Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri


EURO 96 Milli Takım’ın uluslararası turnuvayla tanıştığı ilk kupaydı. Grupta hiç puan alamadan, tek bir gol atamadan geri döndük. Bu başarısızlık için, “Önemli olan katılmaktı” dedik.
Fransa’da düzenlenen 1998 Dünya Kupası’na gidemedik. Hollanda ve Belçika’da yapılan EURO 2000′de bir yenilgi, bir beraberlik ve bir galibiyetle çeyrek finale yükseldik. Arif’in penaltı kaçırdığı, Alpay’ın atıldığı maçta Figo’lu, Nuno Gomes’li, Cauto’lu, Pinto’lu Portekiz’e 2-0 kaybedip kupaya veda ettik.
2002 Dünya Kupası’nda uluslararası turnuvaların en büyük zaferini kazandık. Yarı finalde Brezilya’ya kabettikten sonra ev sahiplerinden Kore ile oynadığımız üçüncülük maçını kazanıp futbol tarihimiz az kullanılan onur sayfalarına adımızı altın harflerle yazdırdık. Bu başarılarda Galatasaray’ın katkısı büyüktü. 2000′de UEFA ve Süper Kupa’yı kazanan Galatasaray takımı, Milli Takım’ın omurgasını oluşturuyordu.
2003′te Fransa’da düzenlenen Konfederasyon Kupası’na yepyeni bir takımla katıldık. Brezilya’yı elememiz tüm dünyada flaş haber oldu. Final öncesi Fransa’ya 1-0 kaybettik. Eğer Okan Yılmaz penaltıyı dışarı atmasaydı finale biz çıkacaktık. Çünkü maçtan sonra Henry, “Maç uzatmaya gitseydi Türkiye bizi perişan ederdi. Gücümüz tükenmişti” şeklinde açıklama yaptı.
ŞENOL GÜNEŞ’İN FELSEFESİ
Fransızların ünlü gazetesi L’Equipe’in Dış Habeler Müdürü Rick Hagege Türkiye’ye övgüler yağrırırken şöyle demişti: “Türkiye, EURO 2004′te şampiyonluğa en az Almanya ve İtalya kadar yakın.”
2003′te değişimin tohumlarını attık ama Türkiye’ye dönüşte o tohumları yeşermeleri için sulamadık. 2003′te Fransa’da, 1980, 1981, 1982 ve 1983 doğumlu Tuncay Şanlı, Servet Çetin, Gökdeniz Karadeniz, İbrahim Toraman, Fatih Sonkaya, Necati Ateş, Serkan Balcı, Selçuk Şahin ve Hüseyin Kartal “Futbolumuzun yeni prensleri” olarak vitrine çıkmıştı.
Şenol Güneş’in, “Yarışıyoruz, değişiyoruz” diye oluşturduğu Milli Takım’da 14 ayrı kulüpten oyuncu vardı.
2002 Dünya Kupası’ndan sonra böyle bir değişime karar vermek hem cesaret isterdi hem de büyük riskti. Nihat ve Emre’nin olmadığı Milli Takım, tekniğiyle, uyumuyla, mücadelesiyle gönülleri fethetti. 2002 Dünya Kupasın’da üçüncü olan kadronun üzerine kurulacak çatının aşısı tutmuştu. Ancak Türkiye’ye dönüşte Güneş, “Yarışıyoruz, değişiyoruz” felsefesiden geri adım atıp, yeni prenslerini var olan kadronun içine serpiştiremeyince geleceği ıskaladık. Önce EURO 2004 sonra da 2006 Dünya Kupası trenlerini kaçırdık.
KADRO 2003′TEKİ GİBİ
İlginç bir ayrıntıya dikkat çekeceğim. İki ülkenin düzenlediği turnuvalarda hep başarılı olmuşuz. Dilerim bu ayrıntı EURO 2008 için de geçirli olur. Şimdi İsviçre ve Avusturya’nın ortaklaşa düzenlediği 2008 Avrupa Şampiyonası’nda mücadele edeceğiz. 2003 yılına benzer yapıda bir Milli Takım oluşturuldu. 2003′te oynayan Servet-Tuncay-Gökdeniz üçlüsü Emre, Nihat ve Rüştü ile birlikte tecrübeli isimlerimiz olacak. Kazım, Mevlüt, Halil, Hamit, Hakan Balta, Semih, Uğur Boral, Mehmet Topal, Sabri, Emre Güngör, Gökhan Zan Avrupa’nın vitrinine çıkmaya çalışacak.
Fatih Terim eskilerin tecrübesiyle gençlerin enerjisini ve açlığını harmanlayan bir kadro tercih etti. Geçen hafta Kıbrıs’ta üç gün arayla üç ayrı üniversitede katıldığım panellerde sorular, “Neden Ümit Karan yok?” şeklindeydi.
ÜMİT KARAN’I TERCİH EDERDİM
Terim’in kararlarına saygılıyım. Portekiz ve Çek savunmalarının sevmeyeceği ve ilginç gollerin adamı Ümit gibi bir golcüyü almamak dilerim sıkıntı yaratmaz.
Ben, Mevlüt’ün yerine Ümit Karan’ı tercih ederdim. Mevlüt, çok hızlı, yetenekli bir oyuncu ancak takımla aynı dili konuşmuyor, bireysel becerisini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Mevlüt ayrıca mesafesi ve stresi yüksek kısa turnuvalarda kazanç değil kayıp olabilir. Mevlüt yeteneğindeki bir oyuncu, telafisi olan Dünya Kupası eleme maçlarında ve iki yıllık süreçteki özel maçlarda oynadıkça uyum sorununu aşar ve etkili olur.
Slovakya önünde izlediğim Milli Takım’ın fizik gücüne hayran oldum. Terim’in 2006′da Almanya’ya hizmet veren “Amerikan Athlete’s Performance” ekibiyle çalışması Milli Takım’ın fizik performansını da olumlu etkilemiş. Çok koşan, geriye çabuk dönen, rakibe sahanın her yerinde basan bir takım izledik. Bu fizik güçümüzü güçlü bir Emre’nin ve güçlü bir Yıldıray’ın teknik becerisiyle kenetleyebilirsek topu ayağa isabetli pas olarak kullanmakta ve gol pozisyonu üretmekte sıkıntı yaratmayız.
Bir önerim de Rüştü’ye olacak.. Topu degajla oyuna sokmak gerilerde kaldı. Topu elle oyuna sokmak daha akılcı olur.

Her sene ligler bittikten sonra biz de yollara düşüyoruz. Sağ olsunlar sevdiklerinden lig sonrası yapılan tüm etkinliklere davet ediliyoruz. Yorgunluk oluyor ama tatlı bir yorgunluk. Çünkü sevgiler de saygılar da karşılıklı. Yalnız işlerimizin yoğunluğundan bazı davetlere gidemiyoruz. Trakya Üniversitesi ve Çankaya Üniversitesi’nin bahar şenliklerine katılamadım. Bu beni de çok üzüyor ama yapacak bir şey yok. Yetişebildiğim her yere gidiyorum. Cuma günü Düzce’de GFD’nin gecesine katıldım. Yarın yine bir panel için Kıbrıs’a gideceğim. Buralarda gördüklerim; Fenerbahçe seyircisinin sadece şampiyonluklarla ilgilenmediğidir. Çocuklar sarı-lacivert renklere sevgilerini o kadar güzel gösteriyorlar ki üzerine ne desek boş…

Beklendiğinden iyi bir fizik güç ve iyi bir organizasyon vardı. Birbiriyle oynamaya alışmamış bir kadro sahaya sürülmesine rağmen, Terim’in öğrencileri hiç de yabana atılmayacak bir kadroyla sahaya çıkan Slovakya karşısında etkili bir oyun oynamayı başardılar.
İlk yarıda eksik olan, savunmadan çıkarken kaptırdığımız topların hemen kalemize yönelmesiydi. Slovakya ayarında bu, net pozisyonlar yaratmadı ama rakip Portekiz olduğunda sonuç acı olabilir. Yine de savunmanın birbiriyle oynamaya alışmamış oyunculardan kurulu olduğunu, Gökhan Zan’ın uzun tedaviden yeni çıktığını unutmamak gerekir.
İlk yarı için söylenebilecek bir diğer nokta ise, Mehmet Topal-Marco ikilisinden hangisinin önde, hangisinin arkada oynayacağının pek belli olmamasından doğan kademe problemiydi. Semih’in gol vuruşlarındaki eksikliği dışında çok iyi bir pivot performansı sergilediğini de söylemeli.
İkinci yarıda özellikle Emre ve Gökdeniz’in oyuna girişiyle hücum yönünde daha dengeli, daha etkili ve baskılı olabildik. Marco’nun görevi tam olarak belirlenmiş oldu ve savunmada daha rahat oynamaya başladı. Son olarak Kazım’dan ve Mevlüt’ten bahsetmeli. Bu çok güçlü iki oyuncuyu Terim oyuna adapte etmeyi başarabilirse, bu oyuncular da daha düz oynamaya başarabilirlerse başka bir Milli Takım’a dönüşebiliriz.
Bu potansiyeli yüksek bir takım… Fizik olarak güçlüyüz. Ancak çok kırılgan bir savunmamız ve henüz gücünü organize edemeyen bir hücumumuz var. 20 günde sağlayacağımız ilerleme ve biraz şans bizi çok ileriye de götürebilir, geriye de götürebilir. Ama kötüsüne de hazırlıklı olalım.

Slovakya karşısında ilk devrede mücadeleci ve hırslı ama kopuk kopuk bir futbol sergiledik. Bunun da sebebi, sahayı çıkan 11′in birbirlerini yeterince tanımayışı ve oyunu yönlendiren bir oyuncunun olmayışıydı. Bu yüzden ataklarımız kolektif olgunluk kazanamadı. Fatih Terim bu karşılaşmada 4-4-2 düzenini denedi. Kanat atakları düşüncelerimiz dışında zaman zaman Semih de orta saha kimliğine bürünüp, hem kenarlara hem de Mevlüt’e zamanlamalı toplar atmaya çalıştı. Top rakipteyken genelde iyi pres yaptık. Slovakya’nın kazandığı üç korner yine duran toplardaki alışılmış rahatsızlığımızı gösterdi.
İkinci yarıya üç oyuncu değişikliği ile başladık ve oyunun kontrolünü ilk dakikadan itibaren elimize aldık. Tabii Emre Belözoğlu’nun oyuna girmesi, Aurelio’nun en başarılı olduğu görev yerine dönmesi ve Sabri ile sağ kulvarın işlemesi ofansif gücümüzü de artırdı. Ve bunun sonucunda da Hakan Balta’nın güzel golüyle öne geçtik. Maçın son bölümünde ise kontrolü kaybettik ve yine yüksek toplarda iki ciddi tehlike yaşadık. Sonuçta da ilk hazırlık karşılaşmasını galibiyetle kapadık.
Bu karşılaşmadan sonraki gözlemlerim ise şöyle:
Aurelio defansın önünde oynadığı zaman çok daha randıman veriyor. Ama ileriye dönük oynadığı zaman verimi düşüyor. Eldeki kadroda tek nokta santrfor Semih. Dün de başarılıydı. O çıktıktan sonra karşı alandaki baskımızı kaybettik. Hakan Balta defansif ve ofansif olarak başarılıydı. Hücumlara da dengeli katılması çok akılcı. Zan maç başında tedirgindi ama sonra ısındı. Uğur Boral defansın solunda başarılı olamıyor. Orta sahanın solunda daha yararlı. Bence Avrupa Şampiyonası öncesi ilk hazırlık maçımız son derece yararlı oldu.

Ligden yorgun çıkan Ulusal Takımımızın, yüksek disiplinli ve takım ruhunu ön plana çıkaran oyununu çok beğendik. Bu yürekli ve istekli futbol bizi finale taşıyacaktır. Yani şampiyonluğa! Fatih Terim, “Eleştiriler, oynayanlara saygısızlık” dese de bu saygısızlığı yapmaya mecburum. Çünkü; Terim “Sistemimiz 4-3-3, sistemin kilit taşları savunma dörtlüsünün iki kanat oyuncusu” dedi. Gördük ki, sistemimiz klasik 4-4-2. Bu sistemin en önemli oyuncuları iki kenar oyuncusu değil, Tuncay Şanlı. Cesur yürek Tuncay hem çizgide hem orta blok ile hücum arasında inanılmaz performans gösterdi.
Maçı iki boyutlu oynadık. İlk 45 dakikanın analizi şuydu:
1-Santraforumuz Semih Şentürk her hücuma çıktığında sanki Alex’i aradı. Ayrıca partneri Mevlüt Erdinç’le uyum sağlayamadı. (Fatih Tekke aranıyor)
2-Çift ön libero ile oynadık. Mehmet Topal geri dörtlünün önünde mükemmel oynadı. Hücuma çıkan Marco Aurelio ise kenar oyuncuların boşluklarını doldurmaya çalıştı.
3-İki kenar oyuncuları sürekli hücuma çıktılar. İbrahim Kaş dönüşlerde faul yaptı. Hakan Balta ise hücumlara çıkarken top kaptırdı. (Attığı gol harikaydı)
4-Hücumda yüksek toplara kafa vurmadık. Savunmada yüksek toplara kafa vurdurduk. Bu işi tek başına çelik korseyle oynayan Gökhan Zan yapmaya çalıştı, yapamadı. (İbrahim Toraman aranıyor)
İkinci 45′te oyuncu ve sistem değişti. Tek ön libero (Marco) tek santrafor (Şentürk) oynadık. Bu kez 4-4-1-1′e döndük. Belözoglu-Karadeniz ikilisi ayağa top oynadılar. Araya atılan her topa Tuncay gidince maçın kalitesi ve temposu yükseldi. Çok adamla hücuma çıktık; rakip ceza alanında baskı kurup golü bulduk.
Bu maçın iki özel mesajı vardı;
1-Son 25 dakikaki Şentürk-Altıntop değişikliği Kahveci’nin de partnerini belirledi.
2-Terim; birinci kalecim Volkan Demirel demişti. Reçber ise harika oynadı.
KISSADAN HİSSE; Köylünün biri kralın hayatını kurtarmış. Kral, “Ne istersen iste” demiş. Köylü “İş isterim” demiş. Kral “Ülkemi gez ve beğendiğin işi bana söyle” demiş. Köylü hem rahat hem bol paralı iş aramaya başlamış ve bulmuş; adamın biri elinde ki sopayı sallıyor ve bir orkestrayı yönetiyor. Hem kolay hem bol paralı işe yani orkestra şefliğine talip olduğunu krala söylemiş. Kral nemi yapmış? Elbette kahkahalarla gülmüş.
Anlatmaya çalıştığım olay şudur: Bu adam ne iş yapıyor ki, bu kadar çok para alıyor diyenlere sesleniyorum. O adam bir orkestra şefi. Çok kolay gözüken meslekler aslında en zor olanıdır. Bu nedenle “Bir tane Terim, 550 tane milletvekili var” sözü doğrudur.

Özel maçlar ne kazandırır, ne kaybettirir? Aslında böyle maçların kazandırdığı ve kaybettirdiği fazla bir şey yoktur. Birinci derecede futbolcuların maç kondisyonu ve bazı taktik atışların uygulanması açısıdan faydalar sağlayabilir. Kazandığınız zaman çok fazla detaylara inmezsiniz. Kaybettiğiniz zaman ise kuvvetli bir check-up yapmak durumunda kalırsınız.
Maça başlayan 11 ve devam edenler diğerlerinden hem fizik hem düşünce olarak daha fazla harcama yaparlar. Bir sonraki maçta bu tablo değişir. Neticede turnuvanın başına kadar gelirsiniz.
Benim bu tabloda gördüğüm şudur; Türk Milli Takımı, Fatih’in söylediği ciddi ise 4-3-3 dizilişiyle rakiplerine üstünlük sağlayacak bir kadro yapısına sahip değil. Tabii dün Milli Takım’ın belki vazgeçilmez hücum oyuncusu Nihat görev yapmadı. Slovakya’ya karşı diğerleri sahadaydı. Belki kadrodan ayrılacak futbolculara daha uzun süre fırsat verilmek istendi.
Böyle maçlarda sakatlık olmadıysa amacınıza ulaştınız demektir. Niye böyle? Çünkü bütün bu hazırlık maçları rakibimiz Portekiz gibi oynamayan takımlarla yapılıyor. Oyuncuların sahada birbirini anlayabilme, hissedilme duygusu ön plana çıkar böyle maçlarda. Bu oyun anlayışımızı, bu futbolcularla gerçekleştirebilir miyiz diye teknik adamın kafasındaki bir takım sorular cevap bulabilir. Ama neticede Portekiz’e karşı sahaya çıkacak kadro ne Slovakya ve bundan sonra oynayacağımız Uruguay ve Finlandiya maçlarında şekillenmeyecek. Bu kadroları ancak antrenmanda görebiliriz.
Takımın isteği olumlu
Kısacası Milli Takımımız’ın arşivlerine bir galibiyet daha eklediğimiz için güzel bir geceydi. Futbolcularımızın isteği olumluydu. Çok fazla pozisyon üretememek bizim açımızdan tekrar değerlendirilmesi gereken konu olarak ortaya çıktı. Ve bu armoni içinde bol antrenman ve taktik çalışma özellikle Portekiz maçında iyi sonuç almak için önemli. Kadromuzda topu çabuk kullanan, hücuma dönük orta saha oyuncularımız bize başarıyı getirecek sayıda var. Ve oyun şeklimizi onların yapısı belirleyecek. Ayrıca sayısal kalıplara giren bir oyuncu yapımız yok. Esasında bu bizim için bir avantaj. Öyle ki birçok futbolcumuzun hücumun birçok bölgesini rahatlıkla kullanabildiğini biliyoruz. Bu rakip açısından çözülmesi son derece zor bir konudur. En büyük avantajımız bu.
Slovakya maçını kaybetsek de kazansak da benim için çok fazla bir değer ifade etmiyordu. Skor ne olursa olsun çok iyi bir Milli Takımımız olduğunu biliyoruz. Bu ekibin bu gruptan başarıyla çıkacağını da biliyoruz. Bu nedenle çok pozisyonumuz olmasa da keyifli bir gece yaşadık diyebiliyoruz.
Puan ve hedef maçlarıyla, hazırlık karşılaşmaları birbirinden Kaf Dağı’nın ardı kadar uzak aktiviteler. Bütün bunlar Portekiz maçı için kafamızdaki bazı sorulara cevap bulmak içindir. Ama bence o soruların cevapları zaten vardır.

Vapurun küpeştesinde Boğaz rüzgârına karşı sigara içmeyi yasaklayan kanunlar çıkaracak kadar “medeni” bir ülkede, şu “transfer gazı”nın zehrini alacak bir otorite yok mudur?
Yere izmarit atana ceza yazılan coğrafyada, “ortaya karışık maytaplı transfer” atmak bedava mıdır?
Kim “dur” diyecek yanlış bilgilendirmeye, ters motivasyona, provokasyona?
Transfer denilen dünyanın en pahalı alış verişlerinden biri, bu kadar mı ucuzdur yoksa?
Berbat bir şey bu…
Bakın, koskoca Vatan ile Sabah gazetesi “pişti” oldu.
Aynı gün ikisinde de dokuz sütuna manşet;
“Brezilyalı golcü Ricardo Oliveira Türkiye’ye transfer oluyor”…
Yaşasın… Oliveria büyük topçu. Gelsin, gözlerimizin pası silinsin.
Lakin Oliveira’nın adresi, Vatan’a göre Galatasaray, Sabah’a göre Fenerbahçe!
Olur mu bu kadar ters köşe… Oluyor.
Bazı internet siteleri de ağlanacak halimize gülüyor… Ulusal medya ile dalgasını geçip Oliveria’yı Beşiktaş’a transfer edenler bile var.
Aynı futbolcuya iki büyük takımın talip olması alışılmadık bir durum değil. Lakin her gazetenin talip olanlardan sadece birini bilmesi, “haber kaynağı”nın mahareti.
Bunca metre “ofsayt”ı, sadece “masa başı habercilikle” izah edip, suçu bizim meslektaşlara atarak kurtulamazsınız. Arkasındaki “derin” kaynakların “nakit” ihtiyaçlarını da hesaba katmalısınız… Kaşkollu kamuoyunun “yalan da olsa söyle” talebini de…
Bir de oyun “küresel” boyutta kurulunca…
Resmen oyuncağı olduk uluslar arası menajerlerin.
Hem biz, hem kulüpler…
Dolayısıyla sokaktaki masum futbolseverler.
Herkes birbirine kızıyor, malı kim götürüyor peki?
İşte size “transfer mevsimi” denilen sürecin “dönem krallarından” Bayram Tutumlu’dan iki haber:
“Aurelio, Fenerbahçe’de forma giyemez”!
“Galatasaray Laudrup için kılını kıpırdatmıyor”!
Mealini yazayım;
“Sevgili Fenerbahçe, Aurelio’nun kalması için elini biraz daha cebe atmalısın”.
“Sevgili Galatasaray, bırak başka adayları; sen benim hocayı almalısın”.
Bayram Tutumlu kim mi?.. Hindistan’da 100 çocuğun bakımını üstlenecek kadar hayırsever bir menajer. Lakin hayır hasenat işleri de para ister. Jardel’den iç piyasaya “futbol ithalatının” tadını almış… Biraz ırgalayacak ki “büyük”leri, daha çok kazanacak.
Açık söyleyeyim, hiçbir gazeteci “dezenformasyon” örümceğinin ağından kurtulamaz günümüzde. Haber dediğiniz ping pong topu gibi günde yüz kere gidip dönüyor en uzak ülkelere. Küçükken “kulaktan kulağa” oynamışsanız beşinci adamda söylenenin ne hale geldiğini bilirsiniz. İşin içine biraz da “kasıtlı manüplasyon” ekleyin…
İşte Türkiye… İşte transfer borsası.
Tam mevsimindeyiz; 1 Mayıs’ta gaz maskelerini takacaksınız, transfer bitene kadar çıkarmayacaksınız.

Boluspor-Eskişehirspor play off finalini izlemeye iki zıt duygu içinde gittim: Keyif almak ve endişe duymak.
Saha içinde mutlaka müthiş bir mücadele olacaktı. Bunun yanında da iki tarafın eşit sayıda dolduracağı tribünlerde 30 bin kişilik muhteşem bir gösteri sahne alacaktı. İşte işin keyifli tarafı buydu. Ama bir de madalyonun öbür yüzü vardı.
Ne yazık ki ülkemizde futbolun bir oyun olduğu gerçeği bir türlü kabul görmüyor. Bilhassa bu tip maçlarda ne pahasına olursa olsun zafere şartlanmış iki takım taraftarından hangisi kaybederse o tarafta istenmeyen olaylar gündeme geliyor.
KIRMIZIYLA BAŞLADI
Endişe duyduğum tribün olayları daha maçın 2. dakikasındaki kırmızı kartla başladı. Artık 90 dakikanın tamamlanması zor görünüyordu. Ancak çok erken sayısal eksikliğe düşen Bolusporlu futbolcuların sahaya yansıttıkları müthiş hırs ve yürekli mücadele, taraftarlarının yüksek tansiyonunu düşürdü. Hatta 10 kişilik Boluspor’un rakibinden daha iyi oynaması, pozisyon vermeyip kendisinin pozisyonlar bulması maçın zorluk derecesini de artırdı. İkinci yarı başında yenilen gol de tansiyonun yükselmesine neden olmadı.
Çünkü o moral bozukluğuna rağmen Bolusporlu futbolcular maçı bırakmıyor, ısrarla gol arıyorlardı. Son 10 dakikada yine zaman zaman istenmeyen olaylar gündeme gelse de neyse ki işler fazla büyümedi. Düşünebiliyor musunuz? Keyif almak için gittiğiniz bir maçta seyir zevkini bir tarafa bırakıp içinizden “Aman üzücü olaylar çıkmasın” diye dua ediyorsunuz. Bir play off finali oynanıyor, sahanın içinde güvenlik ordusu var. Gerilim arttıkça sürekli takviye güçler geliyor.
Başka ülkelerde rastlanmayan bir durum. İstanbul’da bütün şehirlerin maçlara gelecek binlerce taraftarı var. Bu seneye baktığımızda Eskişehir, Bolu ve Sakarya İstanbul’a yakın şehirler. Diyarbakır’ın da çok fazla taraftarı var.
Eğer bu 3 kritik play off maçı hasarsız atlatıldıysa şükretmek lazım. Play off’ları İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde organize etmemek lazım. Geçen sene Ankara’daydı, gürültü çıkmadı. Çünkü Altay ve Kasımpaşa şehir takımı değillerdi. En uygun yer, büyük şehirlere uzaklığı, stat kapasitesinin azlığı ve konaklama rahatlığıyla Antalya. Zaten bugüne kadar en fazla play off orada oynandı.
BOLU’YA TEBRİKLER
12 yıl aradan sonra Süper Lig’e yükselen Eskişehir’i kutluyor, önümüzdeki yıl başarılar diliyorum.
Aynı zamanda daha ilk dakikadan 10 kişi kalan Bolusporlu futbolcuları da teslim olmayışları ve 90 dakika ortaya koydukları mücadele için tebrik ediyorum.

Moskova’da oynanacak Şampiyonlar Ligi finalinde iki İngiliz takımı karşı karşıya geliyor. Manchester United, Chelsea’yi mağlup ederek mutlu sona ulaşacaktır
Premier Lig’de şampiyonluğa ulaşarak final öncesi moral bulan Manchester United, zorlu rakibi Chelsea’yi mağlup ederek Ş.Ligi’nde de mutlu sona ulaşır. Önce UEFA Kupası’nı Zenit’e kaptıran, ardından da ligdeki son maçında puan kaybeden Glasgow Rangers, Aberdeen deplasmanında galip gelecektir. İskoçya Championship Play-Off karşılaşmalarında liderlik koltuğuna oturan Celtic’in ise Dundee United deplasmanında takılacağını düşünüyorum. Bu karşılaşma için ilk tercihim beraberlik.

“Yine bir ligin sonuna geldik. Adettendir. Her biten yıl gibi dönüp özet çıkarılır…” deyip Süper Lig’de yaşanan ilginç olaylardan bahsetmiştim geçen Perşembe… Bu defa ise sahanın dışına çıkıp medyaya göz attım ve ilginç, komik, unutulmaz sözleri derledim… Bir ligi daha ardımızda bırakırken 2007-2008 sezonunun en’leri…
Konu çapkınlık ise, Carlos’un listesinde yer alan güzellerin hemen bir dökümünü yapabilirim… 10 yıldan fazla evli kaldığı eşi Pinheiro’dan üç, sevgilileri Simone Hamilko ve Martins’ten de birer çocuğu var. Toplam 5 evlat sahibidir Roberto Carlos! (Korkut Göze - Hürriyet)
Ertem Şener: Sayın Karaman, Anderlecht’i değerlendirir misiniz?
Hikmet Karaman: Belçika’nın önemli takımlarından biri! (Lige Doğru, Star)
Gökhan Gönül yetenekli ve farklı bir yıldız adayı. Bekar iken özgürlüğünü sonuna dek kullanırdı. Evlendi ve uslandı. (Korkut Göze - Hürriyet)
Ben ders almam, ders veririm… (Fatih Terim)
Attila Gökçe: Bobo’yu çok iştahlı gördüm.
Deniz Gökçe: Senin de maaşını iki katına çıkarsalar, senin de iştahın artar. (Futbol Aktif , Sky Türk)
Robert De Niro ve Al Pacino’nun her filmini izleyen, evinde 400’ün üzerinde DVD arşivleyen Orkun, biraz üşengeçtir. Kalede ne kadar cesur ve enerji doluysa, evinde o denli sakin. Kurulduğu koltuktan kimse kaldıramaz Orkun’u. Evet, kendisinin de söylediği gibi miskinin tekidir! (Korkut Göze - Hürriyet)
Galatasaray’da Ismael Bouzid diye bir adam var. Ben kayıp ilanı vereceğim gazeteye yakında, ‘aranıyor’ diye. (Aziz Üstel - Futbolmania, CNNTürk)
Dünyada nasıl Türkiye üzerine bazı planlar yapılıyorsa, Türkiye’de de Trabzon üzerine oyunlar oynanıyor. (Trabzonspor Başkan Yardım cısı İbrahim Baturoğlu)
Kendisinin benden daha iyi teknik direktör olduğunu zanneden gazeteciler var. (Galatasaray Teknik Direktörü Karl Heinz Feldkamp)
Ayağına top değmemiş futbol profesörleri var. (Fenerbahçe Teknik Direktörü Arthur Zico)
Hakan Arıkan küçük bir çevrede yetiştiği için büyük kentlere alışmakta sıkıntılar çekmiştir. Ankara’ya geldiği ilk günlerden bir anısı var… Bir gün eşi ile kahvaltı yapmak için Kızılay’daki evinden çıkar, ancak dönüp dolaştıktan sonra geldiği yer Mamak cezaevinin önüdür. Yolu şaşırır, işin içinden çıkamaz… (Korkut Göze - Hürriyet)
Biliyorsunuz biz hakemler hakkında konuşmuyoruz ama bugün hakem çok kötüydü. (Fenerbahçe Yöneticisi Nihat Özbağ)
Sayın Başkanım, Beşiktaş ne zaman bir dünya kulübü haline gelecek? Bir Chelsea gibi, bir Liverpool gibi, bir Barcelona gibi… (Ertem Şener-Futbolig, Star)
Vederson hangi restorana gitse, hemen kuru fasulye ve pilavı sorar. Mutlaka çift porsiyon yer… Sabah kahvaltıları mı… Kaşarlı, jambonlu ve salamlı tostları midesine indirmeden masadan kalkmaz. Hadi daha açık söyleyeyim. Biraz düşkündür midesine. Onu tanıyanlar Atatürk Orman Çiftliği’nden evine kolilerle dondurma taşıdığını söylerler. Günde üç dört dondurma yemeden duramaz… (Korkut Göze - Hürriyet)
ALLAHIM’a dua ederek başladığım her yeni günümde ‘Rabbim Trabzonspor’umu yönetenler hiç olmazsa bugün boynumuzu dik tutacak bir şey yapmış olsunlar’ diyerek dualarımı bitiririm! (Serdar Bali - Star)
6 tane gol atıldı. 6-0. Ya bir de seyircili olsaydı? 12 garanti. Seyircisiz 6 oluyorsa, seyircinin teşviğiyle 12 olacak demektir. (Osman Tamburacı - Verkaç, Fox TV)
Devre arasında Mehmet Yıldız’ı alan takım şampiyon olur. (Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun)
Kazım Kanat: Sevgili Kemal Belgin. Ciddi olmak için diyorum, Sayın Belgin.
Kemal Belgin: Evet.
Kazım Kanat: Sallama! (Santra - ATV)
Adnan Aybaba: Samet Aybaba’nın en büyük şanssızlığı nedir, biliyor musun?
Cem Papila: Sensin.
Adnan Aybaba: Benim, onun kardeşi olmam. (Telegol-Kanal 1)
Altan Tanrıkulu: Kalli kaç yıldır takım çalıştırmıyor.
Osman Tamburacı: Çalıştırmazsa çalıştırmasın. Sen kaç yıldır bisiklete binmiyorsun? Unuttun mu? (Verkaç - Fox TV)
Bu hakemlerle bu lig bitmez. (Beşiktaş Genel Menajeri Sinan Engin)
Serhat Ulueren: Sion takımını Türkiye ligine koyalım, küme düşer… Formda bir Gökmen Özdenak’la biz Sion’u yeneriz.
Gökmen Özdenak: Sen nerde oynayacaksın?
Serhat Ulueren: Orta sahada tabi. Sana pasları kim atacak sonra?
Hep beraber: Ha ha ha! (Telegol, Kanal1)
Türkiye’de çalıştıysanız dünyanın her yerinde çalışırsınız. (Erik Gerets)
Ertuğrul Sağlam’ın dik duruşuna hayran kaldım. Zaten onu beğeniyordum ama, şimdi daha çok sevmeye başladım. Üstüne üstlük, hepimizi ilgilendirecek kadar yakışıklıydı. (Ali Sami Alkış - Star)
Bülent Tulun: Kazım şimdi kim daha uzağa taş atarı konuşmuyoruz.
Kazım Kanat: Ben konuşuyorum. Ben daha uzağa atarım. (Santra - ATV)
Ersun Yanal ya da Şenol Güneş Moldova’ya, Malta’ya, Bosna’ya puan kaybetseydi şu an Türkiye Cumhuriyeti pasaportu iptal edilir miydi, edilmez miydi? (Tuğrul Yenidoğan - Santra, ATV)
Muhabir: Türkiye’den hangi futbolcular İngiltere liginde oynayabilir?
Fatih Tekke: Hepsi oynar! (Verkaç - FoxTV)
Ahmet Çakar: Oyun iyi olsun, her maçta yenileyim mi diyorsun sen?
Gürcan Bilgiç: Evet! (6 Pas - Show TV)
Milan önümüzdeki hafta Ancelotti’yi kovacak. (22 Ekim 2007 Ahmet Çakar)
Real Madrid bu sene tokat üstüne tokat yiyecek. Bu sene ne yapacaklar Real Madrid’i biliyor musunuz? Şamar oğlanına dönecek İspanya Ligi’nde. İlk 3’e girsin mayısta konuşuruz… (22 Ekim 2007 Ahmet Çakar)
Cengiz Semercioğlu: En sevdiğiniz yazarlar kim?
Kazım Kanat: Ercan Güven.
Cengiz Semercioğlu: Başka?
Kazım Kanat: Kazım Kanat!!! (Full Ekran - Haber Türk)
Masaya yumruğumuzu vurursak, ne federasyon ne de hakemler kalır. (20 Eylül 2007 - Yıldırım Demirören)
Herkes sakin düşünsün!!! Sivas maçına PAF Takımla çıkıyoruz. Bu kesin kararımızdır. Taraftardan da rica ediyoruz. Kimse o maça gelmesin, ki Beşiktaş’ın sponsorları da çekilecekse çekilsin!!! (Yıldırım Demirören)
Bak! El oğlu acımıyor bile. 3, 4, 5… Maç devam etse hala gol atmak için üstüne gelecekler senin. (8-0’lık Liverpool yenilgisi sonrası Sinan Engin - Star TV)
Nüfus kayıtlarına göre dünya genelinde 7 milyon 135 bin Sivaslı var. Onlardan gelecek yardımlarla hiçbir problemimiz olmaz. (Sivasspor Basın Sözcüsü Fikret Ünsal)
‘Rıza’dan libero olursa ben de Alain Delon’um’ diye yazı yazdım. Küstü bana Rıza. (Vedat Okyar - Ve Gool, TV8)
Devamı perşembeye…
101. yılda kim yaptı?
100. yılda bütün transferleri Sinan Engin yaptı. Bir tane fiyasko yok.
(Vedat Okyar-Ve Gool, TV8)
Ne iyi dedin!
Oyuncusu Roberto Carlos olan bir Fenerbahçe’nin kalecisi Volkan olamaz, yorumcusu da Gürcan Bilgiç olamaz.
(Ahmet Çakar-6 Pas, Show TV)
Hayırlısı olur inşallah!
Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde onları zevki sefaya sürüklerken; Süper Lig’de de şimdilik üzen oldu! Bu maçlarda elbette iyi futbol beklenmez. Bunlar tabela maçıdır. İşte Fener de öyle veya böyle Gençlerbirliği’ni kendi sahasında devirdi, seneye Allah kerim… (Ziya Şengül - Star)
Nasıl yani?
Chelsea iyi takım falan demeyin tepem daha da atar!
(Osman Tamburacı - sporx.com)
Bilmez miyiz!
Bunun nedenini, geçen haftalarda çokça yazdım. Çokça da tepki aldım. Bildiğiniz üzere kadrolu “Zico düşmanıyım”…
(Gürcan Bilgiç - sporx.com)
Sen sen sen!
Galibiyetler üst üste gelirken, herkes şarkılar söylerken Maldonado’yu yazan kimdi? Fenerbahçe’nin Alex’e endeksli bir takım olduğunu, alternatif taktik üretilmesini savunan kimdi? Zico’nun yetersiz olduğunu, takım performansının yıldız futbolculara orantılı arttığını, teknik direktör farkı yaşanmadığında ısrarcı olan kimdi? (Gürcan Bilgiç - sporx.com)
Ha ha ha!
Bir Kongoluyla bir Bartınlı İstanbul’da buluşursa ne olur? Ne mi olur; aşağıdaki konuşma olur…
Geçen gün Kongolu Nonda, Bartınlı Volkan’a takılmış, “Mr German” diye… Volkan Almancı ya; o yüzden.çıktı bu” demiş, Nonda da “Öyle değil mi? Mr German değil misin? Almanya’dan gelmedin mi” karşılığını vermiş gülerek…
Volkan “İyi de ben Türk”üm sevgili Şaban.. Yaşantımı onlara benzetebilirsin ama ben has Bartınlıyım. Sen bilir misin Bartın’ın neresi olduğunu? Zaten nereden bileceksin ki ? Öyle değil mi Şabancım..?”
Nonda da hemen cevabı yapıştırmış: “Peki Mr Bartın!”
(Bahri Havadır - Akşam)
Günah çocuğa!
Lincoln’e gelirsek bence bu sabah uçağa binsin ülkesine gitsin. Bu takımda ona yer yok. Önümüzdeki sezon da olmayacak. (Gökmen Özdemir - Vatan)