Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Türkiye’ninki bir savunma sorunu değil. Rakip yerleşik, organize akınlarını yaparken pozisyon almada herkesin yaşadığı sıkıntıların çok ötesinde bir sıkıntı yaşamıyoruz.
Bizimki aslında bir topla oynayabilme sorunu. Savunmadan topu oyuna sokarken iki yönlü bir sorun yaşıyoruz. Önce tabii ki pası atanın zamanlama sorunu önemli. Ancak daha önemli sorun açığa çıkan oyuncu sayısının azlığı.
Topu rakipten aldığımız zaman, hedefe ulaşmış, sanki gol atmış bir takımın ruh haline bürünüyoruz. Yayılmıyoruz, hücum pozisyonuna çok ağır geçiyoruz. Burada rakibin baskısına bile gerek olmadan top kayıpları yapabiliyoruz böylece.
En teknik dediğimiz oyuncu bile savunma topu oyuna sokarken pozisyon almada, hücum setine dönüşte sorun yaşıyor. Bizim sorunumuz topa hükmedebilmek ve oyunu açabilmek. Yani aslında bizim sorunumuz teknikle ilgili. Marco’suz bu kadar çıplak oluşumuzun sebebi bu. Pazar akşamı oynadığımız maçta Gökhan ve Emre Aşık’a yapılan eleştirileri bu açıdan çok haklı bulmuyorum. Tabii ki bu oyuncuların birer futbol virtüözü olmadıklarını biliyoruz. Ancak onların ya da arkadaşlarının yaptıkları kayıpların sorumluluğunu onlara yıkmak haksızlık.
Belki TV’den ön alanda oynayanların sahaya yayılmakta ne kadar ağır kaldıkları görünmediği için böyle bir kanı oluşuyor.
Topu kaptığımız zaman pas atılabilecek oyuncu sayısının azlığı, hemen hücuma dönemeyişimiz sorun. Bu işi ağır yapıyoruz. Eğer tek bir pas seçeneği yaratılıyorsa rakibin orayı kontrol altına alması kolay oluyor. O andaki yerleşik düzenleriyle bile sizi zorluyorlar. Rakibe böyle bir şans veriyorsak, bu bir sorundur.
Ve böyle bir oyunda savunmaya Servet de gelse, Gökhan da, Rio Ferdinand’la Carvalho bizim savunmanın göbeğinde oynasa da sorun yaşanır. Bu bir oyuncu sorunu olmaktan öte, bir takım sorunudur. Ve bu savunma sorunu değil, aslında hücum sorunudur.
Burada antrenmanları takip eden ya da basından TV’lerden Terim’in basın toplantılarını izleyenler zaten en çok bu konu üzerinde durulduğunu da biliyor. Yani teşhis çok önceden koyulmuş da tedavi uzun sürüyor.
Bütün bunların Portekiz provası sayılan Uruguay maçında ortaya bu kadar açık biçimde dökülmesi de aslına bakarsanız bir şans.
Artık neyin eksik olduğunu çok daha iyi biliyoruz.
Federasyon’a tebrik
Uğur Meleke’nin Sivasspor’un lig üçüncüsü ilan edilmesi gerektiği yolunda yazdığı yazılar önemli. Önemli de bir sonuç doğurdu. Sadece bu konu için değil. Yasanın etkin ve iyi oluşu sadece adaleti doğru sağlamasıyla mümkün değil. Aynı zamanda her hukukçunun okuduğunda kolayca aynı sonuca varabileceği bir netlikle yazılmış olması da gerek. Federasyon bu konuda bir sıkıntı yaşandığını kabul ederek talimatların dilini sadeleştirme kararı aldı. Yasa yapıcılık, kanun yazıcılığı da böyle bir şeydir zaten. Federasyonun bu açıklaması çok sevindirici. Tebrikler.
Portekiz maçı başka
Savunmanın önünde Marco yanında Emre oynadığında (ki Portekiz maçında da böyle olacaktır) savunma hattının top yapma sıkıntısı mümkün olduğunca azalacak. Bu maç fiziksel yüklemelerin tam ortasında, sabah yapılan antrenmanın sonrasında oynandı. Uruguay ve Portekiz maçlarını sakatlıktan yeni çıkanların ve çıkmayanların da varlığıyla değerlendirilmeli.
Terim, Nihat’ı orta sahadan gelenlerle destekleme planıyla takımını sahaya süreceğini beklemeli miyiz bilmiyorum!
Bunu yaparsa Tuncay ve Gökdeniz’in işin içinde olduğu bir oyun daha muhtemel. Maç oynama alışkanlığını kaybetmemiş bir orta hatla sahada olma olasılığı yüksek. Yani Nihat’ın arkasına mesela Tuncay- Gökdeniz, Arda’yı dizerek. Ancak daha muhtemeli Semih ya da Halil’i Nihat’ın yanında oynatarak geride sıkışıldığında, alışkanlığımız olan uzun topları yapmak da cepteki bir plan. Terim’in bunu istemediğini biliyoruz ama Finlandiya provası bu mecburiyeti ortaya koyabilir.
Sadece Belçika
Bugüne kadar bu seviyede katıldığımız tüm büyük turnuvalarda, 2 Dünya Kupası ve 2 Avrupa Şampiyonası’nda yenebildiğimiz tek Avrupa ülkesi Belçika (Güney Amerika takımı da yok). Hafızası kuvvetli olanlar o maçın nasıl geçtiğini de hatırlıyor olmalılar. Denizlispor’un Lyon’daki zaferinden sonra tarihimizin en garip pozisyon/gol dengesi o maçın karakteri oldu. Yediğimiz onca pozisyonun arasında, Hakan’ın olimpik becerisiyle attığı gol ve ardından bir ani akın… O maçı 2-0 almıştık.
96’daki gol atamadığımız maçlar, 2000’deki İtalya ve İsveç maçları. 2002’de Asyalı ve Afrikalılara karşı alınan zaferler. Türkiye’nin altın jenerasyonu bile Avrupalılara karşı ancak tek bir galibiyet alabilmişti. Öyleyse şu andaki takıma şimdiden büyük bir görev yüklememek lazım. Şampiyonluk veya final şu anın hedefi olamaz. Bu şampiyona bir ara hedeftir ancak. Büyük hesap ise 2010…

Milli Takımımız, EURO 2008 öncesi iki hazırlık maçı yaptı. Slovakya’dan daha güçlü bir takım olan Uruguay ile gerçekleştirdiğimiz karşılaşma, ciddi saha içi rahatsızlıklarımızı açıkça gösterdiğinden çok yararlı oldu. Her zaman söylediğim bir şey var: Neticeye göre analiz yapılmaz. Son 10 dakikaya kadar galip durumdaydık, maç böyle de bitebilirdi. Bu önemli değil. Genel saha içi görüntümüz önemli. Attığımız biri frikikten iki gol dışında bir tane pozisyonumuz yok. Ayrıca yediğimiz goller dışında rakibe verdiğimiz çok sayıda pozisyon var. Sezon sonunun yorgunluğuna rağmen fizik-kondisyonumuz iyi. Ama günümüz futbolunda başarı için yalnız koşmak, mücadele etmek yetmiyor.
OTURMUŞ BİR SİSTEMİMİZ YOK
Topa mümkün olduğunca sahip olacaksın, planlı programlı ataklar geliştireceksin. Karşı ataklarda da tek blok halinde iyi yerleşip savunma güvencesi oluşturacaksın. Bizim en büyük sıkıntımız oturmuş belli bir sistemimizin olmaması. Bu yüzden rakiplere göre taktik plan ve takım tertibi çok önemli. Fatih Terim, Uruguay karşısında Nihat, Yıldıray, Emre Belözoğlu, Kazım ve Arda gibi ofansif yönleri kuvvetli oyunculara yer verdi. Ama bu tip oyuncularla oynamak takım savunmasını arızaya uğrattı. Defans bloğumuzun ortasındaki ciddi sıkıntıyı da buna eklersek yaşadığımız kale önü tehlikelerinin nedeni ortaya çıkıyor. Bir diğer önemli konu da günümüz futbolunda hücum ağırlıklı oyuncularla hücum zenginliğinin sağlanamaması.
ARAYIŞ YAPILMASI NORMAL
Tabii ki hazırlık maçlarında yeni arayışlar yapılır. Terim’in arayışlarına saygı duyuyorum. Ama bir konu var ki mantığımla bağdaşmıyor: Nihat’ı ileride son adam olarak görevlendirmek. Nihat kesinlikle bu tip bir göreve uygun oyuncu değil. Mutlaka bir santrforla birlikte sağ kulvar ağırlıklı oynar, buradan içe kat ederek santrforla iletişim kurup ver kaçlara girer. Ayrıca santrforun rakip defansın arasına yaptığı koşularla ve adam eksiltmeleriyle oluşan boşluklarda kendisini kaybettirip orta sahadan atılan zamanlamalı toplarla pozisyon bulur. Ama Nihat son adam oynarsa hiçbir katkı sağlayamaz. Uruguay maçında da açıkça görüldü.
NİHAT’TAN HAKAN ŞÜKÜR OLMAZ
Fatih Terim’in daha önce Galatasaray ve Milli Takım’da senelerdir sakat veya cezalı değilse alternatifsiz oynattığı tek isim Hakan Şükür’dü. Bu da çok doğruydu. Çünkü Hakan Şükür golcülüğünün dışında takımına çok önemli katkılar sağlıyordu. Hava toplarında rakip defansı zorluyor, hücum pres yapıyor, çapraz koşularla alan açıyor, geride sıkıştığımız zaman çıkan uzun toplara hakim olup, saklayıp arkadaşlarının karşı alana gelmesini sağlıyordu. Nihat’ın bu formattaki özellikleri de tamamen zıt kutup. Nihat kesinlikle olmaz. Zaten bugüne kadar örnekler de var. 4-3-3 oynayan Villarreal’de sağ kulvarda oynuyor, santrfor Rossi’yle işbirliğine giriyor. En iyi döneminde Sociedad’da pivot santrfor Kovacevic’le oynadı. Tuncay da santrfor özelliklerine sahip değil.
SEMİH, HALİL YA DA MEVLÜT OLUR
Bugünkü kadroda Semih’ten başka nokta santrfor özelliklerine sahip oyuncu yok. Ama Terim ilk olarak Semih’i düşünmüyorsa yapısına tam uymasa da Halil’i ya da genç Mevlüt’ü ilerideki son adamı olarak deneyebilir. Finlandiya maçı son prova. Artık ideal kadro için fazla düşünmemeli. En büyük sorun olan defansın ortası için fazla yorum yapmaya gerek yok. Terim’in Gökhan Gönül’ün sakatlığından dolayı sağ kulvarda HamitSabri ikilisini tercih edeceğini düşünüyorum. Solda Hakan Balta, önünde Tuncay veya Arda. Orta sahanın ortasında ya Aurelio ile birlikte Ayhan veya Mehmet Topal’la iki ön libero. Önlerinde Emre veya Yıldıray; ileride tek forvet. Ya da Aurelio’nun yanında Emre ve iki forvet. Terim’e ve takıma başarılar diliyorum.

Geçtiğimiz hafta ben de Şampiyonlar Ligi finalini izlemek için Moskova’ya gidenlerden biriydim. Uçaktan indiğimizde kendimi başka bir dünyada sandığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bambaşka bir alfabeyle dolu tabelalarla nereye gideceğimizi bilmeden bakındım etrafa… Tesadüfen tanıştığımız Rizeli İbrahim ve arkadaşı İsmail olmasa Moskova’da geçirdiğim 2 gün işkenceye dönebilirdi. İngilizce konuşmamak için direnen Ruslar, İstanbul’un 2 katı genişliğindeki yollara rağmen yoğun trafik…
İbrahim ve İsmail’e selam eder, yardımları için bir kez daha teşekkür etmeyi borç bilirim. İyi ki vardınız yaban ellerde…
Moskova’ya gidince ilk yapılması gerekenler listesinde neler vardır? Kızıl Meydan’a gitmek, Lenin’in mezarını ziyaret etmek ve Kremlin’i gezmek. Nazım’ın mezarını ziyareti unutmamak… Ünlü acı biberli ve ballı Nemiroff isimli votkadan içmek… Votka içmek dışında hepsini yaptım, ne mutlu bana…
Güneri Civaoğlu, Luzhniki Stadyumu’nda yaşadığı zorluklardan bahsetmiş geçen gün yazısında… Bense bizim boş Olimpiyat Stadı’na girmekten daha kolay girdim içeri… Ne kuyruk, ne itiş kakış… Tuvaletler tertemiz… Bizim memleketteki finalde stada varmak için saatlerce yürümek zorunda kalan taraftarlar düşünülünce her şey güzel… Uçağımız da rötar yapmadı, tam vaktinde hareket etti…
Futbol dediğin…
İtiraf etmeliyim ki ben Manchester’ı destekliyordum maç boyunca…
Nedeni?
Belki Ferguson sebebiyle…
Belki Chelsea’ye karşı hissedilen soğukluk… Bilmiyorum…
Manchester trübünlerindeydim tesadüfen; ama sağım solum Chelseali… Sheva’yı desteklemek için gelen Ukraynalılar, kamera her onlara döndüğünde maçı bırakıp Shevchenko için tezahürat yaptı… Karma bir trübünde kavgasız, gürültüsüz bir maç izlemek ne güzel…
Şehirden ve tribünden çıkıp sahaya inelim biraz…
İlk diyeceğim şu ki, bildik klişeyle; “bu arkadaşların oynadığı futbolsa bizim çocukların oynadığı ne?”
Manchester mesela 45 dakika ısındı, yedekleriyle beraber. Chelsea’yi ise dakikalarca gözlerimiz aradı. Onlar sadece 15 dakika ısınmakla yetindiler… (Soyunma odasında da ısınmak için bir yer mi var diye düşünmeden edemedim)
Sadece oynadıkları oyun değil söz konusu olan… Her iki takımda da saha içi antrenörler gördüm. Oyun durduğu anda saha içinde Ballack takıma taktik verdi, diğer tarafta da Ferdinand arkadaşlarının pozisyonlarını söyledi. Hagi için “saha içi antrenör denirdi” ya, demek ki doğruymuş… Her takıma böylesi oyuncu lazımmış…
Tüm taraftarların bir gözbebeği var. Manchester United’da C.Ronaldo yanlış pas da verse, kötü de vursa, penaltı da kaçırsa her halükarda alkışlanıyor…
Chelsea’de John Terry…
Bu yazının yazılmasının esas sebebi…
İyi bir profesyonel olmanın dışında iyi bir amatör olduğu için…
Maç boyunca hırslıydı, çok koştu, çalıştı, çizgiden top çıkardı bu kupa için. Hayatı boyunca en büyük başarısı, jübile yaptığında çocuklarına anlatacağı “büyük hikayesi”, lig şampiyonu M. United’ı yenip Şampiyonlar Ligi Kupası’nı nasıl kazandıkları olacaktı belki de. Çok istiyordu ki, her halinden belliydi. Penaltılarda ayağı kaymasa, topu auta atmasa, bir gol olsa… Ah ah…
Göğsüm daralıyor, ciğerim yanıyor, olmasaydı sonu böyle…
Penaltılarla kupayı kaybettiklerinde hepsi yıkılmıştı. Olmamıştı, buraya kadardı. Binlerce Chelseali onu alkışlarken stad ekranında gördük ki Terry’nin ağlamaktan gözleri şişmişti… Ama o, dünyanın en güzel ağlayan adamıydı. O kadar güzel ağlayan birisi de asla yenilmiş sayılmamalıydı. Bir maçı kaybeden Chelsea, kaptanı sayesinde gönlümüzü kazanmıştı. Düşünüyorum da “John Terry hiç ağlamasaydı, futbol yine bu kadar güzel olur muydu?” Kesinlikle olmazdı, biliyorum…
SEVDİK BİR KERE: Mircea LUCESCU
Sufi düşünür İdris Şah’a gelen genç bir öğrenci, öğrenme konusunda onunla konuşmak ister. İdris Şah, bu isteği “şimdi zamanı değil” diyerek geri çevirir. Öğrencisi, düşünürün meşgul olduğunu zanneder. İdris Şah, ısrarla şimdi zamanı olmadığını söyler. Öğrenci sinirlenip konuyu kapatır. İdris Şah, neden “işim var” deyip de konuyu bitirmemiştir ki?
Oysa İdris Şah’a göre genç adam değil öğrenme, dinleme kapasitesine bile erişmemişti. “Daha zamanı değil” cümlesinden her anlamı çıkarmış ama “daha sonra uygun bir zamanda” öğrenmeye uygun bir zamanda anlamını çıkaramamıştır. Onun için henüz zamanı değildir.
Zamansız bir ülkenin futboluna geldi.
O geldiğinde hala öğrenememiştik. Hatta dinlemeyi bile bilmiyorduk. O anlattı, söyledi. Biz ise Taif’in ahalisi gibi taşladık.
Dinletemedi. Sadece şampiyonları yücelttiğimizi gördü ve bu kurak iklimde, dinlemeyi bile bilmeyen öğrencilerle baş başa bırakıp gitti bizi… Üzgünüz, kırgınız ama ne yapalım SEVDİK BİR KERE
Akşam gönderir!
Bizim başkanın sağı solu belli olmaz. Gece canı sıkılır, sabah alır.
(Beşiktaş Menajeri Sinan Engin)
Estağfurullah!
Bülent Ülgen: Şu görüntüleri izleyerek yorumlar mısınız?
Cem Arslan: Gerizekalı mıyız biz Bülent? İzlemeden yorumlayamıyor muyuz?
(Verkaç - Fox TV)
Herkes herkes!
Derbilerde kameraman arkadaşımız da motive eder.
(Rıdvan Dilmen - %100 Futbol, NTV)
İstenmeyen yöneticiler ne olacak?
Taraftarımızın görmek istemediği oyuncular ile yollarımızı ayıracağız.
(Beşiktaş Menajeri Sinan Engin)
Patagonya’nın takımı mı?
Özetle; Bu yenilgi benim şahsen canımı sıktı. Ama moralimiz bozulmadı. Çünkü, biliyorum ki, dünkü milli takım bizim milli takım değil!
(Ömer Güvenç – Akşam)
Allah sahibine bağışlasın!
Delgado yakışıklı bir çocuk.
(Vedat Okyar - Vatan)
Ne alaka?
Bu sadece Galatasaray’ın değil, Türkiye’nin şampiyonluğu. Kimse anlatmasın Türkiye’de futbolcu yok. Bugün sadece Galatasaray camiası için değil Türk bayrağı için de savaşıyoruz.
(Galatasaray kalecisi Aykut Erçetin)
Senin gibi mi?Burası Beşiktaş. Buradan gitmemek için çaba sarf edeceksin.
(Beşiktaş Menajeri Sinan Engin)
Yolunuz açık olsun!
Fenerbahçe’nin başını öne eğmesini gerektirecek hiçbir kirli ittifakı, hiçbir iktidar ve kurumla yanaşık ve yalaşık düzen ilişkisi yok. Susmak, sözleriyle ucuzlayıp çürüyenlere, içerden ölenlere en iyi hayat dersidir. Ama galiba dozu kaçtı biraz. “Söz meclisten içeri” diyerek en üst perdeden konuşma zamanıdır artık.
(Hasan Ali Atasoy - Fanatik)
Hiç ama!
Erman Toroğlu: Açısını beğenmedim kameranın. Daha iyisi olabilirdi.
Şansal Büyüka: Sen yerleştir kameraları. Daha iyisini çekebiliyorsan git çek. Bizimkilere laf etme. Zaten bu kameralarımıza laf etmek alışkanlık oldu sende. İstiyorsan, yan hakemle beraber gitsin gelsin kameralar.
Erman Toroğlu: Geçen hafta da bir pozisyonda gol olup olamadığını çözemedik, haksız mıyım? Devler Ligi’nde nasıl çekiyorlar?
Şansal Büyüka: Yüzüne gözüne dursun. Yıllardır bu kameralar olmasa nasıl yorum yapacaktın?
(Maraton – Lig TV)

Sivasspor’un lig üçüncüsü olması gerektiği ile ilgili iki uzun yazı yazdım, talimatnamedeki yanlı.lığı örneklerle anlatmaya çalıştım. TFF, bu sezon yaptığı yanlı.ı kabul etmedi ama resmi internet sitesi aracılığıyla yeni sezonda elimizde yeni bir talimatname olacağını duyurdu… En azından bu duyarlılığı gösterdikleri için te.ekkür ederim, öz vatanımızda parya olmadığımızı hissettik hiç olmazsa…
Bu arada, ilk yazıdan bugüne bir hafta geçti… Ne herhangi birisi önüme bilimsel veriler koyup iddiamı çürüttü, ne de yeteri sayıda insan bu tarihi yanlışlığı görüp düzeltilmesi için gereken duyarlılığı gösterdi! Oysa tek derdimiz, tek dileğimiz adaletti. Mevzu üç büyüklerse gerisinin teferruat olduğunu; Adriano’yla Ronaldinho, Fener’le Galatasaray’a “Başkanım beni al” mesajları gönderiyorlarken; hukukun, metodolojinin bu çok önemli ve doğru haberler arasında teferruat olduğunu öğrendik bir kez daha işte, hepsi bu…
Artık adaletin yerine geleceği ile ilgili bir umudum olduğundan değil, sadece tarihe not dü.mek amacıyla son bir kez daha talimatnamedeki yanlışlığı burada çok kısa özetleyeceğim… 2007-2008 Turkcell Süper Lig Müsabakalar Statüsü 13’üncü mad de 2b ve 2c bentleri şu .ekilde:
2b) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki gol averajına, (Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise, deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz.) FMT’nin 10.maddesinin son paragrafı hükmünce;
2c) Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa, Genel puantajdaki gol averajına bakılır. Takımlar arasındaki gol averajı da eşit ise daha fazla gol atmış olan takım üstün sayılır.
Mesele şu… Bu sezon Fenerbahçe, Beşikta. ve Sivasspor’un puan eşitliği söz konusu idi ve 2b maddesini şöyle anlamamız gerektiği iddia ediliyor: “Kendi aralarındaki müsabakalarda (Beşiktaş’la Sivas arasında) puan eşitliği varsa kendi aralarındaki müsabakalardaki (Fenerbahçe, Beşiktaş ve Sivas arasında) gol averajına (bakılır)”…
Oysa basit dilbilgisi kuralları, bir cümle içindeki ilk “kendi aralarındaki” söz öbeği iki takımı kastediyorsa, ikinci “kendi aralarındaki” söz öbeğinin de iki takımı kastetmesi gerektiğini söylüyor.
İşte bu madde yüzünden Sivasspor lig üçüncüsüdür… UEFA’nın, Şampiyonlar Ligi’nin statülerini ben de biliyorum. Ama o statüler farklı, bu statü farklı!
Zaten “2b” bendi oluşturulurken sadece iki takımın puan eşitliği düşünülerek yazıldığını maddenin devamından da çok net anlayabiliyorsunuz… 2b maddesinde, söz konusu takımların kendi aralarındaki maçlarında attıkları gol sayısına bakılacağı belirtilmemi., ama aynı maddede parantez içinde “Kendi aralarındaki maçlarda atılan gollerde eşitlik var ise deplasmanda fazla gol atan takım üstün sayılmaz” deniyor!
Peki “deplasmanda fazla gol atan” ne demek? Hangi deplasman bu? Kaç takımdan bahsediyorsunuz? Açıkça ve bariz bir şekilde bu madde yalnızca iki takımın puan eşitliği üzerine kurulmuş! 3 takım, 5 takım, 7 takım puan eşitliği yaşarsa diye düşünülmemiş!
…ve 2c maddesinde de hâlâ, “Kendi aralarındaki müsabakalarda puan ve gol eşitliği devam ediyorsa…” deniyor! Allah aşkına birisi açıklasın, gol sayısına baktınız mı ki, gol eşitliğinden bahsediyorsunuz? Pes…
TFF’nin açıklaması
Türkiye Futbol Federasyonu’nun perşembe akşamı internet sitesinden yaptığı resmi açıklamayı sevgili Attila Ağbi’nin (Gökçe) telefonu sayesinde öğrendim. O da ATV Spor’da görmüş, zaten o bülteni de kaçırsak bu açıklamayı duymayabilirmişiz, çünkü büyük gazetelerin spor sayfalarının hiçbirinde yer bulamadı bu statü değişikliği haberi… Açıklama çok uzun, bazı bölümlerini alabiliyorum buraya: “Turkcell Süper Lig’in 2007-2008 sezonunun sona erdiği 10 Mayıs 2008 tarihinden bu yana lig dördüncüsü Sivasspor’un lig sıralamasındaki yeri ile ilgili kamuoyundaki tartışmaları dikkatle takip etmekteyiz. Bu konuda yapılan spekülasyonlar incelendiği gibi, Sivasspor’un da 13 Mayıs tarihinde federasyonumuza yaptığı itiraz başvurusu 17 Mayıs tarihinde yanıtlanmıştır.
(…) Statüde belirtilen kuralın yüzde 100 doğru bir şekilde uygulanmasına rağmen, kuralın ifade dilinin net olmaması kamuoyunu ikilem içinde bırakmıştır. (…) Bundan sonraki sezonlarda böyle bir karışıklık yaşanmaması için Türkiye Futbol Federasyonu yeni sezon öncesi lig statülerinin daha net ve basit bir dile indirgenmesi için gerekli çalışmaları yapma kararı almıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. Türkiye Futbol Federasyonu…”
Açıklamanın içinde geçen “spekülasyon” kelimesine takıldım ben… Spekülasyonun kelime anlamı, “Vurgunculuk” veya “Saptırma”… Benim bu konuda herhangi bir menfaatim olamayacağına göre (Ne Sivas’la ne de başka herhangi bir kulüple organik/inorganik hiçbir bağım olmadığına göre) bir vurgun söz konusu olamaz… Eğer spekülasyon kelimesini “Saptırma” anlamında kullandılarsa, neyi saptırdığımı açıklamalarını da rica ediyorum. Mümkünse, yukarıdaki yazıda değindiğim problemlere de açıklık getirerek lütfen…
U17 Milli Takımı
Fatih Terim’in katıldığı Habertürk’teki Basın Kulübü’nde milli takımların alt yaş grupları ile ilgili de iki önemli haber vardı… Birincisi, U17-U19-U21 milli takımlarının tamamının artık A Milli Takım’la aynı idman programını uygulayacağı…
İkincisi de geçtiğimiz günlerde Avrupa Şampiyonası’na katılan U17 Milli Takımımız’ın A Milli Takım’ın beslenme ve performans uzmanlarıyla çalıştığı… Avrupa’nın alt yaş gruplarında en başarılı olup, üst yaş gruplarına en az katkı sağlayan ülkelerinden birinin böyle adımlar atmasının çok değerli olduğu kanaatindeyiz…

İki elin parmaklarını saysanız, o kadar zaman kaldı Avrupa Şampiyonası’na. Uruguay maçındaki kadro, Fatih hocanın oynatmadığı veya şampiyonada oynatacağı oyunculardan oluşan bir karmaydı. Ben böylesi maçlara pek özen göstermem. Hatta ‘Gazozuna maç’ derim. Ama şu da bir gerçek ki, her milli maçın kendine göre bir özelliği vardır. Hep önde götüreceksin ve kaybedeceksin. Kaybetmenin de tek faturası, bireysel futbolcu hataları. Oyun şablonuna bakacak olursak… Bu kadar kendi kalesine dönük oynayan bir takım, rakibine pozisyon vermek için ikramda bulunur. İşte Milli Takımımız da Uruguay karşısında böyleydi. Çok topla oynadık ilk yarıda; top hep bizde gibi gözüktü. Ama hep kendi yarı alınımızdaydı. Hücumda çoğalamadık, dolayısıyla pozisyon üretmekte zorlandık. Bu oyun tarzımızla Nihat bu takımda ‘kuru çeşme’ olur! Attığımız gollere bakacak olursak… Arda’nın golü, yaratıcılığının ve futbol zekasının ürünüdür. Yere yakın yapılmış orta topuna, gövdesini rakibinin önüne atarak kafa atma düşüncesi, akıl ve zeka sahibi kişilere aittir. O da Arda da vardı… Nihat’ın frikik golü, orta ile karışık biraz şanstı. Bana bilerek atılmış bir gol gibi gelmedi. Yediğimiz 2 penaltı golü, bireysel hatalarımızdan kaynaklandı. Ama ilk penaltı da penaltı değildi diyorum… Bu maçın bir ders, bir adres olmasını istiyorum. Fatih hocama da bir gönderme yapalım… Bu maçtan keyif aldığına inanmıyorum. Oyun tarzında, top hep bende olsun isteği elbette olmalıydı. Ama 40 pas yapıp kendi yarı alanından öne çıkamıyorsan, hücum bölgesinde sıkıntılar çekiyorsan, Nihat, Yıldıray gibi kısa boylu adamlarla kenar orta toplarını bir kenara atıyorsan sorun var demektir. Rakip ceza sahasında çoğalan bir takım haline gelmemiz lazım. Attığımız goller de, asla takım oyununun ürettiği şekilde olmadı. Bu böyle devam ederse, gelecekte sıkıntı çekeriz.

Bir kere orası Kalamış değil, Fenerbahçe Muhtarlığı’na bağlı bir bölge. Yani Fenerbahçe. Dolayısıyla işin doğrusu; Galatasaray Kalamış Tesisleri değil, Galatasaray Fenerbahçe Tesisleri’dir. Şimdiye kadar hiçbir başkanın söyleyemediği bu gerçeği, haliyle Adnan Polat da söyleyemiyor. Şimdi bu nedir? Ablamla eniştem doktor. Tıp hakkında biraz da olsa bilgim var ama bunun adına “Fenerbahçe kompleksi” demek için doktor olmaya gerek yok. Karada bir polis ordusu, denizde Sahil Güvenlik botları, Fenerbahçe Burnu’nun köşesindeki tesiste bu şartlarda “Her an olay çıkabilir” endişesiyle eğlenmeye çalışan bir grup… Böyle kutlama olur mu! Halbuki verilecek dostluk mesajlarıyla oraya gidilebilirdi. Kutlama da daha rahat ve mutlu bir şekilde yapılabilirdi. Ama her zamanki gibi kavga ortamını tercih ettiler. Meydan okurcasına “Galatasaray kutlamayı Kalamış’ta yapar” gibisinden bir pankart astılar, “Daha önce ne zaman yaptınız?” sorusuna yanıt aramadan… OFTAŞ maçından sonra Adnan Polat, Levent’teki Liseliler’in derneğinde etrafında toplanan 8-10 kişiye “Saat kaç?” diye soruyor, onlar da “20.45″ diyorlar. “Duyamadım” diyor, yine “20.45″ diye bağırıyorlar. Aziz Yıldırım modeli Ama Polat tatmin olmuyor, “Daha çok bağırın, Kadıköy de duysun” diyor. Yani Polat kafayı tamamen Kadıköy’e takmış durumda. Acaba neden? Caferağa’da Fenerbahçe-Galatasaray bayan basketbol finali oynanıyor. Ortam gayet güzel, maçın bitmesine 3 dakika falan kalmış; Fenerbahçe 13 sayı önde, taraftarlar şampiyonluk şarkıları söylüyorlar. Ama o da ne! Birdenbire iki Galatasaraylı idareci taraftarları el kol hareketleri yapıp tahrik ediyor. Amaç belli; maçı tatil etmeye çalışacaklar. Salonda kazanamadıklarını saha dışında kazanacaklar. Ama işin farkına varan Aziz Yıldırım ve idareciler, olaya el koyuyorlar ve provokasyon yarıda kalıyor. İşin özeti; Galatasaray’ın Fenerbahçe kompleksini üzerinden atması pek mümkün görünmüyor. Tahriklere, provokosyana açık bir şekilde Kadıköy’e gelen Galatasaray Başkanı’na karşı aynı gün “Bayan basketçilerin şampiyonluğunu kutlayalım” diyenlere, “Hayır, bırakın rahat eğlensinler” yanıtını verip tesislerini kapatan Fenerbahçe Başkanı modelini tartışalım ki herkes fikrini söylesin, kim kavgadan, kim barıştan yana görelim.

Şunun şurasında çok az gün kaldı. Yaklaşık iki hafta sonra Portekiz’le turnuvaya başlıyoruz. Ama dün gece açıkça gördük ki önemli problemler var. Bunların başında savunmada yapılan hatalar geliyor. Mesela yediğimiz ikinci gole bakın, Avrupa Şampiyonası’na katılacak bir milli takım böyle gol yemez. Orta sahada Tümer, sert bir şekilde topu geriye veriyor, Gökhan ayağından kaçırıyor ve golü yiyoruz.Üçüncü gol de benzeri yenilmiş bir gol. Defansta art arda gelen kademe hataları, paylaşım bozuklukları, komik ve bir turnuvada bir milli takımın asla yememesi gereken golleri getiriyor. Düşünün bir defa Portekiz karşısında böylesine hatalar yaparsak o Ronaldo bizi ne yapar düşünemiyorum bile.Sorun sadece defansta mı ? Tabii ki değil. Orta saha defansa yardım edemiyor. Oyunu organize etmekte zorlanıyor. Sol kanadı hemen hiç kullanamıyoruz. Sağ kanatta Hamit ve Yıldıray etkili olsa da aynı şeyleri sol kanat için söyleyemiyoruz. Arda çok istekli. Ama çok fazla içeri kaçıyor. EKSİKLER GİDERİLMELİEmre de iştahlı oynuyor. Ama onun da daha yaratıcı olması lazım. Görünen o ki takım ve oyuncu tipimiz kontratağa çok daha uygun. Zira çabuk ve teknik oyuncularımız var. Bu kadro yapımızla rakip alanda baskı kurmamız çok zor. Üstelik çıkarken kaptırdığımız toplarda da geriye çabuk dönemiyoruz. Pek tabii dün gece önemli eksikliklerimiz vardı. Muhtemelen Portekiz maçında Servet hazır olacak. Aurelio da öyle. Ve yine muhtemelen Tuncay da oynayacak .Böylesine hazırlık maçlarında fazla karamsar olmaya gerek yok. Turnuva boyunca özellikle takım savunmasında hata yapmamalıyız.Yapılacak en ufak bir hata yenilecek bir gol demek. Yenilecek bir gol de belki de eve erken dönmek demek. Ama defansif hataları aza indirdiğimizde çabuk oyuncularımızla rakip alanda önemli boşluklar bulduğumuzda Avrupa’nın belki de en tehlikeli takımı oluveriyoruz.İnşallah Portekiz karşılaşmasıyla başlayacak Avrupa Futbol Şampiyonası’nda dün geceyi ve dün gece yapılan hataları hiç yaşamayız.

Fatih Terim’in taktik olarak 4-1-4-1 üzerinde ısrar ettiği görülüyor. Bu sistemi Chelsea oynuyor ve sistem rakibe göre 4-5-1′e de dönüşebiliyor.
Ancak bu sistemde arkadaki ‘1′ ile ilerideki ‘1′ arasındaki dörtlü çok önemli. Sistemin işlemesi için bu dörtlünün aktörleri uyumlu olmalı ve oyunun hem savunma, hem de hücum yönünü oynayabilmeli. Yani salıncak gibi gidip gelmeli.
Terim’in Uruguay önüne çıkardığı ilk 11′in orta sahasını oluşturan oyuncular ayağa isabetli pas yapabilecek özellikteydi. Ama birbirlerini tamamlayamadılar. Emre Belözoğlu, Yıldıray, Kazım ve Arda gibi topu kullanma becerisi yüksek isimler ilk 45 dakikada kopuk kopuk oynarken, pas alışverişlerinde de dengeyi kuramadı. Bu dörtlünün uyumsuzluğu yüzünden Uruguay kalesinde ilk yarı ciddi pozisyonlar üretemedik .
Villarreal’de araya atılan toplara çok iyi sızan ve çok gol atan patlayıcı sürati yüksek Nihat gol bölgelerinde yalnız kalırken, Uruguay savunmasının arasına sızmasını sağlayacak pasları da alamadı. Ama serbest vuruştan attığı nefis gol kalitesinin ve zekasının ürünüydü…
EMRE ACİL TOPARLANMALI
Sağda Kazım-Hamit ikilisi yardımlaşmada uyumsuzdu. Kanat değiştirerek oynayan Arda topu saklamada ve kullanmada etkiliydi, Hamit’in bilerek ve görerek yaptığı ortaya kafayla gol vuruşu da akıl doluydu.
Milli Takım’ın oyun lideri kaptan Emre Belözoğlu gibi görünüyor. Ancak uzun süre maç oynayamamak Emre’nin reflekslerine zarar vermiş. Zeki ve yaratıcı bir oyuncu olan Emre belki çabuk düşünüyor ama fizik güç yetersizliğinden düşüncelerini etkili oyuna dönüştüremiyor. Yıldıray hiç katkıda bulunmadı. Bence Tuncay oynar. Çünkü Tuncay’ın rakibi yıpratma, takımı ateşleme gibi özellikleri var. Terim’in Norveç kadrosunu göz önüne getirmesi gerekir. Eğer kaptan Emre’nin fizik gücünde Portekiz maçına kadar yükselme olmazsa milli takım oyun kurmakta zorlanır. Takım uyumu adına Terim’in elinde çok önemli bir fırsat var. Örneğin Hakan, Sabri, Mehmet Topal, Ayhan ve Arda birbirini tanıyan oyuncular. Bence Terim, iskeleti lokomotif takım zihniyeti içerisinde bu oyunculardan oluşturup, diğer yönlere yerleştireceği oyuncuları tespit etmeli.

Bu maçın kazanılması veya kaybedilmesi çok önemli değil. Önem arz edecek bir sonuç varsa o da yaşadıklarımızdır. Uruguay’ı özel maçta yenmek belki bir takım zaafları örtebilirdi.
Genel olarak takımın havası iyi. İyi ama problem yaşıyoruz, sorunlarımız var. Problem yokluktan değil, çokluktan. Ama çokluk bir bölgede, hücumda… Defansta böyle bir lüksümüz bulunmuyor. Dünkü maç gösterdi ki, Türkiye belki bu turnuvanın en etkin hücumcularına sahip. Bir kıyamet say, say bitmez. Tuncay, Nihat, Arda, Gökdeniz, Halil, Yıldıray, Emre, Mevlüt, Tümer ve Kazım. Bunlardan beşi ile oynamak mümkün değil. Bunlardan en fazla üçünü çok ekstrem zamanlarda da dördünü kullanacağız. Organizasyonumuz nasıl olacak? Bu organizasyon takım savunmasını nasıl etkileyecek? Bunlar bizim öncelikli görünen sorunlarımızdır.
Defansta yeterli sayıda oyuncuya sahip değiliz. Bu nedenle harmoniyi çok iyi yapmamız lazım. Evet çok iyi bir takımımız var, ama rakibe bir ton gol pozisyonu veriyoruz. Uruguay’ın oyun içinde ürettiği kadar kolay gol pozisyonu üretemiyoruz. İkinci devre golümüz frikikten, Emre Aşık’ın boş kaleye vuramadığı kafa yine frikikten, oyunun sonunda Mehmet Topal’ın attığı şut ise kornerden. Bu kadar çok hücum adamının olduğu bir takım fazla gol pozisyonu üretemiyorsa burada bir sorun var demektir.
Benim gördüğüm problem şu; en etkin kontratak futbolcularına sahibiz, fakat kontraya iyi çıkamıyoruz. Çünkü topu zamanında ve etkin kullanamıyoruz, kullanmıyoruz. Oyunun yönünü çabuk değiştiremiyoruz ve Nihat’ın ikinci devre yaptığı ofsayt olmayan defans arkası koşularını da çok az yapıyoruz.
Ruh halimiz iyi
Bu kadar hücumcuya sahip olunca takım savunması mutlaka zaafa uğrar ve uğruyor. Servet ve Aurelio’nun bu manada büyük katkısı olacak. Sol tarafımızda sorun yaşayabiliriz. Onun için Uruguay maçı bize çok şey kazandırabilir. Tam kadro olmamalarına rağmen çok etkin bireysel silahlara sahipler. Aynen turnuvadaki rakibimiz Portekiz gibi. Böyle hücumculara sahip takımlar karşısında zaafiyet yaşıyoruz. Gerçi iki golü bireysel hatalardan yedik. Gökhan ve Emre Aşık’ın bireysel hataları bize bir özel maç kaybettirdi, ama bu iki oyuncuya belki çok şey kazandıracak.
Her zaman söylediğim şeyi tekrarlayacağım. Özel maçların sonucu hiç önemli değildir. Ama hem takım olarak hem birey olarak önemli defans sorunlarımız var. Portekiz maçında özellikle hücumcularımızı çok iyi kullanmak mecburiyetindeyiz.
Futbolcularımızın şunu unutmamaları lazım; bir maçın başlaması değil, bitişi önemlidir. Özellikle turnuvalarda oyuna sonradan dahil olacak futbolcuların olağanüstü etkinlikleri vardır. Hücumda birçok yıldızımız var, ancak hiçbiri, “Niye oyuna ben başlamadım” diye bir burukluk yaşamamalı. Bunun faturası ağır olur.
Şimdi çok önemli bir şeyi kullanmamız ve ileriye taşımamız lazım. Bu da kaybederken kazanmak olmalı. Bunu değerlendirdiğimiz zaman turnuvaya fırtına gibi girer ve de devam ederiz. Ruh olarak takımımız iyi bir görüntü veriyor. Bunu daha iyiye götürecek zamanımız da mevcut. Zaten turnuva öncesi milli takımımızı daha geniş analizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Galatasaray yönetiminin Fenerbahçe Burnu’ndaki Tesisleri’nde havai fişeklerle yapacağı şampiyonluk kutlamasının doğru bir karar olmadığını yazdım. Bu etkinliğe doğabilecek tepkinin gereksiz bir gerilime neden olacağını, buna fırsat verilmemesini istedim. Bu yorumuma tepkiler geldi. Bundan önce de bazı meslekdaşlarım görüşlerime, karşı yorum getirdiler. Dikkate alınacak fikirleri olmadığı ya da başkalarının sesi oldukları için cevap bile vermedim. Ama sevgili Gökmen Özdemir, hepsinden ayrıcalıklıdır. Bu yüzden eleştirisini, ” es” geçemem.Gökmen diyor ki, “Geçen sene Galatasaray’ı Şampiyon Fenerbahçe’yi alkışlamaya çağırıp, fair play’e davet eden Gürcan Bilgiç, böyle bir kutlamayı neden provakosyon konusu yapıyor, ortamı geriyor” Ben durduğum yerdeyim. Geçen sene Galatasaray futbolcuları, şampiyon olan meslekdaşlarını sahaya alkışlarlarla çıkarmayarak büyük bir fırsatı kaçırdılar. Kendilerini İspanya’da ayrı bir millet olarak gören Katalanların takımı Barcelona, ezeli rakibi Real Madrid’i, Barnebau’ya alkışlarla çıkardı. Emeklerine saygı gösterdiler, taraftarlarının tepkilerini veya ne düşüneceklerini umursamadılar. Ben o çağrıyı yaparken, ne sevgili Gökmen, ne de bir başka yazar, bu fikri destekledi. O yüzden şimdi “yavuz hırsız” rolüne bürünmesinler. O gün jeste karşı çıkanlar ile bugünkü provakosyonu normal bulanlar aynı kişiler . Galatasaray’ın kulüp adresinde neresi yazar, Fenerbahçe’ninkinde neresi? Galatasaray bu kutlamayı Adası’nda veya Hasnun Galip’te veya Ali Sami Yen’de yapsa kim, ne diyebilir? Ama Fenerbahçe Burnu’nda, rakibinin kulüp adresinin dibinde “nazire” yapmakla, Oftaş maçına aslan getirmek arasında bir fark yok. Ciddi bir sindirim problemi geçiriyorlar. KÖPRÜ GÖREVİ VAR Elbette şampiyonluklarını kutlayacaklar. Ama adap sorunu yaşıyorlar. Tıpkı Galatasaray’ı yorumlayan bazı arkadaşlarımız gibi. Gökmen Özdemir sakın bunları üstüne alınmasın . Köprü görevi görüyor. O, yazısında elma ile armutları toplamış. Yazıyı dikkatli okusaydı benim amacımın doğabilecek gerilimi önlemek adına olduğunu görür, bunu yapmaya çalışanları kınardı. Bu kutlama organizasyonunu provakasyondan kurtarmak Galatasaraylılar’ın, bir ziyaretle şampiyonluğu tebrik etmek de Fenerbahçelilerin elindeydi. Keşke Gökmen bu çağrıyı yapsaydı, biz de peşinden gelseydik.