Ugur Meleke
Ne yapsanız olmuyor, her sezon aynı problemler karşımıza çıkıyor… Son 6-7 haftaya girilip orta sıralardaki takımlar hedefsizleştikten sonra ister istemez performansları düşüyor ve onların inişli-çıkışlı grafikleri düşme hattını doğrudan ve adaletsiz bir biçimde etkiliyor. İlk 24 haftada sadece 3 mağlubiyet alan Kayserispor, Avrupa kupaları umudu azalınca son 7 maçta 5 kez yenildi. Küme düşme korkusu kalmayan Denizli’nin de son 5 haftada 4 mağlubiyeti var.
Öte yandan, orta gruptaki hedefsizlerin finiş çizgisinde dağıttıkları puanlar, altlardaki sıralamayı belirliyor, 29 hafta vasat görüntü çizen bir takım, 5’te 5 yapıp ligde kalabiliyor. Örneğin, ikinci yarıda 12 hafta boyunca tek bir galibiyet alabilen Konya, son iki maçında şahlanıp Bursa’yı 2-0, Ankaragücü’nü 3-0’la geçiyor! Yine ikinci yarıda ilk 9 maçta 1 kez kazanabilen Antep’in, son bir ay içindeki 3 galibiyeti içinde Bursa ve Ankaragücü var!
Tabii mâlum, bu sezon ilk kez karşılaştığımız bir tablo değil bu… 2005-06’da ilk 29 haftada 24’er puan toplayabilen Samsun ve Malatya son 5 haftada 4’er galibiyet almışlar. Yine son bir buçuk aya kadar 30 puan barajına ulaşamayan Denizli son 4 haftada 8, Ankaraspor 7 maçta 13, Antep de 5 haftada 10 puan toplamışlar… 2006-07’de de durum farklı değil, geçen sezonun sonradan açılanları da; Ç.Rizespor (7 maç 11 puan), Manisa (8 maç 13 puan) ve Gaziantep (5 maç 8 puan)…
Bu sezon da son üç haftanın fikstürüne baktığımızda, sonuçların ne olacağını büyük ölçüde kestirebiliyorsunuz ve şimdiden kimlerin küme düşeceği, kimlerin kalacağı aşağı yukarı görülebiliyor maalesef… Hem de hiç âdil olmayan bir biçimde… 

Avrupa’da…
 Tabii ki bu problemler Avrupa’nın üst düzey liglerinde de oluyor, ama İngiltere-İspanya-İtalya gibi ülkelerde UEFA’ya-Ş.Ligi’ne gidenler 7-8 takıma kadar çıkınca, son günlere kadar hedefsiz takım sayısı artmıyor… Bazı orta sınıf ligler de çareyi, şampiyonadaki takım sayısını 10’a-12’ye indirmekte bulmuş. Biz, takım sayısını azaltmadığımıza ve de Avrupa kupaları biletlerimizi artıramadığımıza göre, (üç sezondur ara ara değindiğimiz gibi) Türkiye’ye en uygunu, Hollanda’daki play-off modeli gibi duruyor…  
Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası biletlerini doğrudan verseniz bile, en azından Intertoto Kupası’na gitmek için 4 ile 7’nci sıra arasındaki takımlar play-off oynarlarsa, bugün 12’nci Bursaspor’a kadar olan grup Avrupa kupaları umuduyla lige dört elle sarılmaya devam edeceklerdi. Alt taraftaki 5 takım da zaten kümede kalma savaşı veriyor. Yani tek bir statü değişikliği ile, son 3 haftaya girilirken koca ligde hedefsiz tek takım Kasımpaşaspor kalıyor…  

Play-out
Esasında küme düşme konusunda sıkça yaşanan adaletsizliğe bir alternatif çözüm de play-out gibi duruyor. Son sıradaki takım doğrudan TFF 1. Lig bileti alır, onun üstündeki 4 takım play-out oynar ve kaybeden iki ekip daha alt ligin yolunu tutar…
Veya Süper Lig’deki 14’üncü ile 17’nci arasındaki 4 takımı, ikinci ligde 2’nci ilâ 5’inci sırayı alan takımlarla çapraz eşleştirip kazanan 4 ekibi ligde tutma formülü de düşünülebilir…
Tüm bu formüller tartışılabilir, çeşitli avantajları ve dezavantajları var, belki bu ülkeye uygun formata sokulabilir. Ama her ne yapılırsa yapılsın, geçen sezonun son bölümünde Denizlispor-Sivasspor maçının global bahis listelerinden çıkarılmasından daha kötü olmayacaktır… Bu ülkede herkes namusuyla mücadele etse de, demek ki dışarıdan bakanlar şike olabileceği endişesine kapılıyorlar. Maalesef acı gerçek bu… 
Bülent Uygun
Avrupa’nın yükselen teknik adamlarını derleyen Champions dergisini, sevgili Ertem (Şener) getirmişti sağolsun, Türkiye’de piyasaya çıkmadan…
Daha önce Ertuğrul Sağlam’ın girdiği listeye, bu kez de Bülent Uygun’u almış Champions’çular… Şampiyonlar Ligi’nin resmi dergisi, Bülent Hoca’yı tarif ederken, futbolcuları marşlarla motive ettiğini manşete taşımış.
Siz istediğiniz kadar çalışın, idman yapın, taktik-teknik olarak kendinizi geliştirin, rakipleri analiz edin, Anadolu’dan yeni bir şampiyon çıkartma ihtimaline bu kadar yaklaşın, yine sizin başarınızı yalnızca “motivasyon” detayı içine sıkıştırsınlar…
Birilerinin bu ülkede futbol adamlarına “motivasyon” kelimesini kullanmayı yasaklaması gerekiyor artık galiba… Tabii ki motivasyonun spor müsabakalarında önemli bir değeri var, ama her şeyi bu kelimeyle izah etmeye kalkmak, bilimselliğin karşısında çok ciddi bir tezat olarak duruyor…
(Not: Esasında bu bölümün, Avrupa’nın diğer yükselen teknik adamlarından bahsedilen yazı ile birlikte dün çıkması gerekiyordu, ama yer yetersizliği nedeniyle atılmış, bugüne kalmış) 
Sağ bek Selahattin!
Fenerbahçe-Denizli maçından sonra iki konu çıktı ön plana… Birincisi, “Denizli’nin santrforu yok” geyiği… Doğrusu şu, Denizli’nin bir santrforu Selahattin sağ bekte, diğeri Engin kulübede… Hatta kadroda Christian Kotchoni de var… Ama zaten bu takımın sezon başından beri en dikkat çekici özelliği santrforsuz oynaması…  Attıkları 40 golün de yalnızca 6’sı forvet oyuncularından (4’ü Selahattin’den, 1’er tane Gökhan Güleç ve Kotchoni’den) geldi zaten… Roma gibi biraz… Denizli’nin Totti’si de Yusuf Şimşek…
***
İkinci konu da Selahattin’in sağ bek görevi… Türkiye’de futbol yazarlığının kapsamı 3 takım 75 futbolcudan ibaret olduğu için, Güvenç Kurtar’ın Selahattin’i sağ bekte kullanması, kadro yetersizliğinin ispatı için yeterliydi, çünkü zaten Denizlispor’dan iki buçuk adam biliyor kamuoyu…
Oysa Güvenç Hoca, bu denemeyi Trabzonspor maçında da yapmış, gerek gollerde, gerekse verilen sayısız pozisyonda savunma kurgusunun bozukluğu ön plana çıkmıştı. Kurtar da, 2-0 geriye düştükleri 60’ıncı dakikadan sonra M.Karakoç’u oyuna alıp geri dörtlüsünü Selahattin’siz bir biçimde yeniden şekillendirmişti.
Fenerbahçe karşısında da aynı deneme yapıldı, yine doğal olarak Selahattin başarısız oldu… Kurtar, bu kez 33’üncü dakikada bu oyuncuyu Çağlar’la değiştirerek Fatih’i sağ beke çekti ve savunmayı F.Yiğen-Hasan-Çağlar-C.Alberto şekline döndürdü…
O zaman akla ister istemez şu soru geliyor: “Daha önce denenmiş ve başarısız olunmuş bir diziliş, kenarda alternatifi de olduğu halde neden tekrar deneniyor?”… Mutlaka Güvenç Hoca’nın bizim aklımıza gelmeyen mantıklı bir açıklaması vardır, ama buradan bakınca “bile bile lades” gibi görünüyor maalesef…