. Şükrü Kızılot Hoca’mdan öğrendim; Mesela, esnaf/zanatkar/ tüccar yüzde 35’i bulan tarife üzerinden vergi ödüyorlar. Ücretliler, vergiyi peşin veriyorlar…
Peki futbol?.. Kulüplerin sağladıkları kazanç, futbol ile ilgili faaliyetlerden kurumlar vergisine tabi değil.
Kombinede bile KDV’yi vatandaş ödüyor. Hatta bu KDV’yi kulüp peşin alıyor, maçlar oynandıkça ödüyor devlete. O da öderse.
Futbolcuların vergisine gelince;  1 Ocak 2008’den itibaren % 15 üzerinden hesaplanacak. Bir lig aşağısı yüzde 10, bir aşağısı yüzde 5.
Bir makaleden ya da kitaptan, Devletin % 35 vergi geliri var. Milyon dolar alan futbolcu da bu oran % 5-15 arasında…
Geçen gün bir müjde daha aldılar… Kulüpler devlete borçlarını on taksitte ödeyecekler.
Arsa, arazi, ödül falan gani… 
Sanki, Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrıcalıklı sınıfı futbol.
Üstelik kızan, kıskanan da yok… Futbolun eli cebimizde, genel eğilim; “Olsa da daha çok versek” şeklinde.
“Ne yapalım bütçemiz bu kadar var”!
Eksik kalan bölümü sevgimizle kapatıyoruz.
Eeee… Öyleyse!
Son gün, henüz kimseye kızmamışken ve henüz kimseyi yarı tanrı ilan etmemişken sakin ve adil bir vicdan muhasebesi yaptığımızda, futboldan taleplerimizin her ne kadar gerçeklerle örtüşmediğini bilsek de istiyoruz işte…
Guruptan çık, finale yürü.
Deli falan değiliz. Talepkarlığımız, fedakarlığımızla eşit; o kadar.
 

Kombine gerçeği

Wednesday
Jun 4,2008

Ercan Güven
Fenerbahçe başkanı sayın Yıldırım ne zaman çıktı Fenerbahçe TV’ye?.. 2 Haziran, öğlen saat 2’de…
O ana kadar bir tek Fenerbahçe yöneticisi, bir tane transfer iması yapmamıştı. Yabancı transfer peşindeki yöneticilerden biri, Brezilya’da falan da yakalanmamıştı.
Başkan ağzını bile açmamıştı Fenerbahçe’ye gelip gidecekler hakkında.
Hatta teknik direktör bile belli değildi…
Hâlâ da belli değil ya!
2 Haziran öğlen saat 2’ye kadar, her biri değerli işadamı olan yöneticilere çalıştığı bankadan “Para transferiniz tamam” diye bir mesaj gelse, koltuktan fırlayıp “yalaaan” diye bağıracak durumdalardı.
Fenerbahçe’nin resmi internet sitesi, fazla mesai ile  “transfer yalanlamaktan” bitap düşmüştü. Tüm haberlerin ana fikri “hayır almıyoruz”du.
Peki, sayın Başkan stüdyoda İhsan Topaloğlu’nun karşısına oturduğu sırada kaç tane komibine satılmıştı Şükrü Saraçoğlu Stadı’ndan?
23 bin 400…
Hani kombineyi transfer sattırırdı?
* * *
Bırakın transferi, şampiyon bile olamamıştı geçen sezon Fenerbahçe.
Ama tıkır tıkır satıldı kombineler işte.
Neden?
Birinci ve gayrı ciddi iddia, Fenerbahçe’nin zaten transfer potansiyeline ve bütçesine sahip olması, seyircinin “nasıl olsa yapar” diye algılaması!.. 
Demek ki, bu ülkede malı görmeden parayı sayan tek kesim Fenerbahçe seyircisi!.. Eşyanın tabiatına aykırı… Geçiniz.
İkincisi, yalan transfer haberlerinin “pozitif” etkisi… Bu da insanları aptal yerine koyan bir tezdir ve kabul edilmesi mümkün değildir… Geçiniz. 
Geriye ne kaldı?
Futbol seyircisi iyi bir takım sağlam bir hedef kadar “konforlu” bir stada da önem veriyor demek ki.
Şükrü Saracoğlu Stadı, Galeria/Akmerkez/Kanyon muamelesi görüyor “futbol alış verişinde”.
“Bir gidelim, alacağımıza orada karar veririz” aşamasına gelinmiş.
“İyi bir şeyler bulamasak bile iyi vakit geçiririz” fikri bilinç altına işlemiş.
Artık futbolun “şölen” yönünü, kazanmanın kaybetmekle ikiz kardeş olduğunu kavrıyor seyirci. Kazansa da kaybetse de medeni bir koltukta, temiz tuvaletleri olan bir statta, yiyecek içecek bulabileceği bir ortamda yaşamak istiyor sevincini kederini.
Öncelik konforda.
* * *
En azından Fenerbahçe özelinde öyle.
Fenerbahçe “tutan bir model”se, tespiti iyi yapmalı rakipleri.
Borç-harç yıldız futbolcu peşinde koşan kulüplerin bu kıssadan hisse çıkarma zamanı gelmedi mi?
Kimse “bulun 200 milyon dolar, süper bir stad yapın” demiyor onlara.
Olan stadın yaşam alanlarını temizlemek, insani ve medeni hale getirmek, hizmetleri geliştirmek, ne bileyim; suyu soğutmak, sandviçin peynirini sakınmamak, oturakları paspaslamak, giriş çıkışta itiş kakışa engel olmak bile bir tür konfordur.
Yüzmilyonlarca dolar transferi, bilet parası olan futbolu, tükürük köftesi ile seyretme devri geçti. Bunu ilk hisseden Fenerbahçe’ydi.
O yüzden transferi belli olmadan, hocası imza atmadan yarısını satabiliyor koltukların.

En kötü

Tuesday
Jun 3,2008

Ercan Güven
En kötü “Euro 2008 senaryosu” hangisidir bizim için? Ama en kötüsü…
Üç maç sıfır puan, sepeti koluna herkes yoluna… Mı?
Hayır… En kötüsü bu değil.
“Futbolumuz açısından”, “ülke tanıtımı bakımından” kâbusumuz olabilir ama daha da beteri var.
Tüyleri diken diken edecek, bizi birbirimize düşürecek bir ihtimal. Milli Takım’a “olmaz olsun” dedirtecek bir kurgu:
Dehşetimiz, Portekiz maçında yenilirsek ve sahada ezilirsek başlar.
Ve… Gruptan çıkıp çeyrek finale kalmakla zirve yapar!
Şaşırmayın… Gruptan çıkmaktan bahsettiğimi biliyorum.
Peki, bu nasıl felaket senaryosu?..
Çünkü ülkemi ve insanlarımı tanıyorum!..
Dünya üçüncülüğümüzü de unutmadım.
Adım gibi biliyorum o Portekiz hezimetinin gecesinden başlar her şey. Ekranda “ben demiştimciler” belirir bir bir.  Lime lime edilir defanstaki adamlar. Yerin dibine sokulur Yıldıray, İbrahim ve Halil’in yerine kalanlar.
Terim mi?.. Onun için daha karmaşık planlarımız var.
Ertesi gün, ilk olarak Orhan Pamuk’un kapısı çalınır… Hani “Terim’i ultra milliyetçi olduğu için pek sevmem” demişti; Terim de ona “yetersiz milliyetçi” cevabını vermişti ya… Sorular bellidir:
“Terim’in bavulu hakkında bir öykü yazsanız, giriş bölümüne nasıl başlarsınız”!
Sonra Yıldıray’la röportajlar:
“Koçum sen nasıl anladın bu hocanın hoca olmadığını”?
Hakan’lar, Ümit’ler, derken Milli Takım’a futbolcu veren ve veremeyen kulüpler…
Bu senaryoda Sırrı Sakık’a bile yer var; yeter ki silkelesin Terim’i.
Ayın 11’indeki İsviçre maçına kadar, Terim’i Bodrum’daki evinin iskelesinde yanmış gibi mor-kırmızı bir hale getiririz inanın.
Sonra “ulusal kâbus”umuzun ikinci aşamasına hazırlanın:
Alt üst olmuş takım ve hocası İsviçre’yi tekme tokat da olsa yenerler. Avrupa basını “Barbarlar” edebiyatına başlarken, Milli Takım ve Hocası yaklaşık olarak Türkiye’nin yarısına karşı sınır ötesi bir savaş açarlar. Şimdi intikam zamanıdır.
Artık Milli Takım’ı izleyen medya “düşman”dır. “Düşmanlar” hem sıfatlarını hak etmek, hem de Portekiz maçından sonraki fikirlerini takip etmek için gerçekten düşmanca işlere dalarlar.
Buradan “kin” ihraç edilir İsviçre’ye… Oradan “nefret” gelir.
Damarlardaki adrenalin Çek Cumhuriyeti maçından puan almaya yetebilir ve Türk Milli Takımı artık çeyrek finaldedir.
Lakin, şampiyon olsalar bile ne yazar?
Milletçe bittiğimiz an gelmiştir.
Eli alıştığı için ilk olarak Sapancalı gençler döver Milli Takım forması giymiş birini. Ardından “Fatih’in fedaileri” duman attırır. Sokaklar güvensizdir. Bir Terim karşıtlarının telefon kayıtları düşer internete, bir Milli Takım yandaşlarının.
Ne o, Avrupa Şampiyonası’na katıldık!
Türkiye’nin futbol üzerinden sportif bölünmüşlüğünü onarmak için bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nı beklemek gerekir artık.
İşte en kötü senaryo budur.
En iyi senaryo mu?.. Basit… Portekiz beraberliği.

Monday
Jun 2,2008

Ercan Güven
21. Yüzyılın en “dramatik” transferi olmuştur Emre’ninki…
Çünkü, ne kadar subjektif, ne kadar çifte standartlı ve ne kadar saplantılı olduğumuzu kanıtlamıştır.
Duruma bakın…
Ellerine doğan, serpilip uluslararası futbolcu olan Emre’yi inkar etmeye çalışıyor bazı Galatasaraylılar!
Yıllarca inkar eden, milli futbolculuğunu bile beğenmeyen bazı Fenerbahçeliler ise aşık hale geldi Emre’ye.
Fenerbahçeliler’in bir bölümü “fikri takip” zannederek “Emre düşmanlığını” sürdürüyorlar.
Galatasaraylılar’ın bir bölümü, Emre Fenerbahçe’ye kaptırıldı diye yönetime darılıyorlar.
İçi dışına çıkmış futbolun.
Sadece sokakta mı?
Kanaat önderliği yapan kalem ve mikrofon sahipleri bile kurtulamıyor bu hastalıklı düşünce girdabından.
Medya pek sevmez mesela Emre’yi… Emre de bu sevgisizliğe el kol hareketleriyle katkı yapmıştır; o ayrı mesele.
Bu sevgisizliği Fenerbahçe tandanslı olduğu için çok daha rahat dile getiren medya mensupları ne yapacaklar şimdi? Galatasaraylı olduğu için Emre’ye oldum olası toz kondurmayanlar ne yapacak?
Böyle kaos görülmedi.
Emre’ye ilişkin her türlü fikir ve tespit, her şeyden önce söyleyenin “aidiyeti” ve “kişiliği” ölçeğinde tartılıyor kamuoyunda.
O kamuoyu ki, Türkiye çapında.
Çılgınlık had safhada. 
Aynı cümleyi kuran adam Fenerbahçeli’yse başka, Galatasaraylı’ysa başka algılanıyor.
Az sayıda tarafsız ise sadece Emre transferine fikir yürüttüğü için “taraflı” ilan ediliyor.
Neden?.. Nasıl geldik bu noktaya?
Düşünce sistematiğine ve sportif prensiplere sahip olmayanların fikir ve çıkar “med-cezirlerinden” utanmak bir yana, bunu beyinsel gelişmişlik ve genişlik gibi ortaya koymalarıyla.
Masum futbolseverlerin bunlara inanmalarıyla.
“Subjektif, çifte standartlı ve saplantılı” olmanın “iyi bir taraftardan” ilk ve öncelikli  beklenti haline gelmesiyle.
“İyi bir kulüp yazarı, iyi bir taraftar kadar taraflı olmalı” kuralıyla…
İşte bize yıllardır empoze edilen “iyi bir taraftarlık ve iyi bir kulüp yazarlığı” perspektifinde çağ atlayacak Türk Futbolu budur:
Emre transferinin bile altından kalkamayacak, analiz yapamayacak kadar şaşkın, zavallı ve bodur.
Belözoğlu’nun, Fenerbahçe’ye transferi ile dersimizi iyi çalıştığımız ve kulüpçülükten diploma aldığımız belli olmuştur.
Lakin taraftarlıktan da, yorumculuktan da çaktık.
Kimse şikayet etmesin. İnsanları bu hale sistem getirdi. Sistem ve sistemin büyüsüne kapılan insan.
Bir kulüp, bir şampiyonluk, bir kupa “hayat - memat” olunca, insanlar o hedefler yolunda yıllarca yoğrulunca, Galatasaraylı Fenerbahçe’ye giden milli futbolcusunu silebilir, Fenerbahçeli Galatasaray geçmişi yüzünden milli futbolcuyu kabul etmeyebilir.
Tıpkı milli futbolcunun bir kısım medyaya kol çıkardığı, bir kısım medyanın milli futbolcuyu futbol dışı nedenlerden sahiplenip arka çıktığı gibi…
Bunlar “yan etkilerdir”. Yıllardır taraftar ve medya üzerinde uygulanan “mühendisliğin” yan etkileri. Saçmalama dozu, sevdanın büyüklüğü ve neyi sevdiğinizle orantılı.
Fenerbahçe, Emre’ye kaç para vermiştir, bu para Fenerbahçe’deki ve diğer takımlardaki Türk futbolcuları nasıl etkileyebilir, tartışan yok.
Taraftarlık denilen at gözlüğünün, “zırt” dediği deliklerden söz eden yok.
Tut kuyruğunu gündemin, asrın transferine iki çift laf da sen söyle, geri kalma.
Hepsi doğrudur.
Ve hepsi de yanlış.
Çünkü esas sorun, Emre’nin, Fenerbahçe’ye gitmesi değil, bizim verdiğimiz tepkiler ve bu tepkileri verme nedenlerimizdir. 
Durum bu kadar dramatik boyuttadır.

Gel de coşma Milli Takım

Friday
May 30,2008

Ercan Güven
Şırnak’ın kırsalında bir çocuk gülümsese, sorumluluk kimindir sizce?          Bu öyküde, Milli Takım sorumlu… Milli Takım adına Oğuz Çetin.
Kramponlar parçalanınca maça çıkamayan Şenoba Belediyespor’a Hızır gibi yetişen Oğuz Çetin.
Bugün İsviçre’de… Milli Takım’la birlikte. Cebinde bir tomar mektup…
Misak-ı Milli ile çizilmiş memleketinden.
Şırnak’tan. Bestler Dereler mevkiinden.
Hep şehit gelecek değil ya oradan. Bu kez mektup gelmiş.
Bıçak gibi keskin, ipek mendil kadar narin mektuplar. Yürekten ve yürekli yazılmışlar.
Oğuz Çetin, maçlara çıkmadan önce okuyup ağlıyor mu acaba? Olabilir…
Ama sadece Çetin’in, Milli Takım’ın bilmesi yetmez; bu memlekette yaşayan herkes okumalıdır yazılanları. Çünkü birbirimizi hatırlamaya, tanımaya, anlamaya faydası olacaktır.
Bu ülkenin bölünmezliğini ispatlamak uğruna üç nesildir siperde yatanların, şimdilik futbol oynayanlarına kulak vermek lazım kısaca.
Bu parasız vatandaşlarımızdan futbola “müşteri” olmaz, ama varlıklarıyla servetimize servet katarlar ellerini tutarsak.
Oğuz Çetin’e ve onun şahsında Milli Takım’a yazılmış mektuplardan bir tanesini hep beraber açalım:
*   *   *
“Ben Osman Babat. 1988 doğumluyum. Şenobaspor’da futbol lisanslıyım. Spor kulübümüze yapmış olduğunuz yardımdan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Şenobaspor hayatı boyunca ilk kez böyle kalitede ayakkabı giyiyor.
Benim ailem, PKK terör örgütü tarafından şehit edildi. 5 Mayıs 1988 yılında Ayrım Üç Kardeş Köyü’ne yapılan haince saldırıda babam, annem, ağabeyim, kardeşim ve kuzenim kalleşçe öldürüldüler. Sonra Şenoba’ya gelmek zorunda kaldık. Şimdi devletimize sadık olmaya çalışmaktayız, inancınız olsun ki, yaptığınız yardımdan dolayı çok duygulanıp mutlu olduk.
Şenoba sizin gibileriyle gurur duyuyor. Yardımlarınızı bizden esirgemeyiniz ve sizi Şenoba’ya davet ediyoruz. Sizleri aramızda görmekten şeref duyarız. Sporun gurur kaynağı sizlersiniz.
Saygılarımla. Şenoba sizinle gurur duyuyor!!!
Osman Babat”
*   *   *
Başka bir boyut bu… Bizim bildiğimiz hiçbir futbol kuralıyla açıklanamıyor.
Kazanan, kaybeden bile yok. Herkes kazanıyor.
Sadece şu mektup bile futbolu tek taş pırlanta yüzük haline getirip, insanlığın parmağına takıyor .
İçinde bu ülkede çekilen sıkıntılar, özlemler, yoksulluklar, sevgi, kardeşlik, dayanışma hepsi var.
Milli Takım’a sevgi bir yana saygının en hası… Mektup  değil “mektep” mübarek.
“Malzeme” bu işin bahanesi… Osman’a ve arkadaşlarına mektup yazdıran, “var olduklarının”, “yaşadıklarının”, sadece sayılmayıp “saygı gördüklerinin” Milli Takım kaşesiyle tescil edilmesi meselesi. 
Ve karşılığında sevgilerin en güzeli.
Gel de duygulanma şimdi Oğuz Çetin, gel de coşma Fatih Terim, gel de kazanma Milli Takım.
İşin açıkçası Osman’ın gönderdiği zarftan mektup değil, üç tane “şampiyonluk madalyası” çıkmış.
Biri Çetin’in boynuna, diğeri Milli Takım’a, üçüncüsü bize; hepimize. Bu ülkenin nüfus istatistiklerinde birer sayısal değer olmaktan çıkarıyor hepimizi bu mektup. Futbolun istatistiklerini ve hırsını da bir kenara koyuyor. Uçuruyor bizi.
Şampiyonluk ne ki?
Selam olsun Osman’a… Ve sözümüz olsun:
O malum pankartla; “Seni unutur muyuz sandın Osman”!

MALZEME YARDIMI YAPILAN ŞIRNAK’TAN, AY-YILDIZLI OYUNCULARA YOLLANAN MEKTUPLAR GÖZ YAŞARTIYOR

‘Önüne kurban keseriz’

Kulüp Başkanı Hüseyin Ebuzeydoğlu oturmuş bir teşekkür mektubu yazmış:
“Sayın Oğuz Çetin,
Attığınız adımın ne kadar büyük ve önemli olduğunu kelimelerle anlatmamız mümkün değildir. Ne zaman gençlerimize böyle imkanlar ulaşırsa, onlar da ellerinden gelen gayreti gösterip devletimize ve milletimize layık olmaya çalışacaklardır. Sayın Fatih Terimler, Oğuz Çetin Türk milletinin ve sporunun gurur kaynağısınız. Şenoba’ya gelirseniz, önünüze kurban keser davul zurnalarla karşılarız. “

Bu sevda bitmez!

“15 yaşındayım. Lise birinci sınıfa gidiyorum. Şenoba Spor Kulübü’nde lisanslı Amatör 1. Lig’de oynuyorum.  Bize göndermiş olduğunuz o kramponlarla, o toplarla oynamak bizim hayallerimizdi.
Zaten sizler Türk gençliğinin ve sporunun gurur kaynağısınız.
Biz sizleri Şenoba’ya davet ediyoruz. Lütfen isteğimizi kırmayın!!!
Şenoba Sizinle Gurur Duyuyor!!!“
Aydın Fırat Nurettin Asan Lisesi.Yüreğimizle
“Amatör lig maçlarında başladığım futbolculuk kariyerimde ilk defa çim sahada oynama şansı buldum. Ve birçok arkadaşım da öyle. Maçlarda günlük hayatta giydiğimiz spor ayakkabılarla oynamak durumundaydık. Çünkü futbol oynamak için futbol ayakkabılarımız yoktu. Sayın Oğuz Çetin, biz Türk futbolunun sadece İstanbul sınırları içinde veya Anadolu bölgelerinde olmadığını, biz Şırnaklılar olarak da futbolu çok sevdiğimizi, Milli Takımımızın her zaman yüreğimizle yanlarında olduğumuzu bilmenizi isteriz…”
Hasan Babat

Destek olun“Herkesin buraları unuttuğu, hatta aklına bile getirmediği bir zamanda sizin buraları düşünmeniz manidardır. Ayrıyetten amatör spor ruhunun gelişmesine yardımcı olacak bu girişiminiz takdire değerdir.  Kimi zaman futboldan nefret eden bir baba, kimi zaman arazisinde futbol oynanmasını istemeyen toprak sahibi ve bazen de hayatın acımasız şartları bizi bu sporu yapmaktan alıkoyabiliyor. Sizden isteğimiz spora ihtiyaç olan bu bölgede altyapı çalışmalarını desteklemek ve amatör düzeydeki kulüplere olanak sağlamaktır. Bu da bazı olumsuzlukların önüne geçecektir.”
Burak Babat

Bir takımı

Thursday
May 29,2008

Ercan Güven
Bugün size yaşanmış bir futbol öyküsü anlatacağım. Futbolun “marazlı”, “asabi” yönünden bıkanlar için…
Milli Takım-vatandaş ilişkilerinden şüphe duyanlar için.
Ve “kardeşliğe dair hâlâ umudu olanlar” için.
Her aşamasını yakından izlediğim, hatta mesleğin kurallarını hiçe sayıp müdahil olduğum taze bir öykü:
Mayk Hammer romanı gibi olmasın ama bu da telefon sesiyle başlıyor.
Hattın ucu Şırnak’a bağlı.
“Ercan bey, hakem sahaya çıkmamızı yasakladı”!
“Neden”?
“Sakatlık olursa sorumluluk alırım” diyor!
Haydaaa… Konuya hep böyle apar topar girer Hüseyin Ebuzzeydoğlu. Kendisi Bestler-Dereler bölgesindeki dağlarının arasına sıkışmış bir beldede futbol kulübü başkanı. Bu işler, bildiğiniz yöneticiliğe benzemez. Mesela, takım antrenman yaparken, Ebuzzeydoğlu Kaleşnikof’u elinden düşürmez; nöbet bekler.
Anlattı:
Kramponları yokmuş. Daha doğrusu olanlar da parçalanmış, giyilmez hale gelmiş. “Alalım” deseler, hepsinden bir kramponluk para çıkmazmış.  Amatör küme falan ama lastik terliklerle futbol oynanmıyor. Yer toprak olsa da kayıyor. Hakem haklı.
“Eee ne yapmamı istiyorsun başkan”?
“Yahu orası koca İstanbul. Koca koca kulüpler var. Birileri bize eski kramponlarını yollayamaz mı”?
Yüreğimdeki “cızz” sesi yankılandı mı acaba Şırnak’la Uludere’yi bağlayan yollarda bilemiyorum. Ama ben duydum. Çok fena oldum.
Hayatımda bir çayını içmemişim kulüplerin. Kullanılmış olsa bile nasıl krampon isteyeyim?
Düşündüm taşındım, oradaki insanların tam çeyrek asırdır elde silah vatan savunmalarından yola çıktım; açtım telefonu Oğuz Çetin’e… Utana sıkıla durumu özetledim.
O, Milli Takım hocası. Şırnak’taki çocuklar da milli davanın bir parçası. 
“Yollarsanız sevaba girersiniz birkaç çift kullanım dışı krampon” dedim.
“Sen hiç merak etme” yanıtını aldım. Hatta daha nazik, daha ilgili, daha duyarlı bir yanıt ama özeti bu.
48 saat dolmadan Şırnak’tan yeni bir telefon:
“Ercan bey, biz bu Oğuz Hocamız için. Milli Takım için ne yapalım”?
Yirmi çift gıcır gıcır krampon yollamış Çetin… Yirmi tane de top… Manzarayı görmedim ama tahmin edebiliyorum kırsalda pırıldayan futbol teknolojisini…
Lakin, malzemenin güzelliğini bırakmışlar “adres”e odaklanmışlar çocuklar.
Çünkü gönderen, Milli Takım.
Buradan bakınca tam anlaşılmaz… Kendinizi onların yerine koyun. Şırnak’a 50 kilometre mesafede kale gibi bir yerleşimde yaşıyorsunuz. Etraf, testere ağzı dağ… Ya baskın yiyorsunuz, ya terörist kovalıyorsunuz. Zaman kalırsa futbol. Dört direk, biraz kireçten saha. Bırakın Milli Takım hocasıyla muhatap olmayı; ikinci ligden bir futbolcuyu rüyada görseniz hayra yormuyorsunuz. İşte oraya Milli Takım’dan armağan gidiyor.
Olay bir “mesaj” içeriyor.
Kardeşlik mi, dayanışma mı, sevgi mi, saygı mı, istediğinizi yazın altına.
“Valla teşekkür edin yeter” dedim, “Avrupa Şampiyonası’na katılacaklar; onların da hoşuna gider”… Beylerbeyi’ndeki adresi verdim.
Ve teşekkür geldi Güneydoğu’dan.
Ama ne teşekkür.
Bütün Şenoba Belediyespor takımı tek tek duygularını yazmış Oğuz Hoca’ya, Milli Takım’a.
Bu memlekette ümit var hâlâ.
Yüreğiniz dayanırsa okuyun; yarın o mektupları yazacağım.  

Çarşı neden kapandı?

Wednesday
May 28,2008

Ercan Güven
“Çarşı” neden kepenk kapattı biliyor musunuz?..
“Hipermarket rekabetine dayanamadı”!
Espri yapmıyorum… Aynen öyle.
“Hipermarket” neyi temsil ediyor günümüzde?..
“Küreselleşme”yi.
Küresel hale gelen veya getirilmeye çalışılan Dünya ekonomisi nasıl insan tipi istiyor?..
İyi huylu tüketici.
Öyle örgüt mörgüt lazım değil düzene… İtiraz, direnme, eylem falan geçmişte kaldı.
Çalış… Kazan… Kazandığını alışverişe yatır… Sen de mutlu ol, küresel sermaye de.
“Sistem” şimdi tribünlerde.
Bu sürece taraftar örgütlerinin küfür ederek,  lavabo kırarak, otobüs yakarak çanak tuttuğu da bir gerçek elbet. “Sahayı kapattırırım ha” diyerek yönetimden haraç alan taraftarlara bile tanık olduk yakın geçmişte… Tanık olduk ama kızamadık! Çünkü liberalizmin yanlış yorumlanmasıydı sadece. 
Futbol dediğiniz, sonuçta global bir endüstri. Müşterisi taraftar. O taraftar ki, işin içine fikir bazında müdahil olmamalı, önüne konan pahalı malı tüketip keyfini çıkarmalı.
Bakın tribünlerimizin yakın geçmişine:
Sakaryaspor’un Tatangalar’ı elini ayağını çekti stattan.
Ultraslan üç sene önce fiilen ortadan kalktı.
Genç Fenerbahçeliler dağıtılıyor.
Ve Çarşı kepenk kapattı.
Evet… Futbolun büyüsünde antik tragedyalardaki “koro” kadar temel rolü olan ve bir yandan futbolu yaşarken bir yandan toplumsal sorumluluklarını unutmayan Çarşı da tarihe karıştı böylece.
Resmi gerekçe “Çarşı adı Beşiktaş’ın önüne geçti”!
Geçer tabi… Gittikçe suyu çekilen toplumsal havuzumuzda ufacık adalar, dev dağlar gibi gözükür ki, çok normal. Herkesin sustuğu yerde pankart açan Çarşı, göze battı.
Ana Muhalefet’in dinlendiği, askerinden gazetecisine, bürokratından yargıcına herkesin konuşmasına dikkat ettiği bir süreçte yüzlerce genç adamın milyonların gözü önündeki tribünlerde, siyasi/toplumsal mesajlar vermesi ne kadar sürebilirdi?
Diyeceksiniz ki, “bu işin altında yatan bir master plan yok”!..
“Olay, kişisel veya kulüp içi çekişmedir”…
“Futbolun rehabilite edilmesi için gereklidir”.
Olabilir… Ama onların nedeni bile küreseldir. 
İstediğiniz kadar “alt başlık” bulun… Hepsini “taraftar guruplarının Türkiye’deki fiili duruma ters düşmesi” parantezine sokarım… Hele Çarşı…
Gündelik bir nedenle ortadan kalkması mümkün değil. Yakışmaz. Çok şaşırırım.
Dünya küreselleşiyor. Türkiye entegre olmaya çalışıyor.
Har/hur-çar/çur vatandaş lazım.
Çarşı nedir?.. İnsani, toplumsal boyutlu birebir ilişki.
Yeni dünya düzeninde “virüs” gibi.
Başka gerekçe aramayın.

Cim-Bom

Tuesday
May 27,2008

Ercan Güven
Galatasaray resmen “suçüstü” oldu geçenlerde… 1.500 liralık kombine bileti 127 lira gösteriyorlarmış… 23 lira KDV ödüyorlarmış… 1350 lirayı ise “bağış” adı altında vergisiz falan cukka.
Sayın Şükrü Kızılot yazmasa, “Galatasaray düşmanı köşe yazarı uydurması” deyip geçelim.
Lakin, Hürriyet yazarı Kızılot eski maliyeci.
“Türk Vergi Hukukunda Sahte ve Kapsamı İtibariyle Yanıltıcı Belge Düzenlenmesi ve Kullanılması” konularında tez sahibi. Galatasaray’ın tevessül ettiği “uyanıklığı” cımbızlamanın piri.
Siz bir yanıt, düzeltme veya özür duydunuz mu Galatasaray’dan?
Tamam… Hürriyet’teki köşesinde kibarlık edip Galatasaray’ın adını vermemişti Kızılot. “Bir büyük kulübümüz” demişti.
Yoksa, “kalabalığın” arasına saklanmayı mı düşündü Galatasaray. Düşündüyse şaşmam. Çünkü bu memlekette vergi olsun, arsa olsun, prim olsun, çeşitli alet edevatla Devlet’in derisini yüzmeye çalışmayan “büyük” kulüp mü var?..
Yapamıyorsa, ona “büyük” denmez valla. Bilirsiniz; bu memlekette “büyük” sıfatının “ünlü” harfleri, “kanunların üzerinde olmak” anlamında.
“Büyük” mü kanunların üzerine çıkabiliyor, kanunların üzerine çıkanlar mı “büyüyor”; orası ayrı mesele. 
Çok “büyük” var; çok… Benzer suçların birden çok kişi ve kurum tarafından işlenmesi avantaj haline geliyor.
 “Kimvurduya” gitmek gibi; “Kimgötürdüye” karışabiliyorlar.
Hem; “Gündemdeki konuda suçu olmayanlar, başka yaptıklarına saysın”!
Güzel Türkiye’m sen ne büyük kaynaksın…
Fakat sayın Kızılot’u Star TV ana habere bağladılar hafta sonu. Canlı yayında iki ters bir düz soru; “Kim bu vergi özürlü kulübümüz”:
“Galatasaray”!
O andan itibaren ne olur medeni bir ülkede?
Başkan’dan başlayan bir istifa zinciri… Hadi Başkan’ın haberi yok diyelim, hadi birileri suçu üstlenecek diyelim… Mali işlerden sorumlu yönetici de mi yok? Kim tutuyor Galatasaray’ın muhasebesini?
Geçtik bunları…
Bir açıklama bile göremedik. En azından ben göremedim. Yapılmışsa özür dilerim.
Zaten beni bırakın, Şükrü Kızılot’a cevap verin:
Bugün(dün) Galatasaray yöneticilerine “hapis cezası” olasılığını kaleme almış sayın Kızılot. Açıkça…
Nasıl cesaret edebiliyorsunuz buna?
Bir değil iki değil; onbinden fazla kombine… Bir değil iki değil, onbinden fazla belge.
Siyasetçisi, bürokratı, medyası “futbolu sevip, onu şımarttıkça”, taraftarlarıyla birlikte  hukuk dışı dev bir kesim oluşmuş demokrasimizde:
“Üç büyükler”…
Galiba hak etmedikleri taraftar kitlelerinin bir kısmı da bu “kurallar üstü” güçlerine tapınmak ve az da olsa ucundan kıyısından tırıklamak için.
Futbolda her şey hak/ hukuk/ adalet içinde yürüse, kulüplerin her türlü kuralsızlığı şeref tribünü tarafından en üst düzeyde onaylanmasa, kulüplerin gücü sadece spor sahalarındaki performanslarıyla belirlense, kim tapar onlara?
Galatasaray da biliyor bunu.
Yapmışsa, “büyük” olduğu için. Yapmışsa, daha da “büyümek” için…
İtirazı olan Marko Paşa’ya.