Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Archive for June, 2008

Wednesday
Jun 4,2008

Ziya Sengül
Evvelsi gün FBTV’de Başkan Aziz Yıldırım’ın sohbete dönük açıklamalarını her Fenerli gibi ben de izledim. Aziz Başkan’ın özellikle müessese ve kurumsallaşma adına Fener üzerindeki hedeflerini anlatırken inanın bana iftihar ettim. Şampiyonluk her takımın rüyasıdır. Bu sezon Fener şampiyon olamadı. Devler Ligi’nde Avrupa’nın ilk 8’ine girdi. Hepsini bir kenara itelim kendi adıma, büyük kulüp olmanın özelliklerini birer birer sıralarken gerçekten Fener’in uzaktan dev gibi görünen bir kulüp olduğunu bir kez daha anladım. Büyük kulüp olabilmek için Yıldırım’ın her sözü, her başkan için kulağa küpedir. Çok kısa bir zaman sonra Pekin’de olimpiyatlar olacak. Pekin’e giden Türk sporcuların 4’te 3’ü Fenerbahçe’nin yollamış olduğu misyonerlerdir. İşte büyük kulüp olma özellikleri bu zaten. O da Fenerbahçe ve Başkanı’na yakışır bir konuşmayla izleyenlere keyif verdi. Daha sonra da önümüzdeki sezon Fener’in transfer etmesi gerektiği futbolcuların kimler olmasına cevap verdi. ‘Newcastle’dan tanıdığımız Emre Belözoğlu’nu Fenerli yaptık’ dedi. Bu oyuncunun sık sık sakatlıkları gündeme gelmezse; bana göre süper transfer. Aziz Başkan, Villareal’den Nihat’a kafayı takmış gözüküyor. Bence bırakın İspanya’da kalsın! Fener’e gelirse iş yapmaz mı? Tabiki yapar! Aziz Başkan’ın Kezman’a olan tutkunluğunu yadırgadım. ‘Kezman kalmalı’ diyor. Ben karşı fikirdeyim. Bir an evvel gitmeli! Eğer Fener yarışta kaybedilmiş puanların hesabını yapıyorsa; Kezman’ın büyük payı var. Fazla detaya girmeden bir an evvel gitsin diyorum. Kendisiyle barışık olmayan futbolcunun Fener’e ne yararı olur ki! Olsa olsa zararı olur. O zaman güle güle Kezman’a…

Faturanın sahibi!

Tuesday
Jun 3,2008

Gürcan Bilgiç

Aziz Yıldırım, İhsan Topaloğlu’nun sorularını cevaplarken, geçen sezonun özetini çok kısa yaptı. Hatalardan bahsetti. Kaçan şampiyonluğu içine sindiremediğini söyledi. Bu etapta kendisine yapılan eleştirilerin yersizliğini vurgularken, aslında bu söylenenlerin ne kadar haklı olduğunu da kendi ağzından itiraf etti. “Keşke takıma karışsaydınız” şeklindeki imalı soruya, “Keşke” yanıtını vereceğine , “Evet gittim ve fikirlerimi söyledim. Dünyanın her yerinde başkanlar soyunma odasına iner” dedi. Yani; ya müdahaleler yetersiz kalmıştı ya da yanlıştı. Ama gerçek olan; ortada ‘karışma’ vakası vardı. Yıldırım, “Medya, Fenerbahçe karşıtı. Bizim takımın çok iyi olduğunu, rahat şampiyon olması gerektiğini yazıp, rakibin Türk oyuncularla başarısını överek bizi küçülttüler” dedi. Sonra da, “Bizim bu kadro ile yürüye yürüye şampiyon olmamız gerekirdi” yorumunu yaptı. Dolayısıyla medya ve Aziz Yıldırım’ın aynı fikirde olduğu bir ortamda, bu nasıl ‘karşıtlık’ anlaşılamadı. Eğer Yıldırım’ın söylemek istediği gibi transfer edilen yabancıları ‘fos’ çıkmasına rağmen, o takımı geçemiyorsan, burada yapılan eleştiriler farklı algılanmamalı. Sen takımı iyi yönetememişsin demektir. BU NASIL KARŞITLIK? Yine bizler, futbolcuların maç seçtiğini yazdık hep. Önlem almak onların göreviydi. Baktık ki, Fenerbahçe Başkanı da aynı şeyi söylüyor. Bu nasıl Fenerbahçe’nin kötüye gitmesini istemek ve karşıtlık yapmaktır. Biz yazarken, siz görürken; bunu önleyemeyen hatayı kendine çıkarmalıdır. Medyaya değil.Burada asıl eleştirdiğimiz, herkesin hatalarını özeleştiriler ile bulmaya çalışmak yerine, başkalarının sırtına bindirmeye çalışmasındandır. Ama yapılan eylemler bu yanlışların anlaşıldığını, söylemler farklı olmasına rağmen düzeltilmeye çalışıldığını gösteriyor. Zico’nun alt kadrosunun tamamen değiştirilmesi ve çağdaşlık planı için radikal adım atılması, artık şans faktörünün gündemden çıkartılmasına yönelik. Amatör branşlardaki büyük başarılar ve bu dallara yapılan yatırımlar, F.Bahçe’yi büyük bir spor kulübü yapıyor. Gelirlerin artırılması ve kulübün, 1 milyon üye ile tüm Türkiye’nin takımı haline getirilmesi için de yapılan girişimler çok önemli. Bunu taraftar da çok iyi görüyor ve desteğini veriyor. 23 bin kombine satışı, değişen bilincin, taraftarın şampiyonlukla ivmelenmediğinin göstergesi.

En kötü

Tuesday
Jun 3,2008

Ercan Güven
En kötü “Euro 2008 senaryosu” hangisidir bizim için? Ama en kötüsü…
Üç maç sıfır puan, sepeti koluna herkes yoluna… Mı?
Hayır… En kötüsü bu değil.
“Futbolumuz açısından”, “ülke tanıtımı bakımından” kâbusumuz olabilir ama daha da beteri var.
Tüyleri diken diken edecek, bizi birbirimize düşürecek bir ihtimal. Milli Takım’a “olmaz olsun” dedirtecek bir kurgu:
Dehşetimiz, Portekiz maçında yenilirsek ve sahada ezilirsek başlar.
Ve… Gruptan çıkıp çeyrek finale kalmakla zirve yapar!
Şaşırmayın… Gruptan çıkmaktan bahsettiğimi biliyorum.
Peki, bu nasıl felaket senaryosu?..
Çünkü ülkemi ve insanlarımı tanıyorum!..
Dünya üçüncülüğümüzü de unutmadım.
Adım gibi biliyorum o Portekiz hezimetinin gecesinden başlar her şey. Ekranda “ben demiştimciler” belirir bir bir.  Lime lime edilir defanstaki adamlar. Yerin dibine sokulur Yıldıray, İbrahim ve Halil’in yerine kalanlar.
Terim mi?.. Onun için daha karmaşık planlarımız var.
Ertesi gün, ilk olarak Orhan Pamuk’un kapısı çalınır… Hani “Terim’i ultra milliyetçi olduğu için pek sevmem” demişti; Terim de ona “yetersiz milliyetçi” cevabını vermişti ya… Sorular bellidir:
“Terim’in bavulu hakkında bir öykü yazsanız, giriş bölümüne nasıl başlarsınız”!
Sonra Yıldıray’la röportajlar:
“Koçum sen nasıl anladın bu hocanın hoca olmadığını”?
Hakan’lar, Ümit’ler, derken Milli Takım’a futbolcu veren ve veremeyen kulüpler…
Bu senaryoda Sırrı Sakık’a bile yer var; yeter ki silkelesin Terim’i.
Ayın 11’indeki İsviçre maçına kadar, Terim’i Bodrum’daki evinin iskelesinde yanmış gibi mor-kırmızı bir hale getiririz inanın.
Sonra “ulusal kâbus”umuzun ikinci aşamasına hazırlanın:
Alt üst olmuş takım ve hocası İsviçre’yi tekme tokat da olsa yenerler. Avrupa basını “Barbarlar” edebiyatına başlarken, Milli Takım ve Hocası yaklaşık olarak Türkiye’nin yarısına karşı sınır ötesi bir savaş açarlar. Şimdi intikam zamanıdır.
Artık Milli Takım’ı izleyen medya “düşman”dır. “Düşmanlar” hem sıfatlarını hak etmek, hem de Portekiz maçından sonraki fikirlerini takip etmek için gerçekten düşmanca işlere dalarlar.
Buradan “kin” ihraç edilir İsviçre’ye… Oradan “nefret” gelir.
Damarlardaki adrenalin Çek Cumhuriyeti maçından puan almaya yetebilir ve Türk Milli Takımı artık çeyrek finaldedir.
Lakin, şampiyon olsalar bile ne yazar?
Milletçe bittiğimiz an gelmiştir.
Eli alıştığı için ilk olarak Sapancalı gençler döver Milli Takım forması giymiş birini. Ardından “Fatih’in fedaileri” duman attırır. Sokaklar güvensizdir. Bir Terim karşıtlarının telefon kayıtları düşer internete, bir Milli Takım yandaşlarının.
Ne o, Avrupa Şampiyonası’na katıldık!
Türkiye’nin futbol üzerinden sportif bölünmüşlüğünü onarmak için bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nı beklemek gerekir artık.
İşte en kötü senaryo budur.
En iyi senaryo mu?.. Basit… Portekiz beraberliği.

Türkiye-İsviçre savaşı

Tuesday
Jun 3,2008

Mehmet Demirkol
Nyon’da gece. 3 genç üzerimize geliyor. Bütün yayın boyunca uzaktan bizi seyretmişlerdi. Yayın bitmiş karanlık basmışken, arabalarımıza hareketlendik. Onlar da bize doğru yürümeye başladılar. Oluşmuş genel kanıya bakarsanız neyin peşinde olduklarına dair birçok fikir doğabilir kafanızda. Doğdu da. Biraz kabadayıca yürümeye başladım.
‘Türk televizyonu mu?’ dedi birisi yerel dille. ‘Evet’ dedim sertçe.
Biraz daha yaklaştı ve ‘Forma var mı?’ dedi. ‘Ne olur!’
‘Yok’ dedim. İnanmadı. ‘Hadi lütfen!’
Diğerleri de aynı isteği tekrarladı. 5 dakika pazarlık sonucu haftaya pazar, aynı yerde olmaları halinde formalarını getireceğime dair söz verdim. İsviçreli 3 sarışın genç sözümü tekrar ettirdiler, sevindiler, teşekkür ettiler, elimizi sıkıp gittiler.
Bayraklar
Cenevre’nin göbeğinde Mont-Blanc köprüsünün hemen çıkışında her tarafı kaplayan parkların tam göbeğine 2 çiçek aranjman çalışması yapılmış. Kocaman. Bayağı bir sanat eseri. Pazar akşamı TRT’deki yayınımızı seyredenler, bu çalışmaların Euro 2008 temalı bir benzerini görmüşlerdir. Bu iki aranjmandan biri İsviçre bayrağı şeklinde, diğeri de bizim bayrağımız. Belediye başkanının özel isteğiyle yapılmış. Çeklerin ve Portekiz’in bayrağı ise burada, şehrin merkezinde yok söylenenlere bakılırsa. Amaç 2 senedir insanların kafasında oluşan zıtlaşmanın ortadan kaldırılması. Bir büyük muharebenin artık bir barışa kavuşması.
Artık bu iş bitsin diyor başkan. Bitse keşke diyen büyük çoğunluğun bayraktarlığını yapıyor başkan. Başımıza seçtiklerimizden beklentimizin de bu olması gerekmez mi zaten?
Şehrin en önemli yerine bir barış mühürü vurmak isteyen bir başkan! Ne güzel bir hayal.
Türk İsviçreli
Cenevre’den Nyon’a Leman gölü kenarından giderken solda bir bağ görüyorsunuz. Hemen arkasında muhteşem bir malikhane. 1800’lerin başından kalma. Arnavut kaldırımıyla kaplı harika bir avlu müthiş bir manzaraya bakıyor. Bütün gün oturabilirsiniz. Kahveyle güneşi karşılayıp şarapla uğurlamak için daha güzel bir yer yok. Orada oturursanız, ancak temel ihtiyaçlar için bacaklarınız sizi yerinizden kaldırır. O kadar keyifli.
Ev sahibi Alain Wuscher sizi ‘Merhaba’ diyerek karşılıyor. Sarı saçları geriye taranmış, mavi gözleri huzurlu. Türkçesi için özür diliyor, anadilini unutmuş birinin mutsuzluğu içinde. Türkiye’den, İsviçre’ye dönüşte ninesinden ‘kaşık’ istediğini onun Türkçe anlamadığı için anne babasına kızdığını söylüyor. Bizim ev aradığımızı duymuş kızından. Kızı ‘baba isteyenler Türk’ deyince ‘O zaman olur’ demiş. Normalde öyle ev kiralamak gibi bir adeti yok yani. O ev kiralanmaz zaten.
Ankara’da doğmuş Konya’da büyümüş. Kanında Anadolu yok. Babası Devlet Demiyolları’na çalışmış. Buralarda çok Türk var ama onun gibisi yok. Buralara yolunuz düşerse uğrayın. Sizi ağırlayacaktır.
Ev mi? Maalesef tutamadık. Fazla kalabalığız ve sığamadık.
İsviçreli Türkler
İsviçre Milli Takımı’nda 3 Türk var. 2’si 11’in bankosu. Kubi Kuhn’un ekibinin en güvendiği oyunculardan biri ise bu yıl İtalya’ya transfer olan en iyi oyuncu olarak gösterilen Gökhan İnler. İsviçre tarihinde İngiltere’ye gol atan az sayıdaki İsviçreli’den ikisi Kubilay Türkyılmaz ve Eren Derdiyok. Yeni Wembley’de gol atan ilk Türk ise Eren.
Eren ve Gökhan muhtemelen sahada olacaklar bizim maçta. Hakan da oynayabilir. Bizim golümüzü Marco atarsa misal. Hatta bir hat-trick yaptı diyelim. Futbol bu ya. Olmayacak şey var mı?
Eren ve Gökhan’ın golleriyle onlar da 2 sayı buldu diyelim. 3-2 kazandık. Kime üzülüp kime sevineceksiniz. Kim kazanmış ve kim kaybetmiş olacak?
Sandığımızdan daha yakınız galiba ve ilişkiler daha komplike anlayacağınız.
İsviçre bulvar basının bir kısmı problemleri, geçmişi kaşıyor olabilir. Normal olarak. Bulvar basını bunun için değil mi zaten. Garip olan bizim ciddi basınımızın onları ciddiye alıyor olması. Kendi bulvar basınımızı ciddiye almazken onlarınkini bu kadar önemsemek ve tüm basını aynı kefeye koymak! Ne denebilir ki.
İyi ve huzura dönük olanları önemsemek diğerine gülüp geçmek gerekmez mi?
Portekiz kilit mi?
Portekiz’i yenip gruptan elenmek mümkün. Onlara yenilip şampiyon olmak da. İyi oyunculardan çok iyi bir savunmadan, çok iyi bir kaleciden, çok kuvvetli bir orta sahadan ve santrforu bir kenara bırakırsak iyi hücum oyuncularından bahsediyoruz. Ama çok iyi bir turnuva takımından değil. Portekiz şampiyon olursa büyük bir başarı sağlamış olacak. Ama gruptan elenirlerse de hiç şaşırmam. Bu kadar iyi oyuncu başka bir takımda olsa bir numaralı favori olur, ama Portekiz öyle değil. Onlardan bu kadar bahsetmemizin sebebi ilk maç olması ise kabul. Ama onun dışında bir önemi yok rakibin. Portekiz kilit değil. Kazansak da kaybetsek de yol uzun. Bu yüzden kazanırsak iş bitmiş olmayacak, kaybedersek de dünyayı yıkmayalım.
Türkiye futbolcu tarlası olabilir mi?
Turnuvanın ardından Hasan Doğan’ın geçen hafta basınla yaptığı sohbetin üzerinde durmak gerekecek. Özetle biz şampiyon olsak problemler çözülecek mi demişti Doğan. Ve Terim’le birlikte projelerini anlattı. Şimdi maç heyecanı var ve bunlara girmek çok manalı değil. Ama bir federasyon başkanından sonunda bu projeleri duymuş olmak bile keyifliydi. Sanırım artık gerçekten çalışmaya başlıyoruz. Ve gerçekten böyle olursa, yakında bizim topraklar gerçekten bir futbolcu tarlasına dönecek. Umutlandık.

Tuesday
Jun 3,2008

Ömer Üründül

EURO 2008′deki ilk sınavımıza dört gün kaldı. Uzun bir kamp dönemi geçti. Yaptığımız 3 hazırlık maç artılarımızı ve eksilerimizi teşhis etmek açısından çok yararlı oldu.
Senelerdir oturmuş bir sistemimiz ve kadro istikrarımız olmadığından kopuk kopuk futbol oynamamız son derece normal. Üretkenlikte zorlanıyoruz. Takım savunmamız da bölüm bölüm arızalar gösteriyor. Bilhassa kalemize gelen yan toplardaki alışılmış rahatsızlığımız yine baş ağrıtan en büyük sorun. Bu arada her zamanki gibi önemli sınavlar öncesi çok sayıda sakatlık problemi yaşıyoruz.
Yaptığımız 3 hazırlık maçı gösterdi ki, sezon sonunda takımımızın fizik kondisyonu iyi. Şampiyonada daha da iyi olacağı görüşündeyim. Gruptaki rakiplerimizin birer tane hazırlık maçlarını televizyondan izledim.
Portekiz’in gücü ortada. Oturmuş takım oyunu en başta Cristiano Ronaldo olmak üzere yetenekli futbolcularla birleşince doğal olarak ortaya güçlü bir ekip çıkıyor.
Çek Cumhuriyeti başlı başına bir ekol. Topu iyi kullanıyorlar. Sahaya iyi yayılıyorlar. Her türlü etkili hücum girişimleri var. Ayrıca bunlara ilaveten kazandıkları duran toplarda rakip kaleler önünde adete hava köprüsü kuran pivot forvet Koller var. İsviçre de sınırlı gücüne rağmen saha içi düzeni oturmuş, iyi savunma yapan ve disiplinli bir takım.

KURGUMUZ BOZULUYOR
Milli Takımımız, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda seyirci katkısını da arkasına alıp yüksek motivasyonla mücadele edip savaşacak . Her an patlama yapacak kapasiteye sahip bireysel yetenekte oyuncularımız var.
Fatih Terim’in, rakiplerin özelliklerine göre uygulatacağı taktik plan ve takım tertibi çok önemli. Ben tek bir konudaki hassasiyetimi geçen haftaki yazımda geniş olarak açıkladım. Bu konudaki haklılığım Finlandiya maçında bir kere daha görüldü. Bir kere daha tekrar ediyorum.
Nihat Kahveci ileride son adam olarak görev yaparsa hem oyun kurgumuz arızaya uğrar hem de önemli bir silahımızdan beklediğimiz randımanı alamayız.

Asi ruh nasıl doğdu?

Monday
Jun 2,2008

Nilay Yilmaz
İçinde yol olan filmin yolculuğu da uzun olur haliyle. Çarşı’nın belgeseli Asi Ruh, geçtiğimiz hafta içinde heyecan, sevinç, hüzün ve keder taşıyan bir gala gösterimiyle nihayete erdi. Şimdi artık yeni bir yolculuk başlıyor bu belgesel için. Seyircisiyle kavuşmaya dair bir yolculuk artık bu. Diliyoruz ki gösterilen çaba kadar çok insana ulaşır bu film.
Futbola dair kitapların okunmadığı, filmlerin de pek izlenmediği bir ülkedeyiz. Hep anlatılır, bizim ülkemizde oyun değil, kazanmak sevilir diye. Biz, Asi Ruh’ta sevinmek için sevmeyenleri anlattık. Öyleyse bu oyunda kazanmaktan ötesini bulanlar seyredecek diye ümit ediyoruz.
Sinemanın teknik kısmından pek anlamam, benim bu filmdeki rolüm proje danışmanlığıydı. Görevimi kağıt üstünde bırakmamak için, sadece danışmanlık yapmak gibi bir lükse sığınmadım. Bazen elde telefon röportajları organize ettim, bazen de hikayeye dair fikirlerimi beyan ettim. Çünkü bütün ekip seferberlik halinde çekiyordu filmi.
Bu film, anlattığı  hikaye kadar dostça bir film oldu. Çarşı’nın popülaritesine sığınıp tez elden kotarılmış bir film olmaktan ziyade, uzun emeklerle, taraftar cefasını sindirerek çekilen bir film olmayı seçmişti kendisine. Adı ne olursa olsun, bir şey böyle bir emekle çıkıyorsa yola bence o şey iyidir. Eksikleri vardır; ama mesele şu ki iyi bir şey eksikten ziyade yanlışıyla yargılanmalıdır. Eksik her zaman vardır. Dünyamızda bilimden öte bir şey yoktur ki her buluş bir öncekinin reddine dayanır. Film nedir ki muhakkak daha iyileri çekilecektir. Zaten çekilmelidir de.

İmkansız aşk…
Asi Ruh, Çarşı’nın nasıl doğduğunu ve nasıl bir oluşum olduğunu çarpıcı örneklerle anlatmaya çalışırken bunları iki yıllık uzun soluklu bir takiple gösteren bir film. Ne tam bir belgesel, ne de tam bir kurmaca film. Asi Ruh, küçük bir çocuğun mahalledeki bir kadına olan imkansız aşkından hareketle tribündeki sevdayı işlemeye çalışıyor. İkisi de aynı tutkuyu içerir. İkisi de asla dokunamayacağımız bir sevgidir. Ve bu yüzden çok tutkulu, acılı ve bir o kadar da güzeldir.
Asi Ruh görürken, gösterirken öğrenmiştir de. Doğru bildiğimiz yanlışları da göstermiştir bize. Karşılaştığımız zorlukları aşmasını da. Bir filmin bir taraftar kolektifine dönüşmesi nasıl olurmuş onu da gördük. Yola çıkarken, taraftarın gazabına uğramayı da gördük. Ama her şey mutlu bitti. Bu yeterli…
Asi Ruh’u çekerken neler olmadı  ki. Rıza Hoca, Rize’nin başındaydı ve bir gün önce Beşiktaş’a yenilmişlerdi. Röportaj günü açılmayan telefonlarıyla kasıldık. Ya gelmezse diye. Kaptan, moralinin bozukluğunu atıp geldi. Her soruyu ısrarla tekrarlatmayı muziplik gösterisi haline getirdi.
Ve o günün akşamında babamı kaybettim. “Yastayız, kapalıyız” dedik.
Sonra devam etti çekimler. Rıdvan Dilmen röportaj sonrasında kameranın tripodunu sırtlayıp Ulus parkının merdivenlerini ağır ağır tırmanırken kameralar hâlâ kayıttaydı. Feyyaz Uçar’ın gözlüğünün vidası asistan arkadaşımız Hasan’ın elinde kalırken, Feyyaz Hoca lakabındaki kibarlığı bozmasa da bozulduğu hayli belliydi, “çocuklar bu röportaj bana pahalıya patladı” derken… İnceden gelen sitemi yüzümüz kızararak karşıladık.
Çarşı’nın önde gelen arkadaşlarıyla röportaj gününü ayarlamak ise Hollywood’un değme aktörleriyle çekim günü ayarlamaktan daha zordu; ama bu filmin en önemli ayağı da onlardı. Haklarını yemeden, “bu kadar da yoğun olunmaz ki” diye ufak bir dokundurma hakkımızdır sanırım.
Tribüncülük demişken, filmimizin başrol oyuncusu, tribün liderlerinden Murat’ın oğlu Umut Akyıldız’ın evinde çekim yaparken, tribün rantçılığından dem vuran yazarlar da bolca anıldı. İki odalı bir evde onuruyla yaşamaya çalışan aileyi görmeden, gazete köşelerinden yorum yapmanın ayıbını anlatmak da  şart oldu. 

Optik için…
Ve hasretle beklenen Optik Başkan’ın çekimlerden bir gün önce hayatını kaybetmesi… Bu filme dair ekibin eksik saydığı tek şeydir. Ve cenazesinde bile çekim yapmaktan vazgeçmiştir film ekibi. O gün çekilen acıyı bu filme malzeme yapmama kararı almıştır. Optik filmde yer aldı almasına ama bizim gördüklerimizden değil, derlediklerimizden hareketle yansıdı filme.
Ve zaten Asi Ruh, Optik’e adanmıştır…
Bu belgeselin kendisi kadar emekle hazırlanmış müziklerinden ve müzisyenlerinden de bahsetmeden olmaz. Tam sekiz müzisyenin eli değdi bu filme.Ve kalabalık bir orkestra eşlik etti onların besteledikleri müziklere. Kemal Sahir Gürel, Erdal Güney, İrşad Aydın, Hüseyin Yıldız, Ayşe Önder, Levent Güneş, Soner Akalın ve Mayki. Onlar bu filmin asi ruhuna çok şey katan notalar eklediler.
Bu filmin ekibi kadar filme emek veren tribüncüleri de belirtmek  şarttır. Bengi ve Alaattin çekimleriyle, Cihan Kaya fotoğraflarıyla filmi sahiplenmiş ve daha iyi olması için gönülden desteklerini sunmuştur. Filmin galası için koşturan, görev alan arkadaşlar hepsi bu filmin ekibidir hepsine sonsuz teşekkürler.
Pancard Film’in ilk ürünüydü Asi Ruh… Dilerim ki arkası  gelir. 

Sitem…
Son olarak Sergen Yalçın, Gökhan Keskin ve İlhan Mansız’a değinmek istiyorum. Bu filmde olmaları gerekiyordu, olmalıydılar. Fakat bu filmin Beşiktaş taraftarı için değerini ve önemini kavrayamadılar. Çekim talebimizi reddetmekten ziyade, oyaladılar, yanıtsız bıraktılar. Olsun onlara da teşekkürler.
NOT: Asi Ruh Haziran ayının ortalarında Kalan Müzik ve Pancard etiketiyle DVD olarak yayınlanacak. Filmin yanı sıra filmin 17 şarkılık müzik albümü de yanında hediye olacak. Sonbaharda da Asi Ruh kitap olarak okurlarıyla buluşacak.
 
Coğrafya kaçtı?
Uruguay’ın Avrupa’da ne başarısı var?  
(Sergen Yalçın - NTV Spor) 
Değil Abi!
Adnan Galatasaray’ın ve senin en büyük şanssızlığın şu anda Galatasaray Başkanlığı unvanını taşımandır. Galatasaray’ı ikiye, üçe, hatta ona bölmeye hakkın yok. Hakan’ı yem olarak herkesin önüne atmaya da hakkın yok. Niye ortaya çıkıp söyleyemiyorsun, ‘Hakan sen bu sene futbolcu olarak kadromuzda yoksun’ diyemiyorsun da binbir dereden su getiriyorsun. Yok Hakan’a 5 senelik kontrat diyorsun, yok ‘Hakan’ı okulların başına getireceğim’ diyorsun. Hakan’a unvan kazandırıp ona kendini affettirmek isterken kulübü ne durumları düşürdüğünün farkında mısın?  
(Turgay Şeren - Akşam)
LeBron James’le karıştırdın galiba!
Kazım 1.95. 1.95’lik adamdan sağ  kanat yaratmaya çalışıyorlar, 1.95’lik adamı santrforda kullanmayı kimse düşünmüyor.  
(Göktuğ Sevinçli - Euro Gool, TV8)
Hep birlikte!
Demirören yönetimi mi? Artık bu konuda bir şey söylemiyorum. Bırakın yandaş tuttukları gazetelerine manşetler attırdıkları arsaları Beşiktaş’a kazandırmayı, ellerindekini kaybetmesinler ayakta alkışlayacağım.      
(Fatih Doğan - Pas Fotomaç)
Saygı bizden!
Biz bildiğimiz doğruları her zaman ve her yerde söylemeye devam edeceğiz… Biliniz ki Allah’tan gayrı korktuğumuz da yoktur… Saygılarımla..
 (Yakup Sevindik - Fotospor)
Iıı!
Demirören’e soruyorum; 19 Mayıs günü temel atacağım dediğin gün ben de elimde kazma kürek bir amele gibi çalışırım dedim. O gün geldi geçti. Peki ne oldu? Beşiktaş başkanı sözünü tutamayan başkan oldu. Yakıştı mı?      
(Kazım Kanat - Sabah)
İsterseniz şampiyon da olun!
Üç hazırlık maçının ikisini kazandık. İstesek oyunu tutar, Uruguay maçını da kazanırdık.     
(Fatih Terim)
Gordon’u kim aldı?
Seric’i daha takıma gelmeden yerden yere vurmaya başladılar. Ancak Gordon Schildenfeld’le kıyaslarsanız, Maradona’yı transfer ettik.
 (Sinan Engin - Lig TV)
Aman aman aman!
Düşünün bir defa Portekiz karşısında böylesine hatalar yaparsak o Ronaldo bizi ne yapar düşünemiyorum bile.
 (Ahmet Çakar - Sabah)

Milliler yenilmez

Monday
Jun 2,2008

Ridvan Dilmen
Son hazırlık maçını Kolombiya ile oynayacak olan Fransa, Euro 2008 öncesi kazanarak moral bulur. Hafta sonu başlayacak olan Avrupa Şampiyonası’nda ise ev sahibi iki ülkeden biri olmanın avantajını iyi kullanmak isteyen İsviçre, Çek Cumhuriyeti’nden bir puan koparabilir. Bu müsabaka için ilk tercihim beraberlik.
Finlandiya karşısında hazır bir görüntü çizen Türkiye, zorlu rakibi Portekiz karşısında aynı oyununu sahaya yansıtabilirse ilk maçından puan alabilir. Turnuvanın iddialı takımlarından Hırvatistan ve Almanya ise rakipleri Avusturya ve Polonya’yı mağlup ederek iyi bir başlangıç yapacaktır. Büyük mücadeleye sahne olmasını beklediğim Hollanda-İtalya maçında ise beraberliği ilk seçenek olarak görüyorum.

Monday
Jun 2,2008

Ercan Güven
21. Yüzyılın en “dramatik” transferi olmuştur Emre’ninki…
Çünkü, ne kadar subjektif, ne kadar çifte standartlı ve ne kadar saplantılı olduğumuzu kanıtlamıştır.
Duruma bakın…
Ellerine doğan, serpilip uluslararası futbolcu olan Emre’yi inkar etmeye çalışıyor bazı Galatasaraylılar!
Yıllarca inkar eden, milli futbolculuğunu bile beğenmeyen bazı Fenerbahçeliler ise aşık hale geldi Emre’ye.
Fenerbahçeliler’in bir bölümü “fikri takip” zannederek “Emre düşmanlığını” sürdürüyorlar.
Galatasaraylılar’ın bir bölümü, Emre Fenerbahçe’ye kaptırıldı diye yönetime darılıyorlar.
İçi dışına çıkmış futbolun.
Sadece sokakta mı?
Kanaat önderliği yapan kalem ve mikrofon sahipleri bile kurtulamıyor bu hastalıklı düşünce girdabından.
Medya pek sevmez mesela Emre’yi… Emre de bu sevgisizliğe el kol hareketleriyle katkı yapmıştır; o ayrı mesele.
Bu sevgisizliği Fenerbahçe tandanslı olduğu için çok daha rahat dile getiren medya mensupları ne yapacaklar şimdi? Galatasaraylı olduğu için Emre’ye oldum olası toz kondurmayanlar ne yapacak?
Böyle kaos görülmedi.
Emre’ye ilişkin her türlü fikir ve tespit, her şeyden önce söyleyenin “aidiyeti” ve “kişiliği” ölçeğinde tartılıyor kamuoyunda.
O kamuoyu ki, Türkiye çapında.
Çılgınlık had safhada. 
Aynı cümleyi kuran adam Fenerbahçeli’yse başka, Galatasaraylı’ysa başka algılanıyor.
Az sayıda tarafsız ise sadece Emre transferine fikir yürüttüğü için “taraflı” ilan ediliyor.
Neden?.. Nasıl geldik bu noktaya?
Düşünce sistematiğine ve sportif prensiplere sahip olmayanların fikir ve çıkar “med-cezirlerinden” utanmak bir yana, bunu beyinsel gelişmişlik ve genişlik gibi ortaya koymalarıyla.
Masum futbolseverlerin bunlara inanmalarıyla.
“Subjektif, çifte standartlı ve saplantılı” olmanın “iyi bir taraftardan” ilk ve öncelikli  beklenti haline gelmesiyle.
“İyi bir kulüp yazarı, iyi bir taraftar kadar taraflı olmalı” kuralıyla…
İşte bize yıllardır empoze edilen “iyi bir taraftarlık ve iyi bir kulüp yazarlığı” perspektifinde çağ atlayacak Türk Futbolu budur:
Emre transferinin bile altından kalkamayacak, analiz yapamayacak kadar şaşkın, zavallı ve bodur.
Belözoğlu’nun, Fenerbahçe’ye transferi ile dersimizi iyi çalıştığımız ve kulüpçülükten diploma aldığımız belli olmuştur.
Lakin taraftarlıktan da, yorumculuktan da çaktık.
Kimse şikayet etmesin. İnsanları bu hale sistem getirdi. Sistem ve sistemin büyüsüne kapılan insan.
Bir kulüp, bir şampiyonluk, bir kupa “hayat - memat” olunca, insanlar o hedefler yolunda yıllarca yoğrulunca, Galatasaraylı Fenerbahçe’ye giden milli futbolcusunu silebilir, Fenerbahçeli Galatasaray geçmişi yüzünden milli futbolcuyu kabul etmeyebilir.
Tıpkı milli futbolcunun bir kısım medyaya kol çıkardığı, bir kısım medyanın milli futbolcuyu futbol dışı nedenlerden sahiplenip arka çıktığı gibi…
Bunlar “yan etkilerdir”. Yıllardır taraftar ve medya üzerinde uygulanan “mühendisliğin” yan etkileri. Saçmalama dozu, sevdanın büyüklüğü ve neyi sevdiğinizle orantılı.
Fenerbahçe, Emre’ye kaç para vermiştir, bu para Fenerbahçe’deki ve diğer takımlardaki Türk futbolcuları nasıl etkileyebilir, tartışan yok.
Taraftarlık denilen at gözlüğünün, “zırt” dediği deliklerden söz eden yok.
Tut kuyruğunu gündemin, asrın transferine iki çift laf da sen söyle, geri kalma.
Hepsi doğrudur.
Ve hepsi de yanlış.
Çünkü esas sorun, Emre’nin, Fenerbahçe’ye gitmesi değil, bizim verdiğimiz tepkiler ve bu tepkileri verme nedenlerimizdir. 
Durum bu kadar dramatik boyuttadır.

Sunday
Jun 1,2008

Levent Tüzemen

Tarih: 3 Haziran 2006… SABAH‘ın manşetinde şöyle yazıyordu: “4 yıl bekleyin.” Bu başlık benim Akmerkez’de Emre Belözoğlu ile yaptığım söyleşi için atılmıştı. Söyleşide Emre şöyle diyordu: ” Galatasaray benim yuvam. Bir gün mutlaka döneceğim. Ama 30 yaşına kadar Avrupa’da oynamak istiyorum. Çünkü maddi açıdan geleceğimi garanti altına almak zorundayım. Dört sene daha yurtdışında futbol oynadıktan sonra yani 2010 yılında Galatasaray’a geleceğim. Ve para konuşmadan masaya oturacağım.”

Bush

Sunday
Jun 1,2008

Ugur Meleke
Perşembe sabahı belli başlı bütün dünya gazetelerinin birinci sayfasındaydı, George Bush’un göğüs toslatması… Görevinin bitmesine sayılı aylar kalan Bush’un, Colorado’da Hava Kuvvetleri Askeri Akademisi Mezuniyeti’nde Teksaslı yeni mezun hemşehrisi ile havada nefis bir göğüs çarpışması yapmasının çok etkileyici olduğunu kabul etmek gerek… 
Fotoğrafa baktığımızda… Her Amerikalının başkanla mesafesinin bir önceki güne göre daha kısa olduğunu… Her Teksaslının kendini özel hissettiğini… Her askerin (bu hâyâsız Irak çıkarması zihinlerde hâlâ taze olmasına rağmen) yaptığı işin kutsal olduğunu fark ettiğini… Her akademi öğrencisinin ve de aklında akademi ihtimali olan her gencin bir gün mezuniyet töreninin hayalini kurduğunu… Düşünmeden edemedik…  
***
Aynı gün… Aynı gazetelerde… Başka bir fotoğraf daha çarptı gözümüze… Milli takımın gurbetçileri Halil ve Yıldıray, ulusal takım kampını ağlamaklı gözlerle terk ediyorlardı… İkisi de böyle bir şeyi hiç beklemiyorlardı belli ki…
Şimdi de bu fotoğrafa baktığımızda… Hele de aynı durumun 2002 Dünya Kupası’nda bir başka gurbetçi Tayfun Korkut’un başına geldiği hatırlandığında… Almanya’da, Hollanda, Fransa’da, İsviçre’de oynayan birçok Türk asıllı futbolcumuzun yüreğinin burkulduğunu… Milli takım seçme aşamasındaki çok sayıda gencin zihninde ayrımcılık hususunda bir “acaba” oluştuğunu… Ay-yıldızlı formayı seçmeyen Mesut ve Eren’in de, doğduğu büyüdüğü ülke milli takımları yerine kalplerinin çarptığı Türkiye’yi seçen Zafer’in ve Nuri’nin de kendilerini Yıldıray ve Halil’in yerine koyduğunu da… Düşünmeden edemezdik…    
***
Umarız gurbetçi kardeşlerimiz, onlarla toslatsak da toslatmasak da, bu göğüslerin içinde birer küçük kalbimiz olduğunu, ve bu kalbin onlarınkilerle her dâim birlikte çarptığını unutmuyorlardır… 

Löw’ün elinde  Yıldıray ve Halil olsaydı…

Bir taraftan Terim’in Alman Ligi’nin iki kalburüstü oyuncusunu kadro harici bırakmasını kabullenemiyorum… Dikkat buyrun,  23 kişilik kadroya almamasını değil… 27’ye alıp, sonra kadro harici bırakmasını…
Terim’in 27 kişilik kadroyu oluştururken ekibe dahil ettiği ekstra 4 oyuncunun sakatların durumuna bağlı olarak Almanya’ya geldiklerini düşünüyorduk çünkü… Ulusal takım açıklandığında temel sağlık problemleri olan/kadroda alternatifi bulunması gereken oyuncularımız Servet, G.Zan, Hamit ve Emre idi. Ne Yıldıray ne de Halil bu 4 oyuncudan birinin alternatifi olarak kadroya çağırılmış olamazlar. Yıldıray belki… Ama Halil kesinlikle değil…    
Bir taraftan şunu da düşünmeden edemiyorum… Alman Milli Takımı patronu Löw’ün alternatifleri arasında Yıldıray ve Halil olsaydı, onları 23 kişilik kadrosuna dahil eder miydi?
Löw, Schalke’nin birinci forveti Kuranyi’yi kadroya dahil etmiş… Ayrıca elinde Klose var, Gomez var, Podolski var… Beşinci forvet 35’lik Neuville, geçen sezonu ikinci ligde geçirmiş ve Halil’in belki onun yerini alma şansı olabilirdi…
Yıldıray’a gelince… Onun bir Şampiyonlar Ligi finali var (Ki mevcut Alman milli takımında Ş.Ligi finali görmüş yalnızca 3 futbolcu bulunuyor)… İki sezon önce Bild tarafından Bundesliga’ya değer katan 5 oyuncudan biri seçilmişliği var… Bu sezon başında şampiyon takıma transfer olmuş. Stuttgart’ın ideal 11’i içinde yer alıyor, bu yıl da 26 maç/4 gollük bir performans göstermiş… Onun da Ballack’lı, Borowski’li, Frings’li ve Schweinsteiger’li Almanya’nın 11’inde değil ama, 23’lük listesinde yer alma ihtimali olabilirdi…
Belki Halil ve Yıldıray’ın (º’lük bahis oranıyla turnuvanın birinci favorisi olarak gösterilen) Almanya kadrosuna girip giremeyeceğinden emin değiliz, ama Tümer’le Emre Aşık’ın o kadroda yer alamayacağına emin olabilirsiniz…

Anthony Seric
Beşiktaş, 29 yaşında, Serie A’da 6 sezon aralıksız oynamış  bir oyuncu transfer ediyor. 3 Dünya Kupası’na 3 ayrı hoca (Blazevic, Jozic ve Kranjcar) tarafından çağırılmış… Yani bir teknik direktörle olan özel bir ilişkisi sebebiyle değil…
19 yaşındayken Asanovic, Suker, Boban ve Bilic’li dünya üçüncüsü efsanevi takımın bir parçası… 4 sene sonra Tomas, Rapaiç, Vugrinec, Boksic, Soldo ve Vlaovic’li yeni jenerasyonla beraber Kore/Japonya’da… Ve 2006’da da Pletikosa, Kovac, Modric, Klasnic ve Balaban’la birlikte Almanya’da…
Evet, Panathinaikoslular oyuncuyu sevmiyor. Tamam ama bir futbolcuyla ilgili tek ölçü eski takımının taraftarının internette yazdıkları olabilir mi? Ersen Martin Beşiktaş’tan giderken internetçiler ne yazmıştı peki? Ya da Johnsen, Münch ve Juanfran giderken?
Seric’in nasıl bir futbolcu olduğu konusunda fikrim yok. Ama ön yargılardan arınıp bu oyuncuya şans verilmesi gerektiğine eminim.

Kalli, Hakan’ı istiyor muydu ki?
Kalli, Hakan’ı istemeyenin kendisi değil Polat olduğunu açıklamış, tartışmalar büyümüş… Ben bu açıklamayı duymadım, ama iki hafta önce Kalli’nin bu konudaki köşe yazısını okudum. Feldkamp’ın 15 Mayıs’ta Zaman Gazetesi’nde kendi imzasıyla yayınlanan yazısının bir kısmı şöyle: “Kulaklarıma gelenler ve okuduklarım doğru ise Hakan Şükür önümüzdeki sezon devam etmek istiyor. Hasan Şaş da devam etmek isteyebilir. Adnan Polat ve Adnan Sezgin, yeni sezonda bu oyuncuların takımı ne derece güçlendireceklerini iyi hesaplamalı”
Zaman Gazetesi’ne bu yazıyı yazan Kalli… Aynı gazeteye o açıklamayı da yapan Kalli… Eğer Hakan Şükür, kararını verirken Kalli’nin sözlerini kriter kabul edecekse, eski hocasının tüm söylediklerini dikkate almalı, ikilemleri görüp ona göre hareket etmeli…