Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Finlandiya önünde 67 dakika Fatih Terim’in kafasında oluşturduğu ve bir aksilik olmazsa Portekiz maçında sahaya süreceği ideal onbiri izledik. Sahaya diziliş 4-5-1 gibiydi. Kağıt üzerinde Nihat tek forvet görünse de Tuncay sürpriz golcü olarak rol aldı ve ön direkte akıl dolu bir gol attı. Terim; önde basan, takım halinde savunma yapan ve ısrarla kanatları kullanan bir Milli Takım yaratmak istiyor. Bu felsefenin görüntülerini ilk yarıda uygulamaya çalıştık. Sabri’nin kanadından Hamit ve özellikle Mevlüt’le kanat bindirmeleri yaptık. Pivot santrforlu modeli terk ettiğimiz için kolaya kaçmayı bıraktık. Yani amaçsız uzun toplarla hücum etmek yerine ayağa ısrarla pas yapıp ve yerden oynayarak organize olduk. Sabri ve Hakan Balta’yı kenarlardan sık sık hücuma çıkarttık. Yardımlaşma ve kazanma arzusu mükemmeldi. Emre, Tuncay, Mevlüt, Nihat ve Hamit hücumu seven oyuncular. Bu beşli birlikte hücuma çıktığında orta sahada zaaf oluşuyor ve tüm yük Aurelio’nun sırtına biniyor. Özellikle Emre ve Hamit’in topla çıkarken yaptığı pas hataları sıkıntı yaratabilirdi ama Finlandiya üzerimize gelmediğinden başımızı ağrıtan pozisyonlar yaşamadık.
MEVLÜT EGOİST OLMAMALI
Terim’in yeni prensi Mevlüt en çok pozisyona giren isimdi. Mevlüt sprinter, ayak bileklerine hakim ve şut atma özelliği var. Geniş alanda çabuk hızlanıyor. Ama “Şut atmadan önce acaba boşta bir arkadaşım var mı?” diye düşünüp kafasını kaldırmıyor. Mevlüt’ün bu egoizminden kurtulması şart. Terim’in yeni sisteminde Nihat ile Mevlüt aynı anda oynar mı? Nihat’la Mevlüt birbirinin kopyası. İkisi de geniş alanı seviyor, ikisi de şutu deniyor. Mevlüt kanatta oynadığından daha fazla topla buluştu. Ne yazık ki; Nihat duran toplar dışında katkıda bulunamadı çünkü araya pasları alamadı. Hücuma iyi çıkıyoruz ama top tutamıyoruz. Top tutmaya Portekiz önünde ihtiyacımız olacak. Portekiz önünde Finlandiya maçındaki gibi çok adamla hücuma gider ve geriye aynı hızla dönemezsek kalemizde baskınlar görürüz.
NOT: Emre diri olduğunda etkiliydi ve Mevlüt’e nokta paslar attı. Ama yorulduğunda orta saha düştü. Emre’nin gücünün bittiği yerde görevi Arda veya Tümer üstlenebilir.

Fatih Terim üç hazırlık maçında bir çok oyuncu değiştirdi ama anlayış ve sıkıntılar hep aynı kaldı. Zaten temel sorunumuz da burada. Taktiği duvardaki tahtaya çizip anlatınca işin bittiğini sanıyoruz. Bu milli takım düzeyinde de fark etmiyor. Terim, üçlü oynamaya karar verdi. Elindeki oyuncularına da “Biz üçlü oynayacağız” dedi. Sonrası, hazırlık maçlarındaki gibi soru işaretleri taşıyor.Milli Takımımız çok iyi oyunculardan oluşuyor. Hepsi yetenekleri ile gözümüzün bebekleri. Bu şampiyonada bu kadrodan umutlu beklentiler içinde olmamızın nedeni, bu yeteneklerin organize edileceği maçlar seyretme ihtimalimizdi. Ama gördük ki, yine birileri bir şeyler yapmazsa, millilerimizin tüm iyi niyetleri ve gayretleri ile yetinmek zorunda kalacağız. Hep ağaçları tartıştığımız için ormanı gözümüzden kaçırdığımız bir eşikteyiz sanki. Halil, Yıldıray neden kadrodan çıktı veya Ümit Karan, Fatih Tekke niye çağrılmadı? Yine ‘veya’ dersek bazı oyuncuların neden hala kadroda olduklarını da konuşuruz.Ama şunun farkına varamadık hala. Hangisi olursa olsun, sahada farklılık yaratamıyoruz. Defansımız iyi değildi, hala değil. Hücumcularımız çok kaliteli, fakat pozisyon da üretemiyoruz. KAFALARIMIZ KARIŞIK Fin takımı bizi istediği gibi sıkıştırırken, özellikle yan toplarda ‘gaflar’ serisi yaptık. Oyun kontrole döndüğünde gedik yaratamadık. Emre’nin ters ve uzun sürpriz topları dışında atağa oyuncu katamadık. Mevlüt’ün istekli oyunu, sert şutları biraz maçı ısıttı adımıza. Tuncay’ın klasiğini yapması ile golü bulduk, Gökhan ve Servet’in klasiklerinden (!) Fin takımı yararlanamadı.Emre mi çok önde oynuyordu, Aurelio mu çok gerideydi? Oyun alanını kısaltıp, pres ve tempo ile rakibi böylesine boş bırakılmış bir orta saha ile nasıl yapacağız? Fena halde karışık kafalara sahibiz. En büyük silahımız Nihat’ı frikik ve kornerler dışında topla buluşurken göremiyorsak, Portekiz maçı öncesinde düzeltmemiz gereken tercihler ve kararlarımız var. Terim, çift forvetli, dörtlü orta sahayı yeniden düşünmeli. En kısa yol, bildiğin yoldur.

İki günde bir hazırlık maçı yapmak takımları etkileyebilir. Euro 2008 öncesi sakatlık istemeyen Çek Cumhuriyeti, İskoçya karşısında takılabilir. Bu müsabaka için ilk tercihim beraberlik. Avusturya, zayıf rakibi Malta önünde favorim. Çok güçlü bir kadroya sahip olan İtalya da Belçika’yı yenecektir.
Beyaz Rusya ile berabere kalarak herkesi şaşırtan Almanya, Sırbistan karşısında kazanarak moral bozukluğunu telafi eder. Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası A Grubu’ndaki rakiplerinden Portekiz de Gürcistan’ı zorlanmadan yener. Romanya’yı da Sırbistan karşısında galibiyete yakın görüyorum. Sakatlık problemleri olan Budan ve Petric’ten faydalanamayan Hırvatistan da hafta sonunu beraberlikle kapatabilir.

İbrahim Kaş’ın dışarıda kalması, onun gençliği, kadronun durumu açısından anlaşılabilir.
Halil ve Yıldıray’ın dışarıda kalmalarının da futbolda karşılığı olabilir. Ancak bunun bir kriz yaratmayacağını söylemek de saflık olur.
Yıldıray, 2002 Dünya Kupası’nın en önemli oyuncularından biriydi. Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir tecrübe ve Milli Takım kadrosunun Nihat ve Emre ile dünya çapında en çok tanınan oyuncusu. Onun yokluğu sadece Türkiye’de değil, Almanya’da da büyük bir şok olacak. Alman basınında büyük bir yer bulacak.
Halil ve Yıldıray’ın kadro dışı kalmasının gurbetçiler üzerindeki etkisi de büyük olacaktır. Uzun vadede gurbetçi oyuncuların Türk Milli Takımı’nı seçmelerinde negatif bir psikojik etki yaratacaktır. ‘Yıldıray’ın dışarıda kaldığı bir Milli Takım’da ben nasıl varolabilirim ki’ fikrinin doğması kadar normal bir şey olamaz. Bunun kısa vadedeki etkileri ise şöyle olabilir.
Buradaki Milli Takım taraftarı, İsviçre’deki taraftarının da çoğunluğunu oluşturacak. Burada iki hazırlık maçında gördük ki, nasıl Trabzon’da Gökdeniz ve Fatih Tekke, nasıl Ali Sami Yen’de Hakan Şükür, nasıl Fenerbahçe Stadı’nda Semih daha fazla sevgi görüyorsa, burada da gurbetçi oyunculara gösterilen sevgi daha fazla. Bu iki marka oyuncunun dışarıda kalışı seyircide de ufakta olsa bir moral bozukluğu yaratır.
Hamit etkilenecektir
Halil özeline gelince, onun yokluğu insan ilişkilerinin belki de en yakını olan tek yumurta ikizi yakınlığını da gözetmek lazım. Fatih Terim’e yardımcı olan psikolojik danışmanlar herhalde Hamit’in nasıl etkileneceğini Terim’e söylemişlerdir. Futbol açısından bakarsak ise Hakan Şükür, Ümit Karan, Mehmet Yıldız ve Gökhan Ünal’dan sonra Halil’in dışarıda kalması, ne yaparsak yapalım, tartışılacaktır. Kaçırılan her gol bir kriz demek artık.
Türk Milli Takımı finale kalsa ve orada kaybetse bile, Yıldıray’ın ve yukarıdaki isimlerin yokluğu tartışma konusu olacak. Kadroda kalanları tartışmak onlara haksızlık olur. Ama gidenlere hakkını vermezsek de şık olmaz.
Bütün bunları bir kenara bırakın sadece şu gerçek bile buradaki psikolojiyi anlatıyor: Fatih Terim kamp başından bu yana “Dışarıda kalan oyuncuların da bizimle sonuna kadar kalmasını istiyorum” demişti.
Ancak Yıldıray, Halil ve İbrahim, Fatih Terim’in bu konudaki açıklaması yapılırken, kampı terk ettiler. Umuyorum bu durum iyi idare edilir.

“Çarşı” neden kepenk kapattı biliyor musunuz?..
“Hipermarket rekabetine dayanamadı”!
Espri yapmıyorum… Aynen öyle.
“Hipermarket” neyi temsil ediyor günümüzde?..
“Küreselleşme”yi.
Küresel hale gelen veya getirilmeye çalışılan Dünya ekonomisi nasıl insan tipi istiyor?..
İyi huylu tüketici.
Öyle örgüt mörgüt lazım değil düzene… İtiraz, direnme, eylem falan geçmişte kaldı.
Çalış… Kazan… Kazandığını alışverişe yatır… Sen de mutlu ol, küresel sermaye de.
“Sistem” şimdi tribünlerde.
Bu sürece taraftar örgütlerinin küfür ederek, lavabo kırarak, otobüs yakarak çanak tuttuğu da bir gerçek elbet. “Sahayı kapattırırım ha” diyerek yönetimden haraç alan taraftarlara bile tanık olduk yakın geçmişte… Tanık olduk ama kızamadık! Çünkü liberalizmin yanlış yorumlanmasıydı sadece.
Futbol dediğiniz, sonuçta global bir endüstri. Müşterisi taraftar. O taraftar ki, işin içine fikir bazında müdahil olmamalı, önüne konan pahalı malı tüketip keyfini çıkarmalı.
Bakın tribünlerimizin yakın geçmişine:
Sakaryaspor’un Tatangalar’ı elini ayağını çekti stattan.
Ultraslan üç sene önce fiilen ortadan kalktı.
Genç Fenerbahçeliler dağıtılıyor.
Ve Çarşı kepenk kapattı.
Evet… Futbolun büyüsünde antik tragedyalardaki “koro” kadar temel rolü olan ve bir yandan futbolu yaşarken bir yandan toplumsal sorumluluklarını unutmayan Çarşı da tarihe karıştı böylece.
Resmi gerekçe “Çarşı adı Beşiktaş’ın önüne geçti”!
Geçer tabi… Gittikçe suyu çekilen toplumsal havuzumuzda ufacık adalar, dev dağlar gibi gözükür ki, çok normal. Herkesin sustuğu yerde pankart açan Çarşı, göze battı.
Ana Muhalefet’in dinlendiği, askerinden gazetecisine, bürokratından yargıcına herkesin konuşmasına dikkat ettiği bir süreçte yüzlerce genç adamın milyonların gözü önündeki tribünlerde, siyasi/toplumsal mesajlar vermesi ne kadar sürebilirdi?
Diyeceksiniz ki, “bu işin altında yatan bir master plan yok”!..
“Olay, kişisel veya kulüp içi çekişmedir”…
“Futbolun rehabilite edilmesi için gereklidir”.
Olabilir… Ama onların nedeni bile küreseldir.
İstediğiniz kadar “alt başlık” bulun… Hepsini “taraftar guruplarının Türkiye’deki fiili duruma ters düşmesi” parantezine sokarım… Hele Çarşı…
Gündelik bir nedenle ortadan kalkması mümkün değil. Yakışmaz. Çok şaşırırım.
Dünya küreselleşiyor. Türkiye entegre olmaya çalışıyor.
Har/hur-çar/çur vatandaş lazım.
Çarşı nedir?.. İnsani, toplumsal boyutlu birebir ilişki.
Yeni dünya düzeninde “virüs” gibi.
Başka gerekçe aramayın.

İki yıllık maceramız nihayete erdi. Asi Ruh sonunda bitti. Çarşı’nın 25. yılı için hazırlanan belgesel filmin proje danışmanlığı görevi de tarafımdan yürütülmekteydi. Asi Ruh onu merakla bekleyenler için hayırlı olsun diyorum. Film süresince yaşadıklarımızla ilgili ayrıntılı yazımı salı günü yazacağım. Çünkü, gala gecesi herkesi şaşırtan bir gelişme yaşandı.
Film gösteriminden hemen önce sahneye davet edilen Alen Markaryan, 25 yıllık yol arkadaşlarını yanına alarak tribünden çekildikleri kararını açıkladı. Bu, Asi Ruh belgeselini önemli bir dönemin belgesi haline getirse de tribünler için nasıl bir dönemin geleceğinin belirsizliğini de içeriyor.
Son dönemde Beşiktaş tribünleri sürekli malzeme haline getiriliyordu. Tutkuları, hasretleri, sevdaları, olumlulukları, olumsuzlukları, haşinlikleri, holiganlıkları. Sanki memlekette başka mesele yokmuş gibi, sanki ülkeyi tribünler idare ediyormuş gibi her şey o küçücük kutudaki bir grup taraftara malediliyordu.
Şimdi yoklar. Ülke rahat bir nefes alabilir. Artık promosyon olarak basılan biletler karaborsa satılmayacak. Artık, futbol büyük oyunların oynandığı bir rant alanı olmaktan çıkacak. Niye? Çünkü Çarşı, adını bu futbol temaşasından çekti.
Demirören’in yönetme politikasından zerrece hazzetmediğim bilinir. Fakat bu çocukların eleştirildiği üzere neden yönetime tepki konulmadığı fikrine de katılmıyorum. Yönetimi gönderecek olan Çarşı değildir. Büyük Beşiktaş kongresidir.
Nerede bu kongre? Altı ay önce genel kurulda neredeydi? Adayı neredeydi? Mali kurulda neredeydi? Demirören’in karşısında olanlar?
Tribüne, Britanya’nın ucuz İrlandalı askerleri muamelesi yapmaya çalışan ve futbolun gerçek rantının peşinde olanlar… Şimdi kendilerine yeni malzemeler arayacak ve muhtemelen de bulacaklar.
Alen’in okuduğu metinde Çarşı adının Beşiktaş adının önüne geçtiği eleştirisinden bahsediliyor…
Olabilir.
Umursamak… Önde olmak
Bu, Çarşı’nın günahından çok, Beşiktaş’ı yönetenlerin günahıdır…
Yıllardır yürüttükleri akıl yoksunu politikalar Beşiktaş’ı sadece taraftarı izlenecek bir kurum haline dönüştürdü.
Açıklamayla birlikte salonda üzüntü, şok, umutsuzluk havası hakim oldu. Gelen günler ne getirir bilinmez; ama bilinen şey şu ki; sahneye çıkan insanlar tribüne yıllarını vermiş insanlardı.
Birçok topçu, yönetici gördüler…
Hepsi gitti, onlar kaldı…
Bu insanlar gittik demekle de gitmiş olmuyorlar aslında… Eğer böyle oluyorsa ve yıllarca bahsettikleri o Çarşı ruhunu, asi ruhu tribüne verememişlerse zaten bütün o Çarşı efsanesi yanılsamaymış diyebiliriz. Ama aksi bir durumsa o tribün kendi dinamiklerini yaratacaktır… Nasıl ki Çarşı’yı yaratanları da yaratan bir dinamik varsa ve o dinamik de Beşiktaş’lılıktır.
Bu çekilme kararının Aziz Yıldırım’ın istifa kararıyla benzer yönleri olabilir mi?
Yönetmek, içinde siyaseti de getirir…
Tribünü yönetmek de buna dahildir…
Bakıldığında imkan dahilinde böyle bir ihtimal de var…
Ama tüm bunları zaman gösterecek…
Bekleyecek ve göreceğiz…
Kişisel fikrim, Çarşı şu anda kendine değil, kaostan medet umanlara karşı olmalıydı. Çünkü görünen o ki kulübü umursayan bir tek onlar kalmıştı.
Ve umursamak hazindir ki; hep önde olmaktır… Gerekirse sonuna kadar…
Perhiz ve lahana…
Fatih Terim’le Yıldıray’ın arasının limoni olduğunu sağır sultan bile biliyor. O sebeple kadrodan çıkartılacak futbolcular üzerinden dönen iddiada Yıldıray Baştürk açık ara önde gidiyordu… İbrahim Kaş ve Halil Altıntop tercihleriyle ise herkesi ters köşeye yatırdı Sayın Terim…
Terim “Yıldıray Baştürk’ü ilk 11’de oynatmayı düşünmüyordum. Yedek kalacaktı. Yıldıray kalitesindeki bir futbolcunun yedek kalması hoş değil, o yüzden kadrodan çıkarttım”… mealinden cümleler kurdu basın toplantısında…
Anlaşılan o ki; Uruguay maçında oyun lideri olarak Yıldıray’ı kullanan Fatih Terim, demek ki bir hazırlık maçını boşa harcamış…
İmparator sonradan da ekledi: “Kadrodan çıkan arkadaşlar isterlerse bizimle kalabilir”.
Bu şu demek mi Yıldıray’a: “Yıldıray! Kulübede dahi olamazsınız; ama otelde kalabilirsin… Çok istersen maça da gelebilirsin…”
Uğur Meleke’nin düşündürdüğü…
Uğur’un (Meleke) Sivasspor’la ilgili yazdığı yazılara katılırsınız, katılmazsınız. Yazılar sizi ikna edebilir, ya da “amma da zorlamış” diyebilirsiniz. Ancak herkes her şeyi düşünüyor. Müsaadenizle o da öyle düşünsün…
Amma velakin Uğur’un yazdıkları üzerinden eleştirmek değil, hakaretamiz cümleler kurmak, genç meslektaşını gazete köşelerinde ve TV ekranlarında aşağılamaya kalkmak bu mesleğin önemli insanlarından birine yakışmadı zannımca…
Uğur’un yazdığı yazılar sonrasında Federasyon, yeni sezon öncesi lig statülerinin daha net ve basit bir dile indirgenmesi için gerekli çalışmaları yapma kararı aldı. Böyle bir noktada da bazılarına düşen “yanlış yazdın ama talimatın düzeltilmesini sağladın, tebrikler” demekti; hakaret etmek yerine…
Gazete sayfalarının ve ekranların genç yazarlara açılmasını içine sindiremeyen gazeteci-yazar, para verip gazete alan, gözünü saatlerce ekranlara dikenlere acımış…
Merak etmeyin sayın yazar, Uğur Meleke, suç sayılan fiili öven, “bu ülkeye Çatlılar lazım” diyen sizin kadar zarar vermiyordur futbolumuza…

F.Bahçe, kombinelerde, borsada ve ürün satışlarında ezeli rakiplerinden çok önde Devler Ligi’nde çeyrek finale kalınması, Fenerbançeliler için sadece bir başlangıç
Şampiyonluk son dakikada kaçmış, henüz transfer yapılmamış, teknik adamdaki belirsizlik sürüyor ve bütün bunlara rağmen şu ana kadar satılan kombine sayısı 21 bini geçmiş durumda (Daha bu rakam sponsorlar dahil değil) Yapılacak transferlerden sonra bu rakamın 30 bini geçeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Gerçekten de Türkiye şartlarının üzerinde bir çizgiye ulaşıldı. Fenerbahçe taraftarının kulübüne sahip çıkmasını, bağlılığını ve sevgisi anlamak için şu tabloya bakmak bile yeterli.
Kulübüne elinden geldiğince maddi-manevi katkıda bulunan o topluluk için söylenenler, yazılanlar, çizilenler asla bir popülistlik örneği değil olsa olsa yiğidin hakkını yiğide vermek olarak adlandırılabilir. ZEMİN SAĞLAM Kombinelerde, borsada, ürün satışında, halka arzda, maça gelen taraftar sayısında ve her türlü ekonomik konularda G.Saray ile Beşiktaş’ın toplamının iki katından daha fazla hacime ulaşılmıştır. F.Bahçe’nin bu günlere gelmesinde elbette akılı yatırımlar, politikalar ve belli bir plan içinde yapılan programlar etken olmuştur. Yalnız unutulmasın ki en büyük nedenlerden biri de taraftarın her türlü şarttaki özverisidir. O yüzden F.Bahçe, diğer kulüplere göre çok daha sağlam zeminde oturmaktadır. Başkan ve yönetime güvenleri çok fazla. Asla yalnız yürümeyeceklerini biliyorlar. “Nasıl olsa transferler yapılacak, o yüzden beklememize gerek yok. Kombinelerimizi şimdiden alalım” diyorlar. Bugüne kadar yapılanları teminat olarak görüyorlar. F.Bahçe taraftarı iyi biliyor ki, bulundukları maddi katkılar, kendilerine her türlü geri dönüyor. Sürekli yatırım yapılıyor. Transferi de dert etmiyorlar çünkü “Revivo’yu, Rapaiç’i, Ortega’yı, Hooijdonk’u, Alex’i, Anelka’yı, Roberto Carlos’u Kadıköy’e getirenler herkesi getirebilir” diye düşünüyorlar. Rakip yöneticiler ve medyasının “formalarını bile göremezler” dediklerine teker teker imza attıranlar “biz de sizlerin yanındayız” mesajlarını veriyorlar. Yalnız şu var. Herkes geçen sezonki Avrupa macerasından umutlanmış ki kalındığı yerden devam edilmesi için büyük beklenti içinde. “Fenerbahçe bu gruptan çıksın, ben de bu mesleği bırakırım” diyenlere inat çeyrek finale kalınıp, yarı final zorlandı. Bazılarına göre mucize olan bu başarı F.Bahçeliler için sadece bir başlangıç. O yüzden teknik adam konusunda bir an önce karar alınmalı ve de en önemlisi gereken yerlere gereken transferler yapılmalı. Herkes bana kim gelsin kim gitsin diye soruyor. Kontenjan açılmadan dışarıdan transfer yapılamaz. Onun için biraz sabır. Beni takip edenler bilirler ki ben istikrardan yanayım. Özellikle teknik adam konusunda, ne kadar uzun kalınırsa o kadar iyi diyenlerdenim. Geçtiğimiz sezonun başarı ile kapatıldığına inandığım için de kadronun korunmasını ve birkaç takviye yapılmasını istiyorum. Yabancı konusunda kontenjan 7 olarak açılmalı. Oynamayacak, sakat veya yarar sağlamayacaklarla yollar ayrılmalı. Çünkü çıta yükseldi ve hedef büyüdü.

Galatasaray resmen “suçüstü” oldu geçenlerde… 1.500 liralık kombine bileti 127 lira gösteriyorlarmış… 23 lira KDV ödüyorlarmış… 1350 lirayı ise “bağış” adı altında vergisiz falan cukka.
Sayın Şükrü Kızılot yazmasa, “Galatasaray düşmanı köşe yazarı uydurması” deyip geçelim.
Lakin, Hürriyet yazarı Kızılot eski maliyeci.
“Türk Vergi Hukukunda Sahte ve Kapsamı İtibariyle Yanıltıcı Belge Düzenlenmesi ve Kullanılması” konularında tez sahibi. Galatasaray’ın tevessül ettiği “uyanıklığı” cımbızlamanın piri.
Siz bir yanıt, düzeltme veya özür duydunuz mu Galatasaray’dan?
Tamam… Hürriyet’teki köşesinde kibarlık edip Galatasaray’ın adını vermemişti Kızılot. “Bir büyük kulübümüz” demişti.
Yoksa, “kalabalığın” arasına saklanmayı mı düşündü Galatasaray. Düşündüyse şaşmam. Çünkü bu memlekette vergi olsun, arsa olsun, prim olsun, çeşitli alet edevatla Devlet’in derisini yüzmeye çalışmayan “büyük” kulüp mü var?..
Yapamıyorsa, ona “büyük” denmez valla. Bilirsiniz; bu memlekette “büyük” sıfatının “ünlü” harfleri, “kanunların üzerinde olmak” anlamında.
“Büyük” mü kanunların üzerine çıkabiliyor, kanunların üzerine çıkanlar mı “büyüyor”; orası ayrı mesele.
Çok “büyük” var; çok… Benzer suçların birden çok kişi ve kurum tarafından işlenmesi avantaj haline geliyor.
“Kimvurduya” gitmek gibi; “Kimgötürdüye” karışabiliyorlar.
Hem; “Gündemdeki konuda suçu olmayanlar, başka yaptıklarına saysın”!
Güzel Türkiye’m sen ne büyük kaynaksın…
Fakat sayın Kızılot’u Star TV ana habere bağladılar hafta sonu. Canlı yayında iki ters bir düz soru; “Kim bu vergi özürlü kulübümüz”:
“Galatasaray”!
O andan itibaren ne olur medeni bir ülkede?
Başkan’dan başlayan bir istifa zinciri… Hadi Başkan’ın haberi yok diyelim, hadi birileri suçu üstlenecek diyelim… Mali işlerden sorumlu yönetici de mi yok? Kim tutuyor Galatasaray’ın muhasebesini?
Geçtik bunları…
Bir açıklama bile göremedik. En azından ben göremedim. Yapılmışsa özür dilerim.
Zaten beni bırakın, Şükrü Kızılot’a cevap verin:
Bugün(dün) Galatasaray yöneticilerine “hapis cezası” olasılığını kaleme almış sayın Kızılot. Açıkça…
Nasıl cesaret edebiliyorsunuz buna?
Bir değil iki değil; onbinden fazla kombine… Bir değil iki değil, onbinden fazla belge.
Siyasetçisi, bürokratı, medyası “futbolu sevip, onu şımarttıkça”, taraftarlarıyla birlikte hukuk dışı dev bir kesim oluşmuş demokrasimizde:
“Üç büyükler”…
Galiba hak etmedikleri taraftar kitlelerinin bir kısmı da bu “kurallar üstü” güçlerine tapınmak ve az da olsa ucundan kıyısından tırıklamak için.
Futbolda her şey hak/ hukuk/ adalet içinde yürüse, kulüplerin her türlü kuralsızlığı şeref tribünü tarafından en üst düzeyde onaylanmasa, kulüplerin gücü sadece spor sahalarındaki performanslarıyla belirlense, kim tapar onlara?
Galatasaray da biliyor bunu.
Yapmışsa, “büyük” olduğu için. Yapmışsa, daha da “büyümek” için…
İtirazı olan Marko Paşa’ya.

Milli takımın özellikle son 15 yılda yaptığı özel karşılaşma sayısı arttı, ama bir türlü resmi müsabaka ciddiyetimizi hazırlık maçlarına taşıyamadık. Lâkin Almanya’da oynadığımız iki maçta bu yönde önemli bir kazanım var, gerek Slovakya gerekse Uruguay karşısında ay-yıldızlıların, resmi maç isteklerinden/performanslarından çok geride olmadığı gözlemlendi. Öyleyse bu iki maçı turnuva öncesi durumumuz açısından ölçü kabul etmek çok yanlış olmayacaktır.
4-4-2 ihtimali
Terim, turnuvada 4-3-3 düzeniyle oynayacağımızı daha önce açıkladı ama maç içinde dönem dönem 4-4-2’ye dönebileceğinin sinyallerini de veriyor. Slovakya maçına 4-4-2 başlayıp sonra 4-3-3’e dönmesi, belli rakiplere karşı bu şablonu da kullanacağının işareti… Büyük ihtimalle bu sistem değişikliklerinden en çok etkilenen oyuncu M.Topal olacak, zira 4-4-2’nin göbeğinde Aurelio ile birlikte yer bulması kuvvetle muhtemel, ama 4-3-3’te Fenerbahçeli adaşının yedeği konumunda gibi gözüküyor… Topal, Euro 2008’de değişiklik tabelasına adı çok yazılan oyunculardan biri olabilir…
Yıldıray
Sanıyorum Terim’in 4-3-3 düzeni içinde yer bulmakta en çok zorlandığı oyunculardan biri Yıldıray… Uruguay maçında orta üçlüyü Emre-M.Topal-Yıldıray olarak kurdu ama gurbetçi yıldızımızın gerek savunmaya katkısı gerekse çizgi oynama alışkanlığı eksik… Yıldıray’dan faydalanabileceğimiz ideal pozisyon da yine 4-4-2’nin içinde var, Yıldıray ve Nihat hücumda arka arkaya oynayabilirler, ama Terim herhalde bu dizilişe sadece ihtiyacı olduğunda başvuracak…
Multi-pozisyon oyuncular
Terim sadece 6 maçlık bir turnuvada ve 20+3 kişilik kısıtlı kadro imkanları içinde birden fazla pozisyonda kullanabileceği oyunculara çok değer veriyor… Bu multi-pozisyon futbolcular sayesinde oyuncu değişikliği yapmadan sistem değişikliği yapmanın planlarını yapıyor…
Kamuoyunun çok itibar etmediği Kazım ve Tümer’e yüklediği ekstra anlamlar da biraz bu yüzden… Mesela Kazım’ı, 4-3-3’te ortanın sağında, hücumun sağında ve hatta santrfor olarak kullanabileceğini düşünüyor Terim… Aynı şekilde Tümer’i de göbekte ve solda kullanması mümkün…
Mevlüt
4-3-3’ün en önünde iki çizgi hücumcusu ve bir santrfora ihtiyacınız var ve Semih’le Halil bütün bir sezon boyunca kulüplerinde bu düzeni oynamış oyuncular… Halil Altıntop, Asamoah, Kuranyi, Sanchez ve Larsen’in herhangi ikisinin ortasında genelde tek santrfor olarak oynadı sezon boyunca… Fenerbahçeli Semih’in de Deivid ve Kazım’la birlikte üçlünün ortasında oynadığını söylemek mümkün…
Mevlüt’ünse durumu biraz farklı… Sochaux iç saha maçlarında 4-4-2’yi tercih ediyor ve Mevlüt, Pancrate veya Grax’la iki santrforu oluşturuyordu… Deplasmanda da tek santrfor olarak görev yapmışlığı çok az. İki hazırlık maçımızda da biraz heyecanlı gözüktü. Sanırım bizim onunla ilgili duyduğumuz yoğun heyecan 21 yaşındaki bu temiz yüzlü gence de yansımış…
Yemeden kazanmak
Savunmamızla ilgili tarihi problemlerimizin sürdüğü mâlum… 2000’li yıllarda da “yediğinizden bir fazlasını atma” hedefi her zaman mümkün gözükmüyor… Hele böyle kısa turnuvalarda “yemeden kazanmak” üstünde de ciddi kafa yormak lazım…
Terim 90’ların ortasında yaptığı savunma devriminde Trabzonspor’un başarılı defansının uyumundan çokça faydalanmıştı… Çoğu maçta Abdullah-Osman-Cengiz-Ogün ve Tolunay’ın dördü, hatta bazı maçlarda beşi birden oynamışlardı… O gün için, Bülent’in, Gökhan’ın, Recep’in çok iyi dönemleriydi ve Terim, “şimdi yeni bir şey söylemek lazım” deyip yapmıştı bu savunma hamlesini… Trabzonsporlu oyuncuların kulüplerindeki uyumundan faydalanmıştı basitçe… Acil durumda camı kırıp, böyle bir ara çözüm üretmişti doğrusu…
Şimdi de bir acil durum gözüküyor sanki… Gökhan Gönül’ü kaybettik. Zan’ın da sağlık problemleri var… Turnuvaya sadece 11-12 gün kala savunmamızı netleştiremiyor, özellikle pozisyon oyununda çok zorlanıyoruz… Bu acil durumda da camı kırıp faydalanılabilecek savunma düzeni, Galatasarayınki gibi gözüküyor…
Sabri-Emre-Servet ve H.Balta, neredeyse bütün bir ikinci yarıyı bir arada oynadılar ve 17 maçın 12’sini gol yemeden kapattılar… Terim, onların kulüplerinden taşıdığı uyumdan, muhtemelen milli takımda da faydalanmayı düşünecektir…
Zaten savunmadaki basit hatalarımızı çözebilirsek, bu milli takımın 6 maçın en az 5’ini oynayabilecek potansiyeli olduğuna inanıyoruz…
Şöhretler Turnuvası
Pazar günü İnönü’de Zaman Gazetesi’nin geleneksel şöhretler turnuvasında oynama fırsatı bulduk.
80’lerin 90’ların yıldızlarını çok özlemişiz… Madida’yı, Büyük Hamdi’yi, Aykut Hoca’yı Tanju Çolak’ı tekrar sahada görmek heyecan vericiydi.
Bizim maçta beraber oynama şansı bulduğumuz Aykut Kocaman’ın sahadaki duruşu, hayata karşı duruşu gibi idi… Geride duran ama tabloyu bütünüyle gören, mütevazı ama etkili…
* * *
Türk futbol tarihine damga vurmuş Kaynak kardeşlerin en popülerlerinden eski Beşiktaşlı/Trabzonsporlu Orhan da bizim takımın yıldızlarındandı… Baktık Sayın Bakan Başesgioğlu hiç geriye dönmüyor, Acun hiç geriye dönmüyor, belki Orhan Kaynak geriye döner dedik… Ona öyle bir sitemde bulunduğumuzda yapıştırdı cevabı: “İleri gittiğimde geri dönebilsem zaten hâlâ futbol oynuyor olurdum!”…
* * *
İşin esprisi bir yana, böyle güzel organizasyonların devamlılığını sağlamak bu ülkede çok zordur… 7 yıldır bunu başarıyla sürdüren ekibe tebrik ve teşekkürlerimle…

Fener’in bahçesinde, ‘Zico kalsın mı, gitsin mi?’ tartışmaları yapılmaya başlandı. Taraftar sitelerinde, çoğunlukla Zico’nun kalmasından yana toplumsal bir tavır var. Yönetim ise sessizliğe gömülmüş, sanki toplumsal bir serzeniş bekler gibi. İstatistiklere bakarsak Zico, ilk geldiği sene Fener’i şampiyon yapmış, ikinci sezonunda ise Şampiyonlur Ligi’nde ilk 8’e kalmış. Bu görüntü, Zico adına başarı; tabii ki bu benim düşüncem. Yok efendim, Zico, asistan antrenörmüş, yok efendim Zico, futbol adına acemiler mangasının baş çavuşuymuş. Elbette, Fener’in bu sene kıl payı kaçan şampiyonluğu için söylenecek çok sözcük üretebiliriz. Sezon içinde kaybedilen puanları bir kenara itelim; futbolcuların bireysel hatalarıyla, özellikle Ankara maçı ile başlayalım. Kezman’ın kaçırdığı penaltı, kaleci Serdar’ın son saniyelerdeki aceleci tutumu, şampiyonluk adına kaybedilen puanlara sebebiyet vermiştir. Bitmedi, son Galatasaray derbisinde Volkan’ın, topa, ipe sapa gelmez hamlesi… Sonuç olarak, Fener, şampiyonluk yolunda bekleneni verememiş ve ligi ikinci bitirmiştir. Elbette şampiyon olmak çok özel bir taçlandırmadır; ama şu da var ki, her sene Fener şampiyon olacak diye de bir kural yok. Bir teselli, Şampiyonlar Ligi’ne önümüzdeki sezon devam edeceğidir. Bu tabloyu önümüze koyarsak, inanın bana, Zico başarılıdır ve bana göre kalmalıdır..