Maç Yorumları Fenerbahçe Galatasaray Beşiktaş Trabzonspor

Maç Yorumları,Futbol Yorumları , Transfer Haberleri

Archive for April, 2008

6 ayrı takım!

Friday
Apr 25,2008

Ugur Meleke
Sağlıklı bir Fenerbahçe-Galatasaray maç önü analizi yapmanın zorluğunu ifade etmek için bir kez daha şu örneği vermekte beis görmüyorum: Benitez’in Liverpool’uyla Mourinho / Grant’ın Chelsea’si son üç buçuk yılda tam 19 kez karşılaştılar, şöyle müsabaka kasetlerini yanlışlıkla karıştırsanız, oynadıkları oyunu izleyip. hangi kasedin hangi maça ait olduğunu ayırt etmeniz gerçekten zor olur. Oysa Fenerbahçe’yle Galatasaray son 5 aylık küçük periyotta 3 maç yaptılar, sanki 6 ayrı takım izledik!
“Kalli yönetiminde Fenerbahçe’ye karşı oynayan takım farklıydı, o gittikten sonraki bu ekip daha mücadeleci ve azimli”  iddialarına asla itibar etmiyorum, çünkü bu ülkede herhangi bir futbolcunun böyle bir ahlaksızlığın parçası olacağına, ne kadar koşacağını kenardaki hocaya göre ayarlama ucuzluğuna düşeceğine inanmıyorum. Mevcut teknik ekip de sezon başından beri görevdeydi ve İsviçreli bilim adamlarından öğrendikleri yepyeni metotlarla çıkagelip, ani bir fizik yükleme yapmadılar bildiğimiz kadarıyla…
Gerçi Alkmaar, Moskova ve Sevilla deplasmanları gibi global ölçekteki fizik sınavlarının son bölümlerinde geriden gelerek bu alanda Avrupa’nın da iyileri arasına giren Fenerbahçe’yi en çok zorlayan mücadelecilerinden birisi Galatasaray… Zaten sarı-kırmızılılar için maçın en skorer bölümü hep “üçüncü yarım saat” olmuş, gerek ligde (14-18-23), gerek kupada (4-1-5), gerekse Avrupa’da (4-6-8) en çok gol buldukları zaman dilimi son 30 dakikalar…
En önemli rol Aykut’un
Fenerbahçe’yse oyunu bütün olarak pozitif oynayan, sahaya hükmeden taraf olma eğiliminde. Maç başına Galatasaray’dan 64 fazla topla buluşuyorlar, topla ortalama 3 dakika fazla oynuyorlar, üstelik 81 fazla isabetli pas da yapmayı başarıyorlar.
Son 3 maçta 2 gol attığı için (32’nci haftada nihayet ligdeki ilk derbisine çıkacak) Lincoln’ün formda olduğu söyleniyor, ama herhalde bu verilerle Alex’le kıyaslanması mümkün değil, zira Alex, “sezonun herhangi bir yerinde, herhangi bir 3 maçta”  2 gol atmazsa bir problemi mi var diye düşünür duruma getirdi bizi…
Bence  Galatasaray’ın çıkışındaki en önemli rolüyse Aykut oynuyor. Hem soğukkanlı, hem uyumlu ve sempatik, hem de oyun kurma konusunda son derece akıllı davranıyor ve Fenerbahçeli meslektaşından farklı hedefe sahip: Volkan’ın Euro 2008 rezervasyonları yapıldı bile. Oysa Aykut’un İsviçre’de olması için bilete, yani tribündeki Milli Takım kurmaylarının gözüne girmeye ihtiyacı var.

Doymak bilmiyorlar

Friday
Apr 25,2008

Selçuk Yula

Pazar günü sezonun en önemli derbisi oynanacak. Her ne kadar beraberlik işine yarıyor gibi görünse de F.Bahçe, Sami Yen’e galibiyet için gidiyor. İşi Trabzon’a bırakmamak için 2 maçtan 6 puan almalı. Peki başarılabilir mi? Neden olmasın! F.Bahçeli futbolcular istedikleri her maçı kazanabilirler. Çarşamba günü Fotomaç’ta sevgili Tanju ile takımların teknik analizini geniş şekilde yapmıştık. Bugün biraz da diğer konulardan bahsedelim. Maçı, ilk defa ATV’deki santra programında Mustufa Çulcu’nun işarete ettiği Fırat Aydınus yönetecek. İşi kolay değil. Ne yaparsa yapsın birileri eleştirecek. Bunlara alıştık. Ama asıl önemli olan Aydınus’un maç öncesi kulaklarını tıkamasıdır. G.Saray cephesi, başkanı yöneticileri ve medyası ile hakemi etki altına alma işini bir program içerisinde gayet başarılı uyguluyor. Polat’ın açıklamaları En güzel örnek Adnan Polat’ın Belediye maçı sonrasında MHK’ye akıl almaz şekilde yüklenmesidir. Ertesi gün bakıyoruz tüm yorumlar Polat’ın söyledikleri üzerine yapılıyor. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Sayın Polat, son haftalarda takımınız sürekli hakemlerle kazanıyor. Bu konudaki fikriniz nedir?” diye bir soru soramıyor. Ya da G.Birliği maçındaki Sabri’nin penaltısından, orta sahadan çıkan futbolcuya kalkan ofsayt bayrağından bahsetmiyor. Belediye maçında yüzde yüz faulle atılan golden, Hakan Balta ve Ayhan’a çıkmayan kırmızı kartlardan sonra hâlâ açıkça kendisine üç puanı veren hakemlere çatabilen Polat’a Türk futbolu adına sorulması gerekenler de sorulmuyor. ‘Meydan nasıl olsa boş’ diye isteyen istediği gibi atını sürüyor. Polat’ın tek taraflı verdiği beyanlar, G.Saraylı fanatik taraftarların hoşuna gidebilir. Aynı sempatiyi G.Saraylı yazarlar ve yorumcuların hiçbir yoruma gerek duymadan ve soru bile sormadan kayıtsız şartsız kabul eder gibi görünüyor. Bu durum ‘nereye kadar kaçacakları’ sorusunu gündeme getirir ki işte asıl düşünülmesi gereken konu budur. Fenerliye geçit yok Pazar akşamı saatler duracak, sokaklar boşalacak. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki futbolseverler de ekran karşısında olacak. Bir sınav vereceğiz, umarım geçen sene Ali Sami Yen’de olduğu gibi sınıfta kalmayız. Kazanan büyük ihtimalle şampiyon olacak. Yenen sevinsin, yenilen de hazmetsin. Her şey saha içinde olsun bitsin. Ama görüyoruz ki, işi şimdiden saha dışına taşımaya çalışıyorlar. Kendilerine yapılanlara kıyameti koparanlar, yaptıklarını sorgulamıyorlar bile. Yeni federasyonda PFDK Başkanı, Hukuk Kurulu Başkanı, TFF Başkan Vekili, hepsi G.Saraylı. TFF başkan danışmanı eskiden G.Saraylılardan başkasına güven vermemiş olan Ahmet Güvener, o da G.Saraylı. Ama ne yapıyorlar, kurullardaki tek F.Bahçeli Kemal Dinçer’i hedef gösteriyorlar. Onlara göre federasyonun içinde tek bir F.Bahçeli olmamalı. Yani diyorlar ki, “Biz demokrasiyi çok severiz. Yalnız bizim için işlemesi kaydıyla.” Tatlı su demokratlarının demokrasi anlayışı ne yazık ki bu şekilde oluyor. Yaramaz çocuklar gibi ‘hep bana hep bana’ diyorlar. İşin kötüsü doymak da bilmiyorlar.

Sizler bulunuz

Friday
Apr 25,2008

Erdogan Senay
Ülkemizde derbiler, dillere destan futbol öyküleri olarak hafızalarda saklanır da, Fenerbahçe ile Galatasaray arasında olanları ise beyinlere kazınır adeta…
Nedeni çok açıktır aslında… İki dev ekip de hem birbirlerine böbürlenir, dururlar, hem de korkudan ayakları titrer hafta boyu ve yarışmanın sonuna kadar… Eh; dile kolaydır, Galatasaray veya Fenerbahçe renklerine sevdalanıp hayat boyu bu aşkla yaşamak… Hele de yüz yıllık rekabetin getirdiği yenme-yenilme anılarının içinde düşünsel kulaçlar atacak yaşlarda iseniz, o zaman değmeyin işin keyfine…
Kim kazanır-nasıl kazanır düşüncelerine üstüne tüm Fenerbahçe ve Galatasaraylılar’ın kafaları fokur fokur kaynıyor şimdilerde… İş yerlerinde, yolculuk yarenliğinde, evlerdeki gündüz veya akşam sohbetlerinde hep pazar gecesinin kazanma ve şampiyonluk muhabbetleri gündemi sarıp sarmalamakta… Şimdi biz de işin içine girip şu oynarsa-şöyle oynarsa-sonucu alır götürür gibi uyduruk muhabbete soyunmayacağız. Ancak futbolda yarışmanın temel ögelerinden birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Bu noktalardan yola çıkarak kazanması muhtemel tarafı sizler de kolayca yakalayabilirsiniz…
Fenerbahçe’nin Zico’lu kulübe patronluğu avantajı yanında Cim-Bom’dan daha pahalı, daha teknik isimlerle donanımlı bir ekip olduğu açıkça ortadadır. Kaleciler kıyaslamasında da sarı-lacivertli kalenin daha emniyet verici ellerde olduğu sanırız tartışma götürmez. Tabii bir de başta Alex olmak üzere Deivid, Aurelio, Lugano, Gökhan, Uğur Boral gibi kariyerleri oturmuş isimlerin de sarı-lacivertli formada zirve yaptıklarını kabullenirsek, Fenerbahçe’nin derbi oyunundaki maç öncesi fotoğrafı hayli renkli ve de göz alıcı görünebilir.
Ancaaak; Galatasaray’ın kendi sahasında oynama avantajı öyle yabana atılır bir cinsten olmayan bir ön avantajdır. Bunun yanında sarı-kırmızılı kadronun ligdeki oyun disiplini, en yüksek ve Avrupalı yarışma disiplini açısından ligin en tempolu ekibi olduğunu da asla unutmamak gerekir. Hücumda kalabalık, atağa çıkarken çığ gibi büyüyen ve de rakibi oynatmamak adına hücum presten defanstaki en minik açığına kadar tüm eksikleri derhal gideren bir oyun çabukluğu ve de fizik gücüne sahip Galatasaray’ın genç ve yerli ağırlıklı bir derbi kadrosu vardır. Bu özelliklerin en verimli gecesini yaratmaya çalışacaklardır pazar gecesi…
Tabii hakemler sorusu maçın gündemindeki en bilinmez konusudur. Tabii pozisyonlar meselesi her futbol doksan dakikasının en sürprizlere gebe konusu olmuş ve olmaya da devam edecektir. Şimdi sizlere yukarıda en hassas terazilerin eşliğinde sunduğumuz Fenerbahçe ve Galatasaray on birlerinin artı ve eksilerini tartışınız ve kimin kazanacağını sizler bulunuz. Ne dersiniz, daha gerçekçi değil mi ?..

Friday
Apr 25,2008

Bülent Yavuz

Derbi maç hakemini buldu. Günlerdir spor sayfalarını ve televizyon gündemini meşgul eden “Hakem kim olacak” sorusuna MHK cevap verdi: Fırat Aydınus.Aslında bakarsanız taraflı tarafsız, hemen hemen herkes Fırat Aydınus isminde birleşmişti. MHK kıskançlık krizine girip “Hakemi buldular. Ben de başkasını atayayım da görsünler” demedi. Yani kompleks yapmadı. Bindiği dalı kesmeyerek Galatasaray-Fenerbahçe maçına birikimi, tecrübesi ve göğsündeki FIFA kokartıyla Fırat Aydınus’u tayin etti. Şimdi artık top Fırat Aydınus’ta.Hakemlerimizin bu sezon çok formsuz olması ve spesifik hatalar yapması hakem sendromunu ortaya koyarken Fırat Aydınus bunların dışında kalmayı başardı. Performansı yüksek, futbolcuların çok güven duydukları bir isim. Atla deve değil bu maçın atmosferini kaldırabilmek. Fırat Aydınus’a düşen görevler var. Bunları sırasıyla uyguladığı zaman hem maç seyredilebilir hem de bol gollü geçebilir. Gelen seyirciler de, televizyon başındakiler de maçtan büyük keyif alır. Fırat Aydınus açısından dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da FIFA’nın ve UEFA’nın da bu maçı seyredecek olması. Bu önemli bir avantaj. Şimdi Fırat Aydınus’un nelere dikkat etmesini ve ne yapması gerektiği konusunda altın öğütler;1-Maçın kontrolünü hiçbir zaman elinden kaçırma.2-Sertliğe prim tanıma, babana bile acıma.3-Oyuncularla iyi ilişkiler kur, taviz verme ama onları da tahrik etme.4-Markaj altındaki oyuncuları yani eşleşmeleri gözden kaçırma.5-Oyunu bozan ve problem yaratacak oyuncuları önce ikaz sonra gerekli disiplin uygulamalarıyla cezalandır. 6-Yardımcı hakemlerinle tam bir uyum içerisinde ol.7-Ceza alanı mayın tarlası gibidir. Hata kabul etmez. Mutlaka doğru karar vermek zorundasın. 8-Sarı ve kırmızı kartlarını doğru yerde ve zamanda çıkarmalısın.9-Otoriteni her zaman hissettir. Onu bozmaya kalkışanları affetme.10-Çalacağın düdükler saygınlık yaratmalı. Bunun için doğru ve eşit olmalı.11-Avantaj maçı güzelleştirir. Hakemin kariyerini gösterir.Sevgili kardeşim Fırat unutma ki bu maç senin, arkadaşlarının ve Türk hakemliğinin sınavı olacak. Çalacağın her düdük buram buram adalet kokmalıdır. Maç bittiği zaman Türk hakemliği seninle gurur duymalıdır. Bunun böyle olacağına bütün yüreğimle inanıyorum. Herkes de inanıyor. Allah hakem şansı versin. Aydınus’un derbi karnesi2004-2005 Sezonu:Beşiktaş-F.Bahçe: 2-1G.Saray-Beşiktaş: 1-02005-2006 Sezonu:Beşiktaş-F.Bahçe: 1-2Beşiktaş-G.Saray: 1-22006-2007 Sezonu:Beşiktaş-G.Saray: 2-1Beşiktaş-F.Bahçe: 1-0 (TK)Beşiktaş-F.Bahçe: 0-1F.Bahçe-Beşiktaş: 2-1 (SK)2007-2008 Sezonu:F.Bahçe-G.Saray: 2-0F.Bahçe-G.Saray: 0-0 (TK)Haftanın hakemleriYarınKasımpaşaAnkaragücüDeniz ÇobanKayserisporÇaykur Rize Hüseyin GöçekDenizlisporSivassporYunus YıldırımVestel ManisaKonyasporBülent YıldırımGaziantepsporTrabzonsporKoray GençerlerBeşiktaşBursaspor Bünyamin GezerGençlerbirliğiİstanbul BŞ: Halis ÖzkahyaAnkarasporG.Birliği OFTAŞCüneyt ÇakırPazarGalatasarayFenerbahçe Fırat Aydınus

Kadir gecesi doğmuş

Friday
Apr 25,2008

Mehmet Demirkol
Biz çocukken ‘Kadir gecesi doğmuş’ diye anılırdı çok ballı olanlar.  Allah’ın sevgili kulu anlamında. Hâlâ var mı bu deyim bilmiyorum!
Çünkü her şey değişiyor…
Misal Kutlu Doğum Haftası yoktu biz çocukken.
Pazar akşamı sahaya çıkacak futbolcuların hiçbiri doğduğunda Kutlu Doğum Haftası yoktu.
Regaip Kandili vardı. Kadir gecesi vardı. Miraç Kandili vardı. Üç aylar vardı. Kutlu Doğum Haftası yoktu.
Sorsan ne olduğunu bilmez bizim kuşak! Zaten dini kutlamalar hicri takvime göre yapılırdı o zamanlar. Ve dini olan her gün, her hafta, her ay kutsaldı. Kutsal olan 1989’da çıkmaz ki. 1989’da kutsal hafta uydurulabiliyor demek ki!
Miladi rutinde Ulusal Egemenlik kutlanırdı bu hafta.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi çünkü…
Ve gelecek çocuklarındı. Çocuklar gelecekti.
Hakan Şükür de bizim kuşaktan.
‘Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan’ diye o da bağırmıştır bizler gibi. Ama Kutlu Doğum Haftası’nı kutlamamıştır.
Peki ne oldu? Din mi değiştirdik biz yahu! Babaannem 97 yılında vefat etti, anneannem 95’de. İkisi de hafızdı. İkisi de 5 vakit namazındaydı. İkisi de bilemeden gitti Kutlu Doğum Haftası’nı!
Söylesenize din mi değişti? Kutlu Doğum Haftası’ndan bihaber olarak göçen Seher Kadın’la, Sultan Hanım’ın durumu ne olacak peki? Hakan Şükür bunu da söyler mi?
Hakan Şükür’ün seyircileri dostluğa, güzelliğe davet etmesi güzel. Gül yerine lale dese tam olacak. Çünkü İstanbul Belediyesi güle değil, laleye yatırım yapıyor. 
Peki Kutlu Doğum Haftası’nı işin içine katması güzel mi? Bütün içtenliğimle söylüyorum aslında o da güzel. En azından beni rahatsız etmiyor.
Peki ama bunu söylediğinde bilmiyor mu bir kesimin ayağa kalkacağını? Bilmemesine olanak var mı?
Bunun küçük çaplı da olsa bir kriz yaratacağını, hassasiyetleri sızlatacağını bilmiyor mu?
İrfan Aktar’ın ‘Galatasaray laik bir kurumdur’ (o da ne demekse artık!) açıklamasının ertesi günü bu açıklamayı yapması sürpriz olabilir mi peki? Gerçekten iyi niyetli olabilir mi?
Hakan Şükür, bu özünde güzel, şeklinde tartışmalı açıklamayı, gerçekten tartışma çıkacağını bilmeden yapıyor olabilir mi?
Kusura bakmayın, ama mümkün değil bu! Hakan Şükür bu kadar saf olamaz.
20 yıldır üst düzey futbol oynayan, gol koklayan, pas yuvarlayan, tüm rekorları alt üst etmiş, açık ara Türk futbol tarihinin en iyisi olan bir adam bu kadar saf olamaz. Kabul edelim ki, Hakan Şükür son yıllarda santrforluk değil, mücahitlik yapıyor. Ve bunu daha çok önemsiyor.
‘Yok hayır, çocuğa bir soru sorulmuş buna cevap vermiş. Saflık etmiş, bu kadar sıkıntı çıkacağını, Galatasaray Camiası’nın ayağa kalkacağını hesaplayamamış’ diyorsanız…
‘Bu kadar saf bir adamdır o. Onca hocayı, oyuncuyu arkasında bırakan, bunca rekoru alt üst eden o hoş ve saf çocuktur’ diyorsanız…
O zaman bana sadece şunu söylemek düşer: 
Hakan Şükür, Kadir gecesi doğmuş belli ki! 

Galatasaray favori
Daha detaylı yazıyı Cumartesi günü okuyacaksınız. Burada kısa geçelim. Galatasaray son ayda sadece 1 gol yedi. Bunun üzerine savunmasını güçlendirecek yeni bir sistem hamlesi de yaptılar.
Lincoln ve Hakan Şükür için varlıklarının önemini gösterme maçı bu.
Fenerbahçe’nin ise Denizli maçında görüldü ki, skor yüzdesi düşük. İyi takım savunmalarını açmakta, Chelsea, Kayseri ve kupadaki Galatasaray maçlarında hep sorun yaşandı. Alex, Deivid ve Kezman bu oyunlarda hep kayboldular. Ve konsantrasyon dağılmaları oluşuyor. Sürekli son dakika golleri yemeleri bundan.
Galatasaray’ın, teknik direktörsüzlükten kaynaklanacak bir oyun içi krizi yönetme muhtemel sıkıntısı dışında dezavantajı yok. Favori ev sahibi.

Galatasaray’ı karıştıranlar
Galatasaray’ın yönetimi son dönemde Galatasaray’la ilgili ne zaman negatif bir haber çıksa aynı açıklamayı yapıyor. Şampiyonluk yolunda bize zarar verilmek isteniyor.
Allah aşkına söylesenize. Kim zarar veriyor Galatasaray’a…
Kendi getiriği teknik direktörü yollayıp takımı teknik direktörsüz bırakan Adnan Polat mı?
İstanbulspor’da başkan olduğu dönemde Petkov krizinin başrolü olan Adnan Sezgin mi?
Yoksa son açıklamalarıyla kaptan mı?
Şampiyonluğun bir numaralı favorisi Galatasaray. Favorilerinden bir değil, 1 numaralı favorisi…
Ve kabul edin ki, ne yaparsa onu yönetenler yapıyor!

Galatasaray-Fenerbahçe

Thursday
Apr 24,2008

Mustafa Denizli
Hafta içinde Galatasaray Yönetimi, kulüpte şampiyonluk yaşayan başkan ve teknik adamları derbiye davet etme nezaketini gösterdi.
Davette bulunan kulüp kim? Mustafa Denizli olarak benim futbolculuktan sonra teknik adamlık yaşamıma başladığım camia. Sevinçleri, hüzünleri yıllarca birlikte yaşadığım insanlar. Yaşadığım stadyum… Böyle bir davete kim “hayır” diyebilir? Çok duygusal, çok onursal bir davet… Bu davet şimdiye kadar çalıştığım hangi kulüpten gelirse gelsin seve seve icabet ederim.
Böyle bir derbiyi seyredecek olmak teknik konularının nasıl geçeceğini de ister istemez akıllara getiriyor. Yıllarca yaşadığım tecrübeler bu maçlarda kontrolü elinden bırakmayan takımın, saha içinde daha sağlıklı bir görüntü vereceğini gösteriyor. Kontrol derken, futbolcuların saha içindeki davranış biçimlerinden, rakip ve hakemle olan ilişkilerinden, sinirlilik hallerinden bahsediyorum. Her iki takımın da sonucu etkileyebilecek bireysel yeteneklere sahip olması ve ligdeki konumları sahada olağanüstü heyecanlı bir maçın oynanacağının en büyük habercisi.
Tabii herkes maçla ilgili görüşlerini belirtirken, ağırlıklı olarak ilk golü atanın maçı kazanacağı konusunda birleşiyor. Bu bana göre derbilerde çok geçerli olan bir görüş değil. Her iki takımın kaleci ve defansı hatalarına rağmen başarılı bir görüntü çiziyor. Orta sahada Fenerbahçe’nin tecrübesi bir adım önde gibi. Hücum silahları ise birbirine yakın. İki takım da Alex ve Lincoln gibi frikik ve kornerleri etkili kullanan ayaklara sahip. Bütün bunlar derbide sürpriz golcüleri de ortaya çıkarabilir.
Benim için farklı olacak
Kısacası bu maçı kamuoyunun, taraflı tarafsız herkesin beklentilerine cevap verecek bir derbi olarak görüyorum. Başlama, devam etme ve bitirme stratejisini iyi planlayan taraf derbiden gülerek ayrılır.
Tek beklentim bu büyük camiaların, büyük takımların Türkiye için, Türk futbolu için ne kadar önemli olduklarını unutmadan bu 90 dakikayı oynamalarıdır. Ben içimde çok güzel bir heyecanla bu maça şahitlik edeceğim. Yazıyı fazla uzatmak niyetinde değilim.
Bu nazik daveti yapanlara tekrar teşekkür ediyorum. Pazar akşamı bu heyecanı hem stattaki hem de televizyonları başındaki insanlarla yaşayacağım. Her iki takımımıza, her iki camiamızın insanlarına isimlerine, tarihlerine yakışır bir derbi diliyorum. Pazara görüşmek üzere…
 

Demlenmiş bir yanıt

Thursday
Apr 24,2008

Ercan Güven
Hıncal Abi’nin neyi nasıl yazacağına ben karışamam elbet. Ama forma rengini beğenmeyip sportif darağacına gönderdiği sayısız spor adamı arasında suçsuzların boynundan ilmiği çıkartmaya çalışmam da, benim bileceğim iştir.
Bir gazeteci için adalet kavramı da “mantık” ve “merak” kadar vazgeçilmezdir.
İnsaf da, nezaket de…
Her ne kadar Hıncal Abi “Gazeteci terbiyesiz olmalı” dese de.
Spor, bugüne kadar yerin dibine sokmadığı hiçbir milli takım hocası, hiçbir kulüp başkanı kalmamış, hiçbir federasyona ısınamamış, hiçbir meslektaşını kendisi kadar mükemmel bulamamış Hıncal Uluç kıyımına dayanacak güçte değildir.
Muhalefet, gazetecinin mayası… Ama sokağa çıkamayacak hale getirmek. Yapmadığı işi yapabilir deyip canlı canlı derisini yüzmek?..
Mecburuz karşı çıkmaya.
Sadece hedefe oturttuğu o talihsiz insana değil, Hıncal Abi’ye iyilik ediyoruz belki de.
Basılı Uluç tarihi, bazen hakaret edilen bazen birlikte yemeğe gidilen dünkü kurban/ bugünkü dostlarla(veya tersi) doludur.
Neyse…
Henüz suç işlememiş birinin, muhtemel suçları önlemek için infaz edilmesine karşı durmak hakkımı en son Kemal Dinçer için kullandım, berbat bir Fenerbahçe-Uluç kapışmasının ortasında kaldım.
Hıncal Abi’ye meramımı mı anlatayım, meslek büyüğümüze “şeref sorgulaması”na varan cümleler içeren Fenerbahçe deklerasyonuna mı karşı durayım şaşırdım.
Bilmeyenler için hatırlatayım. Mesele benim, Kemal Dinçer’e Hıncal Abi tarafından haksızlık yapıldığını yazmamla başladı.
Oyuncaklı bir yazı ama ana fikir; “hakemlere not verenlerin başındaki insanın, tarafsızlık gerektiren işinde Fenerbahçe lehine bir ayarını mı görmüştük ki, işine taraftarlık katıyor damgası vuralım”dı.
Yanıt gecikmedi.
Üstelik bu sefer “Ercan Taner eliyle” değil direk adıma geldi!
Hıncal abi için Fenerbahçeli olması yeterliydi. Madem ki Fenerbahçeli; o adil olsa bile yönettiği adamlar mesajı alırdı.
Bunu nev-i şahsına münhasır vurgularla anlatırken Fenerbahçe’ye de çift dalınca asla onaylayamayacağım bir tepki buldu karşısında Hıncal Abi…
“Ahlak ve izandan nasibini almamış, içindeki kin ve nefreti her fırsatta kusan” sıfatları, “şeref zafiyeti” imaları,  değil ifade özgürlüğünü kullanan elli senelik bir gazeteciye, Fenerbahçe bayrağını yırtan rakip takımdan simitçiye bile söylenecek sözler değildi.
Yakışmadı Fenerbahçe’ye. Üzüldüm tabi…
Ne güzel yanıt verecektim Hıncal Abi’ye…
“Galatasaraylı olduğu için Ahmet Güvener’i istifa ettirenler arasında ben yoktum. Açıklamasını gereksiz buldum, lakin tek kelime bile eleştirmedim” diyecektim.
“Aynı nedenlerle Kemal Dinçer’i de eleştirmiyorum. Ne zaman ki, Fener’e yontan bir uygulama olur; sesimi çıkarırım” diyecektim.
Benim yazdıklarımın Hıncal Abi’nin kimliğine saldırı değil, saldırılan Kemal Dinçer’in kimliğini savunmak olduğunu söyleyecektim.
Yola “Sen Fenerlisin, ben Galatasaralıyım, öteki Beşiktaşlı” diye çıkınca işin nereye varacağından bahsedecektim.
Basın tribününe takım kaşkoluyla giderek “Medya taraftarlığının Merve Kavakçısı” olan Hıncal Abi’nin, “taraftar medya”dan şikayetindeki çelişkiyi yazacaktım.   
Aziz Yıldırım’ın, Hasan Doğan’ın ortağının ortağı olduğunu bilmediğimi açıklayacak, “Hıncal Uluç, Demirören’in tüpleriyle çay kaynatıyor” şeklinde dahice karşı saldırıya geçecektim belki!..  
Olmadı.
Fenerbahçe yönetimi acil olarak toplandı; “Ama şu Ercan’ı koruyalım” dedi, çok ağır bir deklarasyonla önüme geçti!..
Neden?..
Çünkü ben Fenerbahçeliyim!..
Galiba vakti zamanında bir kravat almıştım Hasan Doğan’ın ortağının mağazasından!..
Şekip Mosturoğlu ile de bir yemeğim var Urfa’da… Hem de Bucak Aşireti’nin bağ evinde sıra gecesinde!..
Kemal Dinçer, ağabeyimin okulunun eski mezunlarından.
Yoksa…Yağmasa da her ay damlıyor mu Şükrü Saraçoğlu’ndan!..
Olabilir mi Hıncal Abi?
Olabilir mi?
İşler buralara varabilir mi?
Varmışsa çok geç, varmamışsa yazık değil mi?
Not: Tam üç gün önce yazdığım ancak “Kutlu Doğum Haftası” nedeniyle ertelemek zorunda kaldığım yazıdır.

Gitmezseniz gönderilirsiniz!

Thursday
Apr 24,2008

Kazim Kanat

Şimdi hesaplaşma dönemi… Efsane başkan, sayın Süleyman Seba’ya, “Süren doldu. Git artık” diyenlere sesleniyorum; Üçüncülüğü bilmeyen, şerefli ikincilik ve şampiyonluklarla geçen 16 yıla rağmen Seba’ya “Git” diyenler bugün niçin Demirören’e susuyorlar.
Şunu herkes bilsin isterim. Seba şunları yapmadı: Amigolar ile Ümraniye’de toplantı yapmadı. Amigoları işe alıp hepsini sigortalı göstermedi. Amigolara rant için bedava bilet vermedi. Şimdi Seba’ya “Git” diyenlere sesleniyorum. Biliyorum ki, çoğunuz Süleyman Seba’nın kapısının önüne çiçek bırakıp, “Affet bizi” diyorsunuz. Seba sizi affetse bile Beşiktaşlılar sizleri asla affetmeyecek.
Konuya gelelim… Beşiktaş’tan kovsanız dahi kimse gitmez. Ama gerçek şudur: Gitmesini bilmeyenler asla geri gelemezler. Dahası “Gitmem” diyenler bir daha dönmemek üzere gönderilirler.

Beşiktaş umut dolu

Thursday
Apr 24,2008

Ridvan Dilmen

Süper Lig’de son haftalara yaklaştıkça mücadele artmaya devam ediyor. Beşiktaş cezası nedeniyle Adana’da oynayacağı Bursaspor maçında kayıp yaşamaz. Denizli deplasmanına giden Sivasspor da galibiyete yakın gördüğüm takımlar arasında. Ligden düşmeme mücadelesi veren Gençlerbirliği ise saha avantajını iyi kullanarak İstanbul Büyükşehir Belediye’yi yener. Düşme potasından kurtulmak için şiddetle galibiyete ihtiyacı olan Vestel Manisa da Konyaspor’u mağlup eder.
Bank Asya 1. Lig’de küme düşmesi geçen hafta kesinleşen Elazığspor’un konuğu olan Gaziantep Belediye galibiyete daha yakın. Zirve yarışında geride kalmak istemeyen Eskişehirspor, ikinci yarıda iyi bir çıkış yakalayan rakibi Orduspor’u yenerek üç puanı alacaktır. Sakaryaspor da hiçbir iddiası kalmayan İstanbulspor karşısında favori. İç sahada başarılı sonuçlar alan Altay ise Samsun karşısında galibiyete ulaşır.

Niçin?

Thursday
Apr 24,2008

Ugur Meleke
Salı ve Çarşamba geceleri 4 mekanik takımı eşleştiren Şampiyonlar Ligi yarı final maçlarını izledik heyecanla… 100 metreyi 11 saniyede koştuğu için hayranlık beslenen, 90 dakikayı iki taç çizgisi üstünde sıçrayarak geçiren ve kusursuz anatomisiyle şu anda dünyanın en iyisi gözüken Cristiano Ronaldo’yu… Akıllı oyunu ve kurnaz bakışlarının yanında zaman zaman yüzünde oluşan çocuksu ifadeyle 100 bin kişinin ayakta alkışladığı Lionel Messi’yi… İnanılmaz enerjileriyle 5400 saniye boyunca baş döndüren Makelele’yi, Mascherano’yu ve Lampard’ı…
Bu iki kusursuza yakın maçı izlerken aynı sual yankılandı hep beynimde… Geçen sene, Darüşşafaka Lisesi’ndeki bir söyleşi sırasında karşılaştığım, heyecanlı bir kız çocuğunun sorusu: “Tamam yetenekli çocuklar spor kulüplerine kaydolup, yarışmacı takımlarda oynasınlar, başarı ve para kazansınlar da, ben ve benim gibi binlerce yeteneği sınırlı genç ne yapsın?”…  Yani, spor dediğimiz sadece, olağanüstü yetenekteki atletlerin sahada koşuşturup, yeteneksizlerin de onların sevinçleriyle yetinmeye mahkum olduğu bir seçkin uğraşı mıdır?
Tottenhamlı eski futbolcu Mike England’a göre öyle: “Hafta sonu maç seyahatlerine çıkarken eşime asla futbol oynamaya gidiyorum demem. O iştir. Avrupa Şampiyonalarında, olimpiyatlarda veya Dünya Kupası’nda hiç kimse oyun oynamıyor artık”…
Caslavska’dan Comaneci’ye
Yapılan şey bir oyun olmaktan çıktığı için, oyuncu tarifi de her geçen yıl daralıyor tabii… Joan Ryan’ın araştırmasına göre, 1956 yılında üst düzey iki bayan Olimpiyat oyunları jimnastikçisi 29 ve 35 yaşlarındaydı. 1968 yılında altın madalya kazanan Çek Vera Caslavska 26 yaşında, 160 cm. boyunda ve 55 kg ağırlığında… O halde, jimnastik, yaklaşık 40 yıl önce tamamen bir kadın sporuymuş gibi gözüküyor…
Ama 1972 yılında 149 cm boyunda, 38,5 kg. ağırlığındaki Olga Korbut, başının arkasından sarkan saç örgüleri ve lastik-banttan bedeniyle dünyayı büyülediğinde iş değişmiş.
1976’da, 14 yaşındaki Nadia Comaneci ise Olimpiyat tarihinde ilk tam 10 puanı aldıktan sonra koltuğuna oturup, oyuncak bebeğini kavrıyor. Küçük Nadia o gün 152 cm. uzunluğunda ve 38 kg. ağırlığında…
Sevgili İlker Yasin’in benimle paylaştığı Chris Bambery imzalı “Marxism and Sport” makalesindeki bir diğer örnek de son derece çarpıcı: “18 Haziran 1994 günü, 22 yaşındaki Rus Alexander Popov’un bedeni Monaco’da bir yüzme havuzuna daldı. Dakikalar sonra Popov, 100 metreyi diğer herhangi bir insandan daha hızlı giderek tamamen su yüzüne çıktı. 48,21 saniyede Popov, çok karmaşık süreçleri ve mekanizmaları harekete geçirmişti… 61 kulaç boyunca her kası kasılmış, gerilmiş ve bükülmüş, ciğerleri tekrar tekrar dolmuş ve boşalmış, kalbi bedeninin her yerine 6,6 galon(?) kadar kan pompalamıştı.
Bu yeni rekoru elde etmek için Popov bedenini karmaşık bir makineye indirgedi. Ne pahasına? Onu 10 yıl veya 20 yıl sonra kim hatırlayacaktır? (Rekor da 16 Eylül 2000’de el değiştirmiştir zaten)… Artık bu düzeyde idman yapmayan Alexander, 5 yıl sonra, 42 yaşında neye benzeyecektir?
1996 Kasım’ında Guardian yazarı Vincent Hana da, bu garipleşen durumu sorguluyor: “Birinin size, Avrupa’da temsilcilerinin dereceye girmek için şiddetli rekabet nedeniyle üstünkörü eğitim alan, evlerinden koparılan, kölece işleri yapmaları için kamplara sokulan, sürekli talim yaptırılan yetenekli gençleri bulmak için ülkeyi taradığı bir sistem olduğunu söylediğini farz edin. Şanslı olanların devam ettiği, işverenler tarafından alınıp satıldığı bir kontrat sistemine bağlandığı… Başarılı ve parlak olanların çok iyi para kazandığı. Ama ikinci sınıftan olanların 30’larında kendisini posası çıkmış ve işsiz olarak bulduğu… Bu, başka bir sanayide olsa ağır protesto uğultularına neden olacaktır.”
***
Amacımız insan özgürlüğü ve gerçekten sınırsız olanağın olduğu bir dünyadır, gelecek kuşakların olimpiyatlar veya Şampiyonlar Ligi gibi bir şeye hayretle dönüp bakacağı ve yalnızca tek kelimelik bir soru soracağı bir dünya: “Niçin?”
 
İstanbul Belediyespor hadisesi
G.Saray-İ.B.Belediyespor maçı öncesi Hakan Ünsal, enteresan şeyler anlattı futbolculuk döneminden… “Olimpiyat Stadı’nın şartları gerçekten zorlardı bizi oyuncuyken… Diyelim ki, ters kanada uzun bir top atacaksınız, öyle uzak gelir ki, ya gitmezse diye bir endişeye kapılırsınız… Veya topla dripling yaparak ileri çıkmaya niyetlenirsiniz, ya bir daha geri dönemezsem diye düşünürsünüz bazen… O saha sanki 100 değil de, 150 metreymiş gibi gelir insana…”
Tam sebebi nedir bilemiyorum, atletizm pistinden mi, tribünlerin yapılanmasından mı, gerçekten de İstanbul’un diğer 3 büyük stadyumundan farklıymış gibi hissettiriyor insana Olimpiyat Stadı… Bu stadın da tek bir ev sahibi takımı var şu an: İstanbul Belediyespor… Sadece bu sezon o statta oynadıkları için değil, geçen yıl, ikinci ligde bu stada adapte oldukları için… Yani bu yıl orada oynamak zorunda kalan Kasımpaşa’ya göre avantajları da bu… Zaten İstanbul Belediyespor’un 38 puanının 26’sı iç sahada iken, Kasımpaşa, o stattan sadece 8 puan çıkarabilmiş…  
O statta belki de en çok maç yapan iki takımın, Galatasaray’la İstanbul Belediyespor’un müsabakası öncesinde medyada en çok yazılan çizilen şeyse, Abdullah Avcı’nın takımının 3 büyüklere yenilmemiş olması… Bu ülkede bir takımın/bir oyuncunun takdir edilmesi için üç büyüklerle yaptığı maçlarda başarılı olması yetiyor ya… 3 büyüklere yenilmemişsen, ama kalan 14 takımdan (Kasımpaşaspor da dahil) 12 mağlubiyet aldıysan, kimse önemsemez onu…  
Necati ve İ.Akın
Tabii medyanın son aylarda bu takımdan en çok ilgisini çeken bir diğer konu da, İbrahim Akın ve Necati Ateş… Gazeteler, büyük puntolarla öve öve bitiremiyor, ikinci yarıda takımın kaydettiği 22 golün 17-18’inde atan/attıran olarak bu iki oyuncunun imzası varmış…
Burada sorulması gereken bir soru var… Peki, son dönemde İbrahim’le Necati çok iyi form tutmuş da, diğer oyuncular ne yapmış? İlk yarıda bu iki adam yokken 20 golü nasıl atmış bu takım?… Hatta ilk yarının ilk 14 haftasında Necatisiz-İbrahimsiz 19 puan toplamışlar, ikinci yarıda aynı dönemde Necatili-İbrahimli 18 puan!
Kadroda zaten Sertan-Erman ve Adriano gibi başarılı bir forvet üçlüsü varken, o bölgeye bir de Aydın-İ.Akın-Necati takviyesi olmuş, lâkin takımın performansı yükselmemiş, hatta 1 puan da düşmüş…
***
Bu bir İstanbul Belediyespor eleştirisi değil… Bu bir medya eleştirisi, bir otokritik… Abdullah Avcı, mutlaka bu durumun farkındadır zaten… Medyaya İ.Akın-Necati haberlerini yapmalarını, her galibiyetten sonra “içinde Akın geçen, Ateş geçen” başlık atmalarını söyleyen de o değil tabii ki… Umut ederim, gelecek sezon Sivasspor/Kayserispor benzeri bir çıkış da yakalayabilirler.
Ama bu medya anlayışı, İstanbul Belediye’nin kalan 20 futbolcusuna, Sivassporlusuna, Gençlerbirliği Oftaşlısına, Osman Özdemir’e, Tolunay Kafkas’a, Serkan Atak’a büyük bir haksızlık yapıyor, bilesiniz…